Benim adım Bellana. Evet, doğru duydunuz; sanki annemle babam oturmuş, iki büyük popüler kültür efsanesini bir kaba koyup mikserle çırpmış gibi bir isim. Bellana. Bir yanım "Yağmurlu kasabada melankolik melankolik camdan dışarı bakayım, başıma gelen her belaya kader diyeyim" diye fısıldarken, diğer yanım "Hayır, iki yakışıklı doğaüstü varlık benim için birbirini gırtlaklamalı ve ben sürekli ağlayarak doğru seçimi yapmaya çalışmalıyım" diye bağırıyor. Bu isimle zaten hayatımın normal geçmesi, bir sabah uyanıp sadece üniversite sınavına çalışmam falan imkansızdı. Ama yine de o malum güne kadar kendimi sıradan, sabahları otobüs sırası bekleyen, kantindeki bayat poğaçalara isyan eden düz bir lise öğrencisi sanıyordum. Fakat hayat, siz planlar yaparken başınıza gelen o saçma sapan fantastik kurgu klişeleridir derler ya, aynen öyle oldu.
Her şey, o kasvetli salı sabahı, sınıfın kapısının sanki arkasında görünmez bir sis makinesi varmış gibi ağır çekimde açılmasıyla başladı. Ben her zamanki gibi en arka sırada, pencere kenarında oturuyordum. Neden? Çünkü hayatın sillesini yemiş, içsel yolculuklara açık ana karakterler her zaman pencere kenarına oturur; dışarıdaki kasvetli yağmuru izleyerek "Off, hayat çok anlamsız" temalı iç çekişler yaşarlar. Tam çantamdan kenarları kıvrılmış defterimi ve ucu kırık uçlu kalemimi çıkarıyordum ki, sınıftaki tüm oksijen bir anda çekildi. Herkes nefesini tuttu, hatta ön sıradaki çalışkan çocuk bile çözmekte olduğu türev sorusunu yarım bıraktı.
Ve o içeri girdi.
Siyah saçları, içeride zerre rüzgar olmamasına rağmen mükemmel bir Hollywood esintisiyle geriye doğru savruluyordu. Yüzü o kadar beyaz, o kadar pürüzsüzdü ki, sanırsınız çocuk hayatı boyunca güneş yüzü görmemiş, sadece un çorbasıyla beslenmiş ya da yüzüne badana boyası sürmüştü. Gözleri kömür karasıydı, ama o gözlerin içinde insana "Seni tek nefeste tüketirim ama çok acayip de aşık olurum" diyen tehlikeli bir ışıltı vardı. Çocuk resmen Antik Yunan’dan fırlamış, mermer bir heykel gibi yürüyordu. Adımları o kadar sessiz ve hafifti ki, sınıftaki eski parkeler bile onun ağırlığı altında gıcırdamaya cesaret edemiyordu.
Edebiyat hocası boğazını temizledi, gözlüklerini burnunun üzerine indirip çocuğa baktı. "Evet çocuklar, bu yeni arkadaşınız. Bu dönem aramıza katıldı. Adı... Stef Cullen."
Duyduğum isimle birlikte sıramda hafifçe arkaya kaydım. Stef Cullen mı? Şaka mıydı bu? Resmen iki farklı popüler gençlik serisinin telif hakları havada çarpışmış ve ortaya bu isim çıkmıştı. Stefan’ın o melankolik, "Ben aslında çok iyiyim ama vampirim" duruşuyla, Edward Cullen’ın "Güneşte parıldarım, simli fondöten severim" aurası tek bir bedende birleşmiş gibiydi. Dudağımı ısırıp ona bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Stef, sınıfta boş olan tek yere, tabii ki benim tam yanımdaki boş sıraya doğru yürümeye başladı. O yaklaştıkça, sınıftaki sıcaklığın dramatik bir şekilde düştüğünü hissettim. Kaloriferler cayır cayır yanıyordu ama çocuk sıraya oturduğu an, yan taraftan resmen bir sanayi tipi buzdolabının kapağı açılmış gibi soğuk hava dalgası yayıldı. Montumun önünü kapatma ihtiyacı hissettim. Çünkü benim cildim aşırı hassas ve narindir, soğuğa dayanamaz.
