★
Ertesi gün okulun koridorları benim için her zamankinden daha dar, tavanlar daha basıktı. Ona cevap yazmamıştım, yazamamıştım. "Kardeşim" kelimesinin yarattığı o keskin sızıyı dindirecek tek bir harf bile bulamamıştım zihnimde.
Birinci ders, ikinci ders derken ruhumun daraldığını, göğsümdeki o mengenenin iyice sıkıştığını hissettim. Öğretmenler odasına gidip o neşeli kalabalığa karışacak dermanım kalmamıştı.
Öğle arası verildiğinde, herkes yemekhaneye veya kantine doğru akın ederken ben ters istikamete, okulun giriş katındaki o küçük mescide yöneldim. Burası rutubet kokulu ama benim için yeryüzünün en emniyetli yeriydi. Kapıyı usulca açıp içeri girdim. Kimse yoktu. Loş ışık, halıların üzerine vuran o soluk aydınlık beni karşıladı.
Ceketimi çıkarıp kenara koydum. Gömleğimin kollarını besmeleyle katlayıp niyet ettim. İki rekat hacet namazı kılacaktım; kalbimin selameti için, bu yangının sönmesi için, yeniden o eski, huzurlu Fatih olabilmek için... Ama namaza durduğum an, "Allahu Ekber" deyip ellerimi bağladığımda, o barajın kapakları tekrar patladı.
Kıyamda dururken omuzlarım sarsılmaya başladı. Okuduğum ayetler boğazımda düğümleniyor, kelimeler hıçkırıklara karışıyordu. Rükuya gittim, gözyaşlarım halının üzerine damla damla düşmeye başladı. Ve nihayet secdeye vardığımda, alnım o soğuk zemine değdiği an, içimdeki o devasa feryat serbest kaldı.
"Ya Rabbi!" diye inledim, sesim mescidin boş duvarlarında yankılandı. "Dayanamıyorum... Bu yük çok ağır. Ben bu değilim, ben böyle biri değildim. Kalbimi benden geri al, bu vesveseden beni halas eyle!"
Hıçkırıklarım artık birer çığlığa dönüşmüştü. Kendimi o kadar kaybetmiştim ki, dünyanın geri kalanını, okul zilini, nöbetçi öğrencileri, her şeyi unutmuştum. Sadece ben vardım ve bir de içimdeki o iflah olmaz, o "günah" saydığım, o kaçtıkça beni kovalayan his.
"Kurtar beni ondan! Onun gülüşünden kurtar, onun bana 'kardeşim' demesinden kurtar! Ben mahvoluyorum, ben bitiyorum..."
Tam o sırada, mescidin ağır ahşap kapısının gıcırdayarak açıldığını duydum. Ama başımı secdeden kaldırmadım, kaldıramadım. Bir öğrenci gelmiştir, bakıp gider diye düşündüm. Ama gelen gitmedi. Ağır, vakur ve tanıdık adımlar halının üzerinde ilerledi ve tam yanımda durdu.
O kokuyu tanıdım. O ferah, o güven veren temiz koku... Hasan Hoca'ydı.
Kalbim o an duracak sandım. Nefesimi tuttum ama hıçkırıklarım benden bağımsız bir şekilde göğsümü dövmeye devam ediyordu.
Secdede öylece kalakaldım, bir ölü gibi. Hasan Hoca sessizce yanıma çöktü. O her zamanki gürültülü hali yoktu. Odayı inleten kahkahaları, "Ula hafız!" diyen seslenişleri gitmiş; yerine derin, ürkütücü bir sessizlik gelmişti.
Bir süre hiçbir şey demedi. Sadece benim o hıçkıra hıçkıra ağlayışımı, secdede bir yaprak gibi titreyişimi izledi. Sonra o koca, sıcak elini omuzuma koydu. Bu seferki o sert "abi" şaplağı değildi; bir babanın evladını teselli edişi gibi yumuşak, bir dostun yarasını sarışı gibi yaralı bir dokunuştu.
"Fatih..." dedi, sesi mescidin loşluğunda bir dua gibi yankılandı. "Sen ne diyorsun kardeşim? Sen ne anlatıyorsun böyle derinden?"
