★
Hasan
O lanet olası fotoğrafı gördüğümden beri ne sahil yolu kaldı zihnimde ne de o sarsılmaz delikanlılık kurallarım. Telefon yan koltukta bir bomba gibi duruyordu; ekrandaki o üç herifin, o Fatih'in omzuna elini atan gevşeğin, ona o süslü kitabı uzatan o yeşil gözlü kelamcının suretleri beynimin çeperlerini cayır cayır yakıyordu.
"Rabbim.." dedim, arabayı Üsküdar'a doğru, o cumartesi trafiğinin ortasına intihar eder gibi sürerken. "Sen delirdin oğlum. Ne işin var senin Üsküdar'da? Ne diye o entelektüel bozuntularının mekanını basmaya gidiyorsun?"
Ama direksiyonu tutan ellerim laf dinlemiyordu ki. O fotoğraftaki kafe tabelasının ufacık bir detayından, o arkadaki deniz fenerinin açısını coğrafyacı kafamla milim milim hesaplamış, mekanı bütünüyle bulmuştum.
Kıskançlık? Haşa! Ne kıskançlığı? Ben erkek adamdım, bir öğretmendim; zümre arkadaşım, bana emanet edilen o hafız çocuk daha dün gece benim evimde sıtmadan kırılıyordu. Ben sadece... onun sağlığından endişe ediyordum, o kadar.
Kendime uydurduğum bu devasa yalanın arkasına sığınarak arabayı kafenin iki sokak arkasındaki o dar yokuşa sertçe park ettim.
Aşağı indim. Ceketimin önünü ilikledim, o sert ve heybetli duruşumu kuşanarak kafenin sokağına doğru yürüdüm. Amacım içeri girip o masayı bütünüyle darmadağın etmek, o heriflerin elini kolunu kırmaktı belki de. Ama sokağın köşesini döndüğüm an adımlarım zınk diye kesildi.
Mekanın o loş, ahşap kapısı aralandı. Fatih ve o yanındaki üç arkadaşı gülüşerek dışarı çıktılar. Mesafe vardı aramda, beni görmüyorlardı. Masayı çoktan dağıtmışlar, kalkıyorlardı. Fatih'in omuzundaki o siyah şık kazağı, elinde tuttuğu o herifin verdiği eski ciltli kitabı gördüğümde dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiğim sızladı.
"Hadi hafız, dikkat et kendine. İlaçlarını ihmal etme, pazartesi ararım," dedi bir gevşek, Fatih'in koluna dostça vurarak.
"Sağ olun, Allah razı olsun," dedi Fatih. O yumuşak, o bütünüyle pürüzsüz sesi sokağın gürültüsü arasından sıyrılıp doğrudan kulaklarıma ulaştı.
Onlar caddenin aşağısına doğru yürürken, Fatih ise tek başına Üsküdar metrosuna doğru kalabalığın içine doğru adımlamaya başladı. Arkadaşları gözden kaybolduğu an, ben de pusuda bekleyen bir kar leoparı gibi kalabalığın arasından sıyrıldım. Metronun koca turnikelerinin, kalabalık girişinin birkaç metre uzağında, yol kenarındaki demir korkuluklara sırtımı yasladım. Kollarımı göğsümde kavuşturup beklemeye başladım.
Fatih, kafası hafifçe öne eğik, o elindeki kitaba bakarak kalabalığın içinden usulca sıyrılıp metro girişine doğru yaklaştı. Tam kafasını kaldırdığı, o kalabalığın içinden geçeceği sırada...
Beni gördü.
Fatih
Metronun gürültülü ve insanların aceleyle koşturduğu cumartesi kalabalığının ortasında adımlarken, içimde hâlâ dostlarımın o sakin kelam sohbetlerinin esintisi vardı.
Tam kafamı kaldırıp metronun yürüyen merdivenlerine doğru bir adım atacaktım ki... Gözlerim yol kenarındaki o beyaz arabanın hemen önünde, demir korkuluklara yaslanmış duran adama takıldı.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Adımlarım benden bağımsız olarak olduğu yere çakıldı, arkamdan gelen birkaç kişi bana çarpıp söylenerek yanımdan geçti ama ben dünyayı sessize almıştım.
Hasan... Oradaydı.
Kareli kırmızı siyah ceketiyle, o çakmak çakmak yanan, Bayrampaşa'yı bile yakacak kadar öfkeli ve karanlık kara gözleriyle tam karşımda dikiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Gözlerini doğrudan gözlerime dikmişti.
Yavaşça, sanki bir rüyanın içindeymişim gibi ona doğru yürüdüm. Parmaklarımın arasındaki kitap hafifçe titremeye başladı. Tam önünde durduğumda, onun erkeksi tütün ve çam kokusu metronun kirli havasını bir anda bütünüyle yok etti.
"Hasan... Hocam?" diye fısıldayabildim sadece. Sesim o kadar zayıftı ki, kalabalığın gürültüsünde kaybolup gidecek gibiydi. "Sizin... Sizin ne işiniz var burada? Üsküdar'da?"
Hasan Hocam yaslandığı demirlerden doğruldu. Üzerime doğru bir adım attığında aramızdaki mesafe neredeyse bütünüyle kapandı. Suratında yine o sabaha ait, o hiçbir hissini dışarı vurmayan, o delikanlı duruşunun arkasına saklanmış o katı maske vardı.
"Telefonu arabada düşürmüşsün sandım önce, koltuğun kenarına baktım ama yoktu," dedi, sesi o kadar tok, o kadar bütünüyle "vurdumduymaz" bir tondaydı ki... "Sonra... Sonra aklıma geldi. Bu hafız daha sabah yataktan sıtmayla kalktı. Hastaneden yeni çıktı. Merak ettim... Yani, endişelendim. Hüseyin Abi'ye söz verdik neticede, başıma bir iş açma diye yollara düştüm. Buraya kadar gelmişken de bir bakıp emin olmak istedim."
O an gözleri, ellerimin arasında sımsıkı tuttuğum o Selim'in verdiği eski ciltli kitaba kaydı. Sadece bir salise sürdü o bakış; çenesinin altındaki o damarın nasıl sertçe kasıldığını, o koca ellerini ceketinin cebine sokarken nasıl sıktığını çok net gördüm.
"Bakıyorum da," dedi, sesindeki o iğneleyici, o tatlı sert tonu geri getirerek. "Şifayı bütünüyle kapmışsın hafız. Arkadaşlarınla Üsküdar kafelerinde fink atacak kadar derman gelmiş dizlerine. Biz boşuna gece boyunca nöbet tutmuşuz senin başında."
"Onlar... Onlar benim çok yakın arkadaşlarım. Zaten dağılıyorduk. Ben de eve geçiyordum."
"İyi," dedi Hasan Hocam, arkasını dönüp arabaya doğru yürürken kapıyı açtı. "Geçiyorsan geç. Bin arabaya, seni ben bırakacağım. Bir daha da o Bayrampaşa'dan dışarı adımını atacaksan benden icazet alacaksın hafız, benim canımı buralarda yollara düşürmeyeceksin. Hadi, yürü."
Ne diyordu, neden buradaydı anlamıyorum. Sürekli uçta davranışları beni oldukça rahatsız ediyordu. Sabah esip gürlerken şimdi babammışçasına ondan izin almamı istiyordu.

