Başıma geleceklerden habersizce, yağmurun altından kaçıp eve çabucak gitmeye çalışırken gerçekten fazlasıyla yorgundum.
Bugün hava cidden berbattı ve aynı zamanda da bana zorluk çıkarmak ister gibi gri bulutlar başıma daha fazla yağmur yağdırıyor, rüzgâr ise şiddetini git gide arttırıyordu. Ben de bu yüzden hayatımın en kötü gecesinde yorulsam bile durmak yerine aceleyle eve doğru koşuyordum ancak içimdeki o zamanda sebebini anlayamadığım bir huzursuzluk beni sürekli rahatsız ediyordu.
Ne oluyordu da ben böyle düşünüyorum, diye kendi kendime içimdeki berbat hissettiren duyguyu çözmeye uğraşırken işte o anda evimizin önünde durduğumda bir sürü polis aracının ve mahalledeki insanların evin önünde bir halka oluşturduğunu fark etmiştim.
Bu görüntüyle o zaman karşılaştığımda ilk önce duraksamıştım, sonra ise bizim evin önünde bir olay olduğunu düşünüp resmen kendimi yiyerek bitirmiştim. Korkudan ölecektim, sanki panik atak geçiriyormuşum gibi tir tir titremeye ve zar zor nefes alıp vermeye başlamıştım.
Ensemden soğuk bir ürperti vücuduma kadar yayılıp beni zangır zangır titretirken alnımda biriken boncuk boncuk ter damlacıkları ise şakaklarımdan süzülerek yere damlıyor, her damlayla da içimdeki korku şiddetini arttırıyordu.
En sonunda neyle karşılaşacağımdan ve daha kötüsü de düşündüğüm olaylarla karşılaşacağımdan korkmama rağmen içimdeki korku, merak, endişe ve benzeri duyguları bastırmak için hızla insan kalabalığının içine girdim. Ardından öne doğru kendimi zar zor sıkıştırmaya çalıştım ancak o zaman bu olay yüzünden o kadar çok insan toplanmıştı ki iğne atsan yere düşmezdi.
Bir süre sonra ise rahatsız edici huzursuzluğumla beraber insan kalabalığını yardığımda ilk gördüğüm şey yere ellerini vurarak ağlayan teyzem olmuştu. Daha sonrasında da… Yanında cansız bir şekilde yatan annem ve babamı görmüştüm ama bu sefer onların yüzünde hep gördüğüm o canlı gülümsemelerinin yerine soluk, beyaz tenleri karşımdaydı.
Dehşet vericiydi, o kadar çok korkunçtu ki resmen ölüm meleğinin tam o anda canımı alıp beni ecelin kollarına teslim ettiğini hissetmiştim.
Bedenim o manzarayla karşı karşıyayken ellerim buz kesmiş, bedenim aynı yerde cansız bir şekilde yatan ailem gibi renk değiştirmiş, titremelerimin kat sayısı iyiden iyiye yükseğe çıkmış ve ben ise o anda hayatın benim için bittiğini anlamıştım.
Tüm düşünceler kafamın içinde dönüp dururken en sonunda herkes beni sakinleştirmeye çalışırken yere yığılmış, dünyaya isyan etmek istercesine boğazımı resmen yırta yırta ağlamaya başlamıştım. Ardından bilincimi kaybederken ve her şey karanlığa gömülürken son hatırladığım şey ise çocukluk arkadaşım Güven’in beni kucağına alıp adımı bağıra çağıra çaresizlik içinde haykırmasıydı.
Nefes nefese yattığım yerden sıçrayıp boğazımı tutarak kendime gelmeye çalışırken kendimi berbat ötesi hissediyordum.
Yaşadığım korku, endişe, üzüntü, kaygı gibi duygular yüzünden yapış yapış olmuş ve artık canlılığını kaybetmiş günışığı sarısı dağınık saçlarımla, uyku mahmuru yeşil gözlerimle ve kurumuş dudaklarımla gerçekten de iyi gözükmüyordum.
Bu sadece bir kâbustu, diyerek de kendimi sakinleştiremezdim çünkü aile konusunda fazlasıyla hassas birisiyimdir, yani bu kâbusu büyük ihtimalle uzun süre üzerimden atamayacaktım.
Korkuyla titrerken ter içinde kalmış yorganımı üzerimden attım ve sertçe yutkunarak çöle dönmüş boğazımı ıslatmayı denedim. Ardından elimin tersiyle alnımda biriken ter damlacıklarını sildim, derin bir nefes daha verdim, korkumu üzerimden atmaya çalıştım ve şimdi de bir ailemin olduğunu düşünüp sakinleşmek için bir bardak su içmeye karar verdim.
Saat neredeyse 06.00’a yakındı ve ben ise bu sabahın köründe uyumak yerine şimdi bu kâbusu unutmakla uğraşacaktım ama unutamayacağım gözümde kesindi.