"Merhaba," dedim, tamamen dostane, sıcakkanlı ve kasabanın o cana yakın sıradan kızı imajını zedelemeyecek bir tonlamayla. Ne de olsa kibardım, Bellana’ydım ben.
Stef bana dönmedi bile. Profilinden bakıldığında çene hattı o kadar keskindi ki, ekmek dilimleyebilirdi. Sadece dik dik tahtaya baktı. Ama o sırada, tamamen kaderin ya da senaristlerin bir oyunu olarak, masanın üzerindeki kurşun kalemi yere düştü ve benim ayaklarımın dibine kadar yuvarlandı. Ben de tamamen iyi niyetli bir sınıf arkadaşı refleksiyle kalemi almak için uzandım. Aynı anda o da uzandı. Ve kaçınılmaz son: Parmaklarımız birbirine değdi.
"Aha s..." diye çığlık atacaktım az kalsın, son anda kendimi tuttum. Çocuğun teni resmen derin dondurucudan yeni çıkmış, buz tutmuş tavuk göğsü gibiydi! Dokunduğum an parmak uçlarımın donduğunu, kan akışımın durduğunu hissettim. Stef hızla elini çekti, gözlerini öyle bir kıstı ki, sanki ona veba virüsü bulaştırmışım gibi tiksintiyle baktı. Sonra burnunu kırıştırdı, sanki odada çok kötü bir koku varmış gibi kafasını öbür tarafa çevirdi. Ulan daha bu sabah duş almıştım, çilekli parfümümden de sıkmıştım, bu neyin tribiydi?
Günler geçtikçe bu çocuktaki tuhaflıklar silsilesi bitmek bilmedi. Mesela kantinde onu asla bir şeyler çiğnerken görmüyordum. Herkes tostları, çift kaşarlı dönerleri, kantincinin gizli tarifle yaptığı o yağlı hamburgerleri gömerlerken, Stef Cullen sadece masanın ucunda oturuyor ve önündeki yarım litrelik pet şişedeki kırmızımsı şalgam suyuna (ya da ben psikolojimi korumak için onun Adana şalgamı olduğuna inanmak istiyordum) melankolik melankolik bakıyordu. Bir gün dayanamayıp yanına gittim, "Ya Stef, her gün şalgam içiyorsun, mide fesadı geçireceksin, gel sana bir kantin tostu ısmarlayayım" dedim. Bana öyle bir baktı ki, "Ben insan yiyeceği yemem aciz ölümlü" der gibiydi. Sadece "Aç değilim" dedi. Sesi o kadar derinden ve pürüzsüz geliyordu ki, radyoda gece programı sunsa reyting rekorları kırardı.
Bir başka gün okul çıkışı arkasından yürürken, çocuğun hızını test edeyim dedim. Bahçede yürüyordu, kafamı bir saniyeliğine çantamdan telefonumu çıkarmak için eğdim, tekrar kaldırdığımda çocuk koridorun başından okul kapısının dışına, resmen ışınlanmıştı. Göz yanılması diyordum, çok fazla dizi izliyorum diyordum. Ama bir keresinde, okulun o devasa, paslı, hademenin bile iki kişiyle ancak ittirdiği demir kapısını tek parmağıyla, sanki bir tüyü kenara itiyormuş gibi "tık" diye açıp çıktığını kendi gözlerimle gördüm.
"Bu çocukta kesinlikle bir iş var," dedim kendi kendime odamda tavanı izlerken. "Ya çok sıkı bir ketojenik diyette, vücut ısısını düşüren bir hastalığı var ya da kesinlikle bu dünyadan değil. Ama dur bakalım, yakında kokusu çıkar."
