★
Hasan
Gaza yüklenen ayağım yavaşladı, o hışımla kavradığım direksiyon avcumun içinde hafifçe gevşedi ama kafamın içindeki o karanlık odaların kapısı bir kez aralanmıştı; kapatamıyordum.
Fatih, yan koltukta bir heykel gibi duruyordu. O kadar sakin, o kadar hareketsiz kalmıştı ki, sanki nefes alıp verişi bile aramızdaki o gergin çizgiyi ihlal etmekten korkuyordu. O kucağındaki Selim denen herifin verdiği kitaba öyle bir sarılmıştı ki, sanki o mürekkep kokulu kağıt parçası onu benim fevri, ne yapacağı belli olmayan harbi öfkemden koruyordu.
Ben ise dikiz aynasından ara sıra onun gölgeli, narin profiline bakarken kendi kendimi yiyip bitiriyordum. Ona az önce o köprünün ortasında nasıl bağırdığım, o "Kapa çeneni" deyişim kulaklarımda çınladıkça içimden bir parça kopuyordu. Ama delikanlılık gururu, o üzerine titrediğim mahalle ahlakı bir kere zedelenmişti ya; geri adım atmayı, "Hafız, kalbini kırdım, bağışla" demeyi beceremiyordum. Erkek adam dediğin tükürdüğünü yalamazdı... Ya da ben kendimi bu salakça doğrularla kandırmaya devam ediyordum.
Arabayı bizim mahallenin dar, park etmesi bile mesele olan sokağına soktum. Bizim apartmanın önüne geldiğimizde motoru stop ettim. Anahtarı yuvasından çıkarırken çıkan o tık sesi, arabanın içindeki o devasa, o ucu bucağı görünmeyen sessizliği mühürledi.
Fatih tam kapının koluna uzanacakken, içimdeki dindiremediğim canavarı, o adını koymaktan ödümün koptuğu deli hararet son bir hamleyle göğüs kafesimi zorladı. Kendimi tutamadım. Aynadaki kahve gözlerimi onun uysal gözlerine diktim.
"İn bakalım hafız," dedim, sesimi olabildiğince tok tınlatmaya çalışarak. "Geldik senin o çok güvende hissettiğin mahallene. O çok entel, o senin ruhuna şifa olan arkadaşlarına da benden selam söylersin artık."
Fatih
Benden gerçekten nefret ediyordu. Benim o dün geceki zayıflığımdan, onun dizine düşen o sıtmalı başımdan, ona yük oluşumdan o kadar tiksinmişti ki, şimdi o ilahiyattan arkadaşlarımı bile bana karşı bir silah gibi kullanıyordu.
"Aleykümselam hocam," dedim içime gömdüğüm hıçkırıkların ağırlığıyla zar zor konuşarak. "Söylerim."
Arabanın kapısını açtım. Bagajdan ya da arkadan alacak hiçbir şeyim yoktu. Binanın dış kapısına doğru yürürken adımlarım fazlasıyla ağırdı. Merdivenleri çıkıp apartmanın o loş koridoruna girdiğimde arkamdan arabanın motorunun büyük bir gürültüyle çalıştığını, lastiklerin o eski asfaltı döverek hışımla sokaktan uzaklaştığını duydum.
Eve girip odama geçtiğimde Selim'in verdiği kitabı masanın üzerine bıraktım. Ceketimi çıkardım ve kendimi yatağın üzerine bıraktım.
Hasan
Arabayı bizim o zümre odasının arkasındaki kahvehanenin önüne nasıl getirdiğimi, o dar sokaklardan nasıl hırsla geçtiğimi bilmiyordum. Motoru kapattım, direksiyonun üzerine kafamı koydum ve ciğerlerim sökülürcesine derin bir nefes aldım.
"Ne dedin lan sen çocuğa? 'Arkadaşlara selam söyle' ne demek? Sen ne ara bu kadar küçüldün? Ne ara elin veletlerini o çocuğun ağzından sakınacak kadar aciz bir adam oldun?"
Çıldırıyordum. İçimdeki o delikanlılık damarı çatlamıştı ama ben hâlâ o çatlağın üzerini harbi adam laflarıyla örtmeye çalışıyordum. Fatih o kadar uysaldı ki, benim öfkeme o kadar boyun eğmişti ki, ona verdiğim son "selam" mevzusuyla onun o temiz kalbini nasıl paramparça ettiğimi çok net görmüştüm gözlerinde.
Cebimden tütün paketini çıkardım, titreyen parmaklarımla bir sigara sararken gözüm yine yan koltuğa, o birkaç saat önce onun oturduğu o boşluğa kaydı. Selim'in kitabını öve öve bitiremeyişi, "Onların yanında kendimi güvende hissediyorum" deyişi kulaklarımda kırbaç gibi şaklıyordu.
"Güvende ol bakalım hafız," diye mırıldandım, sigaranın dumanını arabanın loşluğuna doğru üflerken. Saniyeler içinde o dumanın içinde onun o siyah kazaklı, o Üsküdar kafesindeki gülüşü belirdi sanki. Dişlerimi gıcırdattım. "Pazartesi o okulun koridoruna geldiğinde, karşıma dikildiğinde göreceğim ben senin o Selim'ini de, o güvenini de..."