Sesi öyle bir şefkatle doluydu ki, o ana kadar tuttuğum bütün bentler bir kez daha yıkıldı. Başımı secdeden kaldırdım ama yüzüne bakamadım. Dizlerimin üzerine çöktüm, ellerimle yüzümü kapattım. Omuzlarım sarsılıyor, hıçkırıklarım nefesimi kesiyordu. Sadece ağlıyordum. Deli gibi, ölecekmiş gibi ağlıyordum.
"Söyle bana," dedi Hasan Hoca, bana biraz daha yaklaşarak. Dizlerimizin birbirine değdiğini hissettim. "Kim yaktı canını bu kadar? Kim kırdı senin o tertemiz kalbini? Söyle, dünyayı dar edeyim ona. Neden bu yakarış, neden bu 'kurtar beni' feryatları?"
Konuşamadım. Dilim damağım kurumuştu. "Sensin!" diye haykırmak istedim. "Beni bu hale getiren senin o samimiyetin, senin o bana 'kardeşim' derken kalbime sapladığın o hançerler!" Ama tek bir kelime bile çıkmadı ağzımdan. Sadece başımı önüme eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. Gözyaşlarım ellerimin arasından süzülüp cübbemin üzerine düşüyordu.
Hasan Hoca, cevap alamayacağını anlayınca elini omzumdan çekmedi, aksine beni kendine doğru çekti ve o devasa gövdesine yasladı. Başım onun omuzuna düştüğünde, kendimi bir uçurumdan aşağı bırakmış gibi hissettim. O an inandığım her şey, korktuğum her şey, kaçtığım her şey o omuzda eriyip gitti.
"Tamam," dedi Hasan Hoca, saçlarımı bir abi şefkatiyle hafifçe okşayarak. "Tamam hafız... Ağla. Dök içindekini. Rabbim büyüktür, elbet bir kapı açar. Ama sakın unutma; sen bu dünyada yalnız değilsin. Ben senin arkandayım. Ölümüne arkandayım."
Hıçkırıklarımın arasından aniden başımı kaldırdım. Gözyaşlarımdan dolayı bulanıklaşan dünyamda sadece Hasan'ın o dürüst, o şefkat dolu gözlerini görüyordum.
Hasan, "kardeşinin" bu ani hareketlerine şaşırıp bir şeyler sormaya yeltenmişti ki, sözü boğazında kaldı.
O her şeyden habersiz duran dudaklara doğru uzandım.
Her şey saniyeler içinde olup bitti.
Titreyen, tuzlu gözyaşlarıyla ıslanmış dudaklarım Hasan'ın şaşkınlıktan donup kalmış dudaklarına değdi.
Bütün inkarımı, bütün o mescit köşelerindeki ağlayışlarımı, bütün "yapma Fatih" fısıltılarımı o bir saniyelik temasa yüklemiştim.
Yaptığım şeyin dehşetiyle bir milisaniye sonra geri çekildiğimde, vücudum o kadar şiddetli titriyordu ki dişlerim birbirine vuruyordu. Hasan'ın o her zaman neşe saçan, her durumu toparlayan yüzü şimdi bembeyazdı. Gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış, eli hala omzumda asılı kalmıştı. Ne bir kelime edebildi, ne de bir tepki verebildi.
İçimdeki yangın bir anda buz gibi bir utanca dönüştü. Az önce öptüğüm o dudakların bana "kardeşim" dediğini hatırlayınca, dünya başıma yıkıldı. İşlediğim o büyük günahın ağırlığı altında ezilerek, dizlerinin üzerinde geriye doğru sendeleyerek kaçtım.
"Özür dilerim... Özür dilerim..." diye fısıldadım sesim bile çıkmayarak.
Hasan hala konuşamıyordu, sadece öylece bakıyordu. Ceketimi bile almadan, ayakkabılarımı eline kapıp mescidin kapısından dışarı fırladım. Okulun o uzun koridorlarını, şaşkın öğrenci bakışlarını, her şeyi arkamda bırakıp koşmaya başladım.
Kendi kalbimi oracıkta, o seccadenin üzerinde bırakmıştım.