O koku, çok geçmeden, gökyüzünde "Kanlı Ay" denilen o kıpkırmızı, uğursuz ve insanın içini ürperten dolunayın çıkacağı gün patlak verdi. Normal, aklı başında insanlar böyle fantastik ve astrolojik olarak tehlikeli bir günde ne yapar? Evinde oturur, kapısını kilitler, battaniyenin altına girip bitki çayını içerken komedi filmi izler, değil mi? Ama hayır, bizim lisenin gençleri zeka küpü, her biri birer fırlama olduğu için, tam da ormanın dibinde, terk edilmiş, tavanından yarasalar uçuşan eski bir kulübede "Kanlı Ay Partisi" düzenlemeye karar vermişti. Tabii ki ben de oradaydım. Çünkü ana karakter olarak her saçma organizasyona katılmak ve başımı belaya sokmak gibi yazılı olmayan bir kuralım vardı.
Partiye en yakın kız arkadaşım Bonbon ve bana çocukluğumdan beri körkütük aşık olan, ama benim onu sürekli "Sen benim kardeşim gibisin ya" diyerek friendzone’un dibine fırlattığım Jacob ile gitmiştik. Jacob son birkaç ayda acayip bir değişim geçirmişti. Çocuk daha geçen yıl çelimsiz, sivilceli bir şeydi; şimdi ise 17 yaşında olmasına rağmen sanki haftanın yedi günü sanayide motor bloku kaldırıyormuş gibi devasa kaslar yapmıştı. Üstelik kasabanın dondurucu soğuğunda, dışarıda lapa lapa kar yağma ihtimali varken, çocuk sadece kolsuz, kapüşonlu bir yelekle geziyordu. "Oğlum Jacob, zatürre olacaksın, giysene montunu" dediğimde, "Buranın havası bana yaramıyor Bellana, benim vücut ısım çok yüksek, içim yanıyor" diyerek kaslarını sıkıyordu. Evet, kesinlikle çok mantıklı bir tıbbi açıklamaydı Jacob, tebrik ederim.
Kulübedeki parti tam anlamıyla bir ergen fiyaskosuydu. Ucuz bas hoparlörlerden patlayan saçma sapan müzikler, plastik bardaklarda sunulan sıcak ve asiti kaçmış kolalar, etrafta loş ışıkta birbirine kur yapan tipler... Stef Cullen ortalıklarda yoktu, zaten onun böyle avam ortamlara geleceğini düşünmüyordum. Ben tam köşede sıkıntıdan patlamak üzereyken ve Jacob bana "Bak Bellana, eğer istersen seni ormanda bir tura çıkarabilirim, kucağımda taşırım, hiç yorulmazsın" tarzı garip yürümeler yaparken, birden dışarıdan, ormanın derinliklerinden bir ses yükseldi.
Bir kurt uluması.
Ama öyle bildiğiniz belgesellerdeki sevimli çakal ulumalarından değil. Sanki arkada yüz kişilik bir senfoni orkestrası dramatik bir tını çalıyor, baslar gümlüyor gibi feci, derin ve tüyleri diken diken eden bir ulumaydı. Arkasından bir tane daha, sonra bir tane daha geldi. Sürünün sesi kulübenin pencerelerini titretti.
"Bence gitmeliyiz," dedim, içimdeki Bellana dürtüsü nihayet tehlikeyi sezip kırmızı alarm verdiğinde. "Bu hiç normal değil. Kurt mevsimi falan mı açıldı?"
"Saçmalama kızım ya, alt tarafı ormandaki sahipsiz köpekler havlıyor," dedi Bonbon. Kendisi o sırada büyük bir iştahla elindeki cips paketini bitirmekle meşguldü ve dünyayı zombiler bassa muhtemelen "Aman, sosu var mı?" diye soracak bir rahatlığa sahipti.
