1.BÖLÜM - BATAKLIK
Sabahın erken saatlerinde güneşin odama dolmasıyla uyandım. Saatin çok erken olduğunu biliyordum ama yine de uyandım. Babamlar kalkmadan önce kahvaltıyı hazırlamalı ve evi toplamalıydım. Babam oldukça sinirli bir insandı. Onu sinirlendirmek için çok da fazla bir şey yapmaya gerek yoktu. Yemeğin fazla tuzlu olması ya da çayının az demli olması onun çileden çıkmasına yeter de artardı. Öfke sorunları olan biriyle yaşamak yeterince zorken ailemin diğer üyeleri de sanki hayatımı daha fazla zorlaştırmak için uğraşır gibiydi.
Annemin bitmek bilmeyen hakaretleri ve abimin bana vurmak için vakit kollaması evdeki zorluklardan sadece birkaçıydı. Düşüncelerimin giderek daha da karanlık bir hal aldığını fark ederek kendimi toparladım. Sessizce yataktan kalkıp banyoya gittim.Aynada yüzümün haline bakarak iç geçirdim.
Babamın tokat attığı yanağım hafifçe şişmiş ve dudağım patlamıştı. Aslında kendimi çok beğenirdim. Büyük ve neredeyse siyah kadar koyu olan kahve gözlerimi, küçük burnumu ve dolgun dudaklarımı çok severdim. Ortalama bir boyum vardı ve vücudumun güzel olduğunu düşünürdüm. Fakat artık vücudumun her tarafı morluklarla doluydu ve çok zayıftım. Rahat rahat yemek yiyemezken bir de yediğim şeylerden hiçbir tat almadığım için kilo vermem kaçınılmaz oluyordu. Banyoda elimi yüzümü yıkadım ve dişlerimi fırçalayıp mutfağa geçtim.
Mutfakta kahvaltıyı hazırlarken abimin “Elaaaa ! “ diye seslenmesi kulaklarımı doldurdu. Muhtemelen menemenin kokusunu almıştı ve bu yüzden böğürerek mutfağa geliyordu.
İçimden gözlerimi devirerek ona baktım.Salyalarını akıtarak sofraya bakıyordu.
“ Ela git fırından sıcak ekmek al. Kurt gibi açım. “
İçimden sen ne zaman kurt gibi aç değilsin ki hayvan desem de bunu dışımdan söyleyebilecek kadar cesaretli olmadığım için “ Tamam “ diyerek onu onayladım. Arkadan annemin “ Oralarda buralarda fazla oyalanma, baban bacaklarını kırar. “ diyen annemin sesini duydum.
Hayal kırıklığıyla omuzlarım düştü. Ekmek almaya giderken nerede oyalanabilirdim ki. Her fırsatta kaçıp kendimi başka birinin kollarına atmamı beklemeleri gururumu kırıyordu. Yine de umursamamaya çalıştım ve annemi başımla onaylayarak kendimi dışarı attım.
Mart ayında olduğumuz için havanın sıcak mi soğuk mu olacağı pek belli olmuyordu. Güneş tepede olsa da havadaki rüzgar ürpermeme sebep olmuştu. Çıkarken keşke üzerime daha kalın bir şey alsaydım diye düşündüm. Ama şimdi geri dönsem muhtemelen bir ton laf edip aptallığıma bağırıp çağıraracaklardı. O yüzden elimi çabuk tutup hızlıca fırına doğru yol aldım.
Küçük bir mahallede yaşıyordum. Evlerin çok eski olduğu, dedikodunun ve kıskanç bakışların hiç bitmediği bir mahalleydi burası. İnsanların hepsi birbirini tanıyordu ama bir Allah'ın kulu da babam mahallenin ortasında bize vururken ya da evimizde bağırış çağırış sesleri kesilmezken yardıma gelmemişti. Herkes babamın ya da abimin nasıl insanlar olduğunu biliyordu ama onların komşuluğu bu kadardı. Yüzümüze gülerler sonra da arkamızı döner dönmez dedikodumuzu yapmaya başlarlardı.
