İçeriğe geç

Bay kusursuz Cinayet

Bölüm 11 · 5 dk okuma

Bay kusursuz Cinayet

Bölüm 11

Mühür- Kırık Umutlar

Raina- kırık umutlar (Raina) Aylar geçmişti. Bunu takvimden değil, seslerin eksilmesinden anlıyordum. Mührün koridorlarındaki metal yankılar yoktu artık. Emirler, toplantılar, kod adları… hepsi bir yerlerde donmuş gibiydi. Mühür beni geri çekmişti. “Yeterince bedel ödedin,” demişlerdi. Teşekkür niyetine bir ev, bir miktar para, sahte ama temiz bir kimlik. Ortalama bir hayat. Sessiz bir sokak. Perdeleri kalın, duvarları ince bir ev. Sabahları aynı saatte geçen otobüs. Akşamları aynı lambanın titrek ışığı. Komşuların isimlerini bilmediğim, bilmek istemediğim bir düzen. Güvendeydim. Ama huzurlu değildim. Klaus’un öldüğünü kabul etmiyordum. Resmî raporlar vardı. Görmediğim bir ceset. Tanımadığım bir imza. “Çatışmada hayatını kaybetti.” Bu cümleyi o kadar çok duydum ki artık bir anlamı kalmamıştı. İçimde bir yere çarpıp geri dönüyordu. Yerini bulamıyordu. Geceleri uyuyamıyordum. Uyuduğumda da uyanıyordum zaten. Bazen nefesimi tutup dinliyordum. Yanımda biri var mı diye değil— Birinin nefes alıp almadığını kontrol eder gibi. Elim hâlâ otomatik olarak nabız arıyordu. Boş havada. Yastığın kenarında. Kendi bileğimde. Bazen onun sesini duyuyordum: “Merak etme. Ölmedim.” Sonra sessizlik. Mühür beni rahat bırakmıştı ama zihnimde hâlâ onların disiplinindeydim. Her gün aynı saatte uyanıyor, aynı kahveyi içiyor, aynı sokakta yürüyor, aynı marketten alışveriş yapıyordum. Kontrol hissi. Dağılmamak için. Ama durmuyordum. Arşivlere giriyordum. Eski bağlantıları kurcalıyordum. Kapalı dosyaları, silinmiş operasyon kayıtlarını. Klaus’un adı geçti mi diye bakıyordum. Geçmiyordu. Bu beni rahatlatmıyordu. Aksine. Çünkü Klaus Rothnia hiçbir zaman “basitçe” ölmezdi. Bazen kendime kızıyordum. “Takıntı bu,” diyordum. “Yas böyle bir şey.” “Bırak.” Ama sonra gözümün önüne o an geliyordu: Silah sesleri. Kan. Klaus’un önüme geçişi. Beni itişi. Bakışı. O bakış, vedaya benzemiyordu. Aylar geçtikçe insanlar bana “iyisin artık” demeye başladı. Mühürden kimse aramıyordu. Tehlike yoktu. Takip yoktu. Ama ben her gece kapıyı iki kez kilitliyordum. Her pencereyi kontrol ediyordum. Ve her sabah uyandığımda ilk düşündüğüm şey şuydu: Eğer hayattaysa… beni bulurdu. Bulamadıysa… ya çok uzakta ya da çok derinde. İkisi de kabul edilebilir değildi. Bir akşam, evdeki kutuları karıştırırken eski bir not defteri buldum. Operasyon kodları. Haritalar. Kenarına iliştirilmiş kısa notlar. Onun el yazısıydı. Sayfanın bir köşesinde, aceleyle yazılmış tek bir cümle vardı: “Ölmek planın parçası değil.” O an ilk defa ağladım. Sessizce. Kontrolsüzce. Çünkü o cümle, bir umut değildi. Bir vaatti. Ve ben, o vaadi yarım bırakacak biri değildim. ... Uyandığımda saat sekizi biraz geçiyordu. Alarm çalmamıştı; ben zaten çalmadan uyanıyordum. Uzun zamandır böyleydi. Bedenim hâlâ bir şeylere hazır olmak istiyor, zihnimse dinlenmeyi reddediyordu. Tavana baktım bir süre. Çatlak sayısı değişmemişti. İyi. Değişen bir şey yoksa, gün de kontrolden çıkmazdı. Yataktan kalktım, mutfağa geçtim. Kahve makinesini çalıştırdım. Aynı fincan. Aynı ölçü. Şeker yok. Tezgâhın kenarında duran ilaç kutularına gözüm ilişti. Henüz zamanı değildi ama oradaydılar. Hep oradaydılar. Hatırlatmak için. Bir dilim ekmek kızarttım. Üzerine bir şey sürmedim. Çiğnerken tadını almıyordum zaten; önemli olan ağzımın dolu olmasıydı. Boşluk hissi azalıyor gibiydi. Pencereye yaklaştım. Sokak sıradandı. İnsanlar işine gidiyor, bir kadın köpeğini gezdiriyor, karşı apartmanın penceresinde bir çocuk el sallıyordu. Bana değil. Kimse bana el sallamazdı. Üzerimi giyip çıktım. Kapıyı iki kez kilitledim. Anahtarı çantama koymadan önce elimde biraz fazla tuttum. Bırakmak zor geliyordu. Yürüdüm. Aynı kaldırım. Aynı ağaç. Aynı çatlaklar. Bir ara refleksle arkamı kontrol ettim. Kimse yoktu. Kimse olmaması da bir problemdi artık. Hastane binası griydi. Ne davetkâr ne itici. Tam olması gerektiği gibi. Girişteki dezenfektan kokusu midemi hafifçe bulandırdı ama ses etmedim. Alışmıştım. Her şeye alışıyordum. Bu da korkutucuydu. Numaram yandı. İçeri girdim. Doktor bana baktı, ben ona. Soruları biliyordum. “Uykular?” “Bölük pörçük.” “Yan etkiler?” “Baş ağrısı. Bazen titreme.” “Düşünceler?” Bir an duraksadım. “Daha sessiz,” dedim. Yalandı ama işe yarıyordu. Reçeteyi uzattı. Başımı salladım. Teşekkür ettim. Teşekkür etmekte iyiydim artık. Eczaneden ilaçları aldım. Poşeti çantama koyarken sanki biraz ağır geldi. Sanki içindeki haplar değil de, kabullenmem gereken bir şeyler vardı. Dışarı çıktığımda hava açıktı. Güneş vardı ama ısıtmıyordu. Bir banka oturdum. İnsanları izledim. Kahkaha atan bir çift. Telefonla konuşan bir adam. Acele eden bir kadın. Hepsi bir yere yetişiyordu. Ben hiçbir yere yetişmiyordum. Elimi cebime attım. Boştu. Eskiden orada bir çakmak olurdu. Ona ait değildi ama onun kullandığı bir şeydi. Atmıştım. Atmak zorundaydım. Ama bazı şeyler atılmıyordu. Gözlerimi kapadım. Bir anlığına, nefesimi tuttum. Yanımda biri var mı diye değil. Birinin hâlâ nefes alıp almadığını hissedebilir miyim diye. Gözlerimi açtım. Sokak aynıydı. Ama içimdeki boşluk, her zamanki gibi yerindeydi. Ayağa kalktım. Eve döndüm. Sıradan bir gündü. Ama sıradan günler, en çok yoranlardı. Eve döndüğümde ayakkabılarımı kapının önünde çıkardım. Eskiden içeride çıkarırdım. Şimdi kapıya yakın olmayı seviyordum. Kaçmak için değil—geç kalmamak için. Montumu askıya astım. Bir an dengesiz durdu, düşecek sandım. Elimi uzattım ama tutmadım. Düşmedi. Bazen hiçbir şey düşmüyordu. İşte bu, sinir bozucuydu. Salona geçtim. Perdeleri yarıya kadar kapalıydı. Işık içeri girsin ama fazla değil. Fazlası rahatsız ediyordu. Azı da. Koltukta oturmadım. Oturursam kalkamayacakmışım gibi geliyordu. Mutfakta ayakta durup bir bardak su içtim. İlacı almadım. Saatini bekledim. Saatlere uymak, kontrol hissi veriyordu. Televizyonu açtım. Sesini kıstım. Görüntü aktı, kelimeler yoktu. Haber spikeri dudaklarını oynatıyordu. Ne dediğini bilmiyordum. Bilmek istemiyordum. Bir ara ekranda bir çatışma görüntüsü çıktı. Silahlar. Koşan insanlar. Kumandayı kapatmak için uzandım ama durdum. Kalbim hızlandı. Gözlerimi ayırmadım. “Bu değil,” dedim kendime. “Bu o değil.” Ama zihnim dinlemedi. Mutfağın köşesindeki sandalyeye oturdum. Dirseklerimi dizlerime dayadım. Ellerime baktım. Tırnaklarım kısa. Temiz. Eskiden bu kadar temiz değillerdi. Bir çekmeceyi açtım. İçinde hiçbir şey yoktu. Sonra bir altındakini. Orada eski bir not defteri duruyordu. Açmadım. Açarsam, gün dağılırdı. Akşamüstü oldu. Bunu ışığın renginden anladım. Kahve yapmadım. Zaten çarpıntı yapıyordu. Onun yerine pencerenin önüne geçtim. Sokakta aynı kadın yine köpeğini gezdiriyordu. Aynı saatte. Köpek durdu, bir noktaya baktı. Kuyruğu hafifçe oynadı. Ben de baktım. Hiçbir şey yoktu. Yine de içimde bir yer, “kaçırdın” dedi. Neyi kaçırdığımı bilmiyordum. Ama alışkındım. Akşam yemeği yemedim. Aç değildim. Ya da açlığı tanımıyordum artık. İlaç saatim geldi. Bir bardak suyla yuttum. Boğazımda takıldı sandım. Yutkundum. Geçti. Yatağa uzandım ama uyumak için değil. Tavana baktım. Sabah saydığım çatlakları tekrar saydım. Biri yeni gibiydi. Belki sabah fark etmemiştim. Belki de yeni oluşmuştu. Kalbim sıkıştı. “Buradayım,” dedim fısıltıyla. Kime dediğimi bilmiyordum. Kendime değildi. Gözlerimi kapattım. Nefesimi tuttum. Sonra bıraktım. Yanımda kimse yoktu. Ama ben hâlâ dinliyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.