Ailemi -beni yıllar önce evlat edinen üvey ailemi- uyandırmamak adına sessiz adımlarla birkaç saniyede mutfağa ulaştım ve titreyen ellerimle sürahiden kendime bir bardak su doldurup tek bir dikişte suyu boğazıma boşalttım. Ancak bu yeterli gelmeyince bir bardak daha su içtim ve en sonunda tekrardan yutkunarak lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalıştım.
Bir süre öylece lavabonun aynasının karşısında dikilirken geçmişte yaşadıklarımı gözümün önünden bir film şeridi gibi geçirdim. Ailemi öyle gördükten sonra çocukluk arkadaşımın beni hastaneye götürmesi, birtakım sakinleştirme çabaları, yetimhaneye gitmek zorunda kalmam, varlıklı bir ailenin beni evlat edinmesiyle iyileşmeye başlamam, psikolog seansları, Güven’le yine görüşmeye başlamamız, bir gruba katılıp geçmişi geride bırakmaya çalışmam… Hepsi aklıma gelmiş ve gözümün önünden geçip gitmişti.
En sonunda burada kendime baktıkça daha da kötü hissetmeye başlamamla hareketlendim ve yatağıma doğru gidip telefonumu elime alarak uyuyamayacağımı bildiğimden sosyal medyada vakit geçirmeye başladım.
Bugün okulu son günüydü ve ben de uykumu iyice almak yerine burada manyak gibi oturmuş, telefona bakıyordum. Evet, birkaç saat sonra okula gidecektim ama ben uykuma bile almadan cidden bunu yapabiliyordum.
Yapıyordum çünkü uyumayı denesem asla uyuyamayacağımdan adım kadar emindim.
Aradan yaklaşık birkaç saat geçtiğinde annem uyumadığımı görüp bana kızmasın diye uyuma taklidi yapmış, okul için gelip beni uyandırdığında ise hemen kalkarak hızlıca hazırlanmıştım. Ardından bana yaptığı kahvaltıları her ne kadar sevsem ve bu bana eskiden ailecek yaptığımız kahvaltıları hatırlatsa bile bu sefer kâbustan dolayı halsiz hissettiğimden aç olmadığımı söyleyecekken bana her zamanki gibi söylenmeye başlamıştı: “Ah, Mina, olur mu öyle şey hiç?”
“Anne, evet, yemek yemem lazım ama canım gerçekten hiçbir şey istemiyor,” deyip başımı iki yana sallayarak dün gece sandalyeye astığım ceketimi alarak giymeye koyuldum. “Hem bugün okulun son günü, bu sefer yoğun olan derslerle yorulmayacağız zaten. Sen beni merak etme, tamam mı?” deyip zoraki bir gülümsemeyle anneme bakıp ceketimi giydim.
“Yine de acıkırsın diye düşünmüştüm, Minacığım ama sen bilirsin.”
Annemle babamın varlıklı olmasına rağmen hizmetçi tutmayıp benim için her şeyi kendilerinin yapmalarını, kısacası bana biraz olsun ilgi göstermelerini ve bana anlayışla yaklaşmalarını gerçekten çok seviyordum. Bu yüzden annemi daha fazla kırmayarak emeğini boşa çıkarmadım ve “Peki,” diyerek masanın başına geçtim.
“Herkese günaydın!” O esnada peynirden bir parça alacakken babam neşeli bir sesle -sabah sabah nasıl bu kadar neşeli oluyordu, cidden anlayamıyordum ama onun bu neşesini çok seviyordum- gelip yanağımdan bir makas alarak karşıma geçti.
“Günaydın hayatım, bugün işin çok var mı?” Annem sevecen bir yüzle babama yaklaşıp onun yanında yer aldı ve babam ise başını sallayıp, “Maalesef ki,” dedi. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi duraksayıp bakışlarını bana döndürdü ve dudaklarını konuşmak üzere araladı: “Ha, Mina, bu arada şimdi yaz tatiline girmişken arkadaşlarına söyle de hafta sonu bizim yazlığa geçin.”
Babamın dediği gibi bir yazlığı vardı ve biz de her yaz, grubumuzla babamın bu yazlığında baş başa kalıp eğlenceli bir tatile çıkıyorduk. Şimdi de yine yaz geldiğinden hafta sonu yazlığa gitmek için resmen can atar hâle gelmiştim, hem orada arkadaşlarımlayken bu kadar fazla kâbus göreceğimi düşünmüyordum.
Umarım öyle olurdu.
“Tamam, baba, söylerim. Çok sağ ol,” diyerek yemeğimi sonunda bitirdim ve babam bana sevecen bir şekilde görüşürüz dileklerini iletirken ben de bu sefer yüzüme gerçek, aynı zamanda da sıcak bir gülümseme yayıp annemle babama, “O zaman bay bay,” diyerek kapıdan dışarı çıktım.
Bugün okulun son günüydü ve hem eğlenceli hem de sabırsız bir gün geçireceğime benziyordu.