Ancak ulumalar yaklaştıkça, kulübenin hemen dışındaki çalılıklar çatırdamaya başladığında, yanımızda duran Jacob’ın gözleri bir anda tamamen değişti. Göz bebekleri büyüdü, rengi sarımtırak bir hal aldı. Çocuk nefes nefese kalmıştı, sanki astım krizi geçiriyor gibiydi ama bir yandan da göğsü körük gibi inip kalkıyor, elleriyle kendi tişörtünü yırtmak istiyormuş gibi kasılıyordu.
"Jacob? Jacob iyi misin? Korkutma beni, ne oluyor?" diye sordum, koluna dokunmaya çalışarak. Tenine dokunduğum an bu sefer de sıcaktan elim yanacaktı! Çocuk resmen 45 derece ateşle yanıyordu.
"Buradan... hemen gidin... Bellana..." diye hırıldadı Jacob. Sesi o kadar kalınlaşmış, o kadar hayvani bir tona bürünmüştü ki tanıyamadım. "Ben... kendimi tutamıyorum! Sürü geliyor! Onları durdurmalıyım!"
Ve o an, kulübenin çürük ahşap kapısı büyük bir gürültüyle içeri doğru çöktü. Çalılıkların arasından, normal bir kurdun en az üç katı büyüklüğünde, at kadar, hatta neredeyse küçük bir araba boyutunda devasa, simsiyah ve gri kurtlar fırladı. Salya akıtıyorlar, gözleri açlıktan ve kanlı ayın etkisinden kıpkırmızı parlıyordu. Partideki herkes çığlık atarak arka kapıdan, pencerelerden dışarı kaçışmaya başladı. Tam devasa bir gri kurt benim ve Bonbon’ın üzerine doğru atılacaktı ki, Jacob birden öne fırladı.
Havada resmen matrixvari bir takla attı ve GÜM! diye yere düştü. Ama yere düşen şey Jacob değildi. Çocuk havada kıyafetlerini paramparça ederek bir anda devasa, taba rengi, kaslı bir kurda dönüştü!
Şoktan dilimi yutacaktım resmen. Jacob, yani çocukluktan beri birlikte mahallede misket oynadığım, bana bakkaldan çokoprens alan, friendzone’un bayrak taşıyan ismi Jacob, resmen halı saha büyüklüğünde bir canavara dönüşmüştü! Jacob, diğer kurt sürüsünün önüne siper oldu. Dişlerini göstererek onlara doğru öyle bir hırladı ki, kulübenin kalan çatısı da sallandı. Kurt sürüsüyle kendi arasında resmen bir liderlik ve "Bunlar benim arkadaşlarım, özellikle şu ortadaki kız benim platonik aşkım Bellana, onu yiyeni deşerim" temalı bir pençe palas kavgasına tutuştu. Kendi saldırma içgüdüsüne karşı koymaya çalışırken gözlerinden yaşlar geliyordu, tüyleri dik dik olmuştu.
Ben orada "Ne oluyor ya?! Ben hangi ara Discovery Channel’ın vahşi yaşam belgeseline düştüm?!" diye çığlık atarken, yanımda duran, o zamana kadar derslerde arkamdan silgi fırlatan, sakin, sessiz, kendi halinde bildiğim kankam Bonbon birden iki adım öne çıktı. Kollarını iki yana açtı, kafasını gökyüzüne doğru kaldırdı ve o an Bonbon’ın gözleri tamamen simsiyah oldu. Göz akı falan kalmadı kızda! Ve dudaklarından, benim hiçbir dilde duymadığım, Latince benzeri ama daha çok tersten okunmuş bir ramazan menüsü ya da aşure tarifine benzeyen sözler dökülmeye başladı:
"*Phasmatos Tribum, Salvia, Aşure, İskender, Phedras, Aztek, Kurutulmuş Domates...*"
Bonbon’ın ellerinden birden mor, parlak ışıklar ve kıvılcımlar fırladı. O ışık dalgası kulübenin içinden yayılarak Jacob dışındaki tüm kurt sürüsünü havaya kaldırıp ormanın derinliklerine doğru fırlattı. Kurtlar havada "vink vink" diye sesler çıkararak uzaklaşırken, ben tamamen donakalmıştım.
O an beynim bu kadar fantastik klişeyi, bu kadar ergen dizisi soslu doğaüstü olayı aynı anda kaldıramadı. Sınıftaki o buzdolabı kılıklı çocuk Stef Cullen, ormanda ata dönüşen-pardon kurda dönüşen Jacob ve şimdi de ellerinden çıkan ışıltılı büyü yapan cadı kankam Bonbon...
"Ben ne ara fantastik kurgu serisine düştüm, benim burada ne işim var, senarist beni buradan çıkar!" diye içimden çığlık atarken bedenim sallandı, bacaklarımın bağı çözüldü, gözlerim karardı ve şak diye oracıkta bayıldım. En son hatırladığım şey, Bonbon’ın bana doğru bakıp "Aman, kız yine bayıldı" deyişiydi.
Gözlerimi açtığımda, kendimi hayatımda daha önce hiç görmediğim, oldukça rüküş ama bir o kadar da ürkütücü ve ihtişamlı bir malikanenin tavanı yüksek odasında buldum. Tavan, Victoria döneminden kalma devasa, kristal avizelerle süslüydü. Pencerelerde simsiyah, kalın kadife perdeler asılıydı ve içeri tek bir gün ışığı sızmıyordu. Yatmakta olduğum yatak ise o kadar büyüktü ki, içine üç aile rahatça yerleşebilirdi; çarşaflar kıpkırmızı ipekten yapılmıştı. Resmen "Ben buradayım ve kesinlikle tekinsiz bir vampir yuvasıyım" diye bağırıyordu ortam.
Boynumda feci, keskin bir sızı vardı. Sanki birisi boynuma iki tane paslı çivi çakmış gibi bir ağrıyla inledim. Elimi gayriihtiyari boynumun sol tarafına götürdüm. Parmak uçlarıma iki tane derin, yuvarlak delik ve kurumuş kan bulaştı. "Aha," dedim kendi kendine, sesim kısık çıkmıştı. "Kesin ormanda sivrisinek ısırdı. Ama böyle mutasyon geçirmiş, radyasyonlu, nükleer santral çıkışlı bir sivrisinek..."
"Onun bir sivrisinek olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz, sevgilim."
Aniden odanın karanlık köşesinden gelen o alaycı, kadife gibi pürüzsüz ama insanı ürperten sesle irkildim. Yataktan hızla doğrulmaya çalıştım ama boynumdaki ağrı yüzünden tekrar inleyerek yastığa düştüm. Loş ışığın, mum alevlerinin gölgelediği duvara yakın bir yerde dikilen bir adam vardı.
Ama ne adam... Siyah, omuzlarına kadar uzanan, fön çekilmiş gibi düz ve parlak saçları vardı. Çene hattı o kadar keskin ve belirgindi ki, az önce Stef için düşündüğüm ekmek dilimleme teorisini bunun için güncelleyebilir, elmas bile kesebilir diyebilirdim. Üzerinde, göğüs dekoltesini biraz fazla cömertçe bırakan siyah bir ipek gömlek ve deri pantolon vardı. Resmen yüzünde "Ben tehlikeliyim, psikopatım, senin kanını içerim ama acayip karizmatik olduğum için bana aşık olacaksın" diyen o meşhur tehlikeli gülüş oturmuştu.
"Sen de kimsin be?" diye bağırdım, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Stef nerede? Bonbon nerede? Jacob neden dev bir köpek oldu?! Neredeyim ben?"
Adam hafifçe gülümsedi. O gülümsediğinde, üst dudaklarının altından iki tane bembeyaz, normal bir insanda asla olamayacak kadar uzun ve sivri köpek dişi parıldadı. Resmen ağzında iki tane mini fildişi taşıyor gibiydi.
"Stef mi?" dedi, yatağa doğru yavaş, yırtıcı ve son derece acelesiz adımlarla yürürken. Ayak sesleri bile çıkmıyordu. "Ah, benim küçük, melankolik, ergen ruhlu, lisede takılıp genç kızları etkilemeye çalışan vegan kardeşim Stef Cullen... Kendisi şu an ormanda vicdan azabıyla kıvranıyor ve muhtemelen bir geyiğin peşinden koşup onun kanıyla beslenerek günah çıkarıyordur. Zavallı Stef... Kendini hep bir insan gibi hissetmek istiyor."
Yatağın ipek çarşaflarını üzerime çekerek iyice geriye, yatak başlığına doğru kaçtım. "Kardeşim mi? Siz kimsiniz be? Ne kardeşinden bahsediyorsun? Stef Cullen tek değil miydi?"
"Biz," dedi adam, yatağın tam ucuna gelip üzerime doğru hafifçe eğilerek. Nefesi yüzüme çarptı; teni gibi nefesi de buz gibiydi ama nane kokuyordu, en azından o konuda hakkını yemeyeyim. Gözlerinin içi tehlikeli bir kırmızı tonuna bürünmüştü. "Bu kasabanın altını üstüne getiren, asırlardır yaşayan üçüzleriz. Ben Damone. Sınıfındaki o ezik, marul yiyerek beslenmeye çalışan Stef Cullen ve dışarıda son model arabasıyla kız tavlamaya, barlarda takılmaya bayılan Matty... Biz üçüz kardeşleriz, Bellana. Ve sen, benim tatlı, saf küçük kızım..." Eğilip boynumdaki o taze diş izlerinin üzerine doğru hafifçe üfledi, ürperdim: "...artık bizim ve bu kasabanın küçük, eğlenceli oyuncağınızsın. Hoş geldin."
Boynumdaki sızı, onun yakınlığıyla birlikte tekrar nüksederken beynim tamamen durma noktasına geldi. Karşımda duran bu siyah uzun saçlı, aşırı yakışıklı ama bir o kadar da narsist ve psikopat bakışlı vampir Damone ile baş başa kalmıştım. Stef Cullen okulda tam bir soğuk fiyaskoydu, meğer adam gizli vampirmiş; Jacob ormanda tüylü bir halıya dönüşmüştü, meğer o da kurt adammış; en yakın arkadaşım Bonbon desen gizli cadı cemiyeti başkanı çıkmıştı. Ama bu Damone resmen hepsinden daha büyük bir belaydı.
Şok içinde, gözlerim yuvalarından fırlamış bir şekilde ona bakarken ve "Ben şimdi hangi ergen dizisinin hangi sezonundayım?" diye düşünürken, odanın o devasa meşe kapısı aniden arkasından birisi tekme atmış gibi büyük bir gürültüyle açıldı.
İçeriye, tıpatıp Damone’a benzeyen, yüz hatları aynı olan ama saçları biraz daha dağınık, üzerinde "Bad Boy" imajını tamamlayan fiyakalı bir deri ceket olan üçüncü bir çocuk girdi. Damone’a dik dik bakarak bağırdı: "Damone! Arabamın anahtarlarını yine mi aldın? Sana kaç kere benim porsche’umu elleme demedim mi! Üstelik yine eve insan getirmişsin, kokusu ta aşağıya geliyor!"
Bu gelen de üçüzlerin üçüncüsü, yani Matty olmalıydı.
Ben tam yatağın ortasında doğrulamadan, "Yeter be! Uyandırın beni bu rüyadan! Vampiri ayrı, kurdu ayrı, cadısı ayrı! Ben sadece coğrafya sınavına çalışmak istiyordum!" diye çığlık atacakken, Damone bana döndü, o tehlikeli gözleriyle bir kez daha göz kırptı, Matty arkada söylenmeye devam etti ve hikaye tam burada, en saçma, en karmaşık ve en heyecanlı yerinde kesiliverdi! Çünkü tekrar bayılmıştım.