Bu mahalleden de en az evimden nefret ettiğim kadar nefret ediyordum. Bu mahalleden çıkıp gitmek daha huzurlu bir yerde yaşamak en büyük isteğimdi. Yaşıtlarımın çoğu üniversite mezunuydu ve kendi işlerini yapıyordu. Ben ise babam izin vermediği için gidememiştim üniversiteye. Bir çok hayalim gibi bu da çalınmıştı benden.
Vücudumda onlarca yara ve morluk vardı ama ruhum daha beterdi. Bir çiçek nasıl ki susuz yaşayamazsa insan da umutsuz yaşayamazdı. Ben umut etmeyi bırakarak yaşamayı bırakmıştım aslında. Şimdi sadece nefes alıyordum.
Babamın kırdığı kalbimi kimsenin eski haline getirebileceğini düşünmüyordum. Küçükken babam benden ne kadar nefret etse içten içe beni sevmesi için yalvarıyordum ona. Etrafında dolaşarak ona sevimli gözükmeye çalışıyordum. Sadece başımı okşasın diye bunları yapıyordum. Oysa ki bir babanın görevi çocuklarını sevmek değil miydi? Benim babam bu kadar basit bir şeyi bile yapmaktan aciz miydi?
Fırının önüne geldiğimde gözlerimden akan yaşları ancak fark edebilmiştim. Elimi hızlıca gözlerime atıp ovuşturdum ve ağladığımın belli olmamasını diledim. Fırından içeri girdiğimde ekmek kokusu burnuma geldiğinde gülümsedim. Bu kokuyu gerçekten çok seviyordum. İki ekmek aldım ve parasını uzattıktan sonra bir ekmeğin ucunu koparıp kemirmeye başladım.
Sokaktan çıkarken gözüme ufak bir karartı çarptı. Dikkatli baktığımda bunun bir yavru kedi olduğunu gördüm. Sevimli suratı karşısında kayıtsız kalamadım ve adımlarımı oraya yönelttim. Yavru kedi ilk başta kaçmaya çalışsa da zararsız olduğumu görüp elime yaklaştı. O kadar tatlıydı ki onu yememek için zor tutuyordum kendimi . Kediyi kucağıma aldım ve ekmeğin yumuşak kısmını ona uzattım. Küçük bir parça alsa da sonrasında istememişti.
Kedi uzun bir süre kucağımda oturdu ama ben onu severken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Annemlerin evde ekmek beklediği aklıma gelince hızlıca kediyi bıraktım ve eve doğru koştum. Sadece fırına gidecegim için telefonumu almamıştım bu yüzden ne kadar vakit geçtiğini kestiremiyordum.
Kapıyı çaldığımda babamın sinirli suratı beni karşıladı. Kızgın boğa gibi bakan gözleri sanırım ne kadar geç kaldığımı anlamaya yeterdi. Abim elimden ekmeği aldı ve kayıtsızca mutfağa gitti. Onun tek düşündüğü şey midesi iken ben burada canımı düşünüyordum.
“ Neredesin lan sen! Nerelerde sürtüyorsun orospu seni! “
“Baba yemin ederim bir yer-”
“Kes sesini lan! Biz seni ekmek al diye gönderelim sen kim bilir kimlerle oynaş !”
Babam konuşmama fırsat vermeden saçlarımdan tutarak beni içeri fırlattı. Annemin korkulu gözlerle bana baktığını gördüm ama babamı durdurmak için bir şey yapmadı. Ben de kaderimi kabullenmiştim. Babam şimdi beni yorulana kadar dövecek bende olabildiğince kendimi korumaya çalışacak ve sonrasında kendi yaralarımı kendim saracaktım. Şu zamana kadar böyle olmuştu ve bundan sonra da bu şekilde devam edecektir.
Babam karnıma tekme atarken yüzümü ve kafamı korumaya çalıştım. Vücudumu kıyafetler kapatsa da yüzüm ortada olacağı için kimsenin acıyan bakışlarıyla karşılaşmak istemiyordum. Hem de işe morarmış bir suratla gitmem pek hoş olmazdı.
Babam en son yorulup bana vurmayı bırakınca çok kendimde sayılmazdım. Ne kadar kendimi korumaya çalışsam da tekmelerden birkaçı kafama gelmişti bu yüzden başım dönüyordu. Bilincimi yitirmeden önce düşündüğüm