★
Hasan
Sahil kenarında, o sırılsıklam deniz kokusunun arabanın açık camından içeri sızdığı loşlukta ne kadar kaldım, zamanı nasıl tükettim inan hiç bilmiyorum. Telefonun ekranı ön panelde sönük bir şekilde duruyordu.
Derken telefonun o tiz bildirim sesi arabanın içindeki o ağır kasveti bıçak gibi böldü.
Ekrana uzanırken içimde tuhaf, o anlamsız ve marazi bir beklenti vardı. Sanki Fatih eve girince pişman olmuş da, "Hocam çok ağır konuştunuz, kalbimi kırdınız" diye mesaj atmış gibi bir his... Ama ekranda onun adını görmedim. Instagram'dan gelen sıradan bir bildirim simgesiydi sadece. Normalde şöyle bir anda yüzüne bakmayacağım o uygulamaya parmağım gayriihtiyari gitti.
Arama kısmına onun kullanıcı adını yazdım. Profil resmi eski bir fotoğrafıydı. İyice küçüktü. O profil resminin etrafında kıpkırmızı, taptaze bir çember parlıyordu.
Bir hikaye paylaşmıştı.
Ekranın üzerine parmağımı bastırdım. Görüntü açıldığı an, arabanın içindeki oksijen çekildi sanki. Ciğerlerim kurudu, gözlerim ekrandaki piksellerin içinde kayboldu.
Fotoğraf kapalı, loş ama alabildiğine modern tasarlanmış bir kafede çekilmişti. Benim bilmediğim, adım dahi atmadığım entelektüel gençlerin takıldığı mekanlardan biriydi. Masanın üzerinde birkaç kitap, kalın ciltli tefsirler, kahve fincanları ve ön planda birinin eli duruyordu. Ama asıl canımı yakan, asıl o şakaklarımdaki kanı donduran şey Fatih'in o masadaki duruşuydu.
Fatih, o dün gece benim evimde sıtmadan tir tir titreyen, o geniş gri tişörtümün içinde köprücük kemikleri meydana çıkan narin çocuk gitmiş; yerine o siyah şık kazağını giymiş, saçlarını arkaya doğru mükemmelce taramış, yüzüne o her zamanki duru ve vakur sakinliğini yerleştirmiş bir yabancı gelmişti. Kameraya bakmıyordu, masanın diğer ucundaki birine bakarak hafifçe, o bakkala güldüğünden çok daha içten, çok daha derin bir tebessümle gülümsüyordu.
Ve o fotoğrafın üstüne etiketlenen isimler. Hepsine tek tek tıkladım, ekranı büyüte büyüte profillerini dikizledim. Hepsi Fatih'in ilahiyattan, yüksek lisans çevrelerinden ya da hafızlık günlerinden kalma arkadaşlarıydı muhtemelen. Üzerlerinde jilet gibi ceketler, modern kesim sakallar... Biri Fatih'in omuzuna elini atmış, diğeri masanın altından ona bir kitap uzatırken falan çekilmişti. Fatih'in bambaşka bir dünyası vardı ekranda.
Bir de hikayenin üstünde "Dostlar meclisinde şifa bulmak..." yazıyordu.
Hafız... Sen dün gece benim dizimde uyumadın mı? Sen benim mutfağımda, benim ellerimden çorba içmedin mi? O sana şifa olmuyor da bunlar mı oluyor? Bu adamlar kim ula? Bu senin omuzuna elini koyan herif kim?
Benim ona verdiğim gri tişörtün kokusunu çoktan üstünden atmış, siyah şık kazağını geçirip hiç bilmediğim birilerinin masasına sığınmıştı.
O masada o sakin, o boyun eğen çocuk değildi; o masanın göz bebeğiydi, o adamların hayranlıkla dinlediği hafızdı.
Telefonu hışımla yan koltuğa, dün gece Fatih'in oturduğu, hâlâ onun hafif kokusunun kaldığını sandığım boş koltuğa fırlattım. Arabayı çalıştırdım, anahtarı öyle bir çevirdim ki neredeyse kırılacaktı yuvasında. Gaza sonuna kadar bastım.
Sınır istemiştin Hasan, al sana sınır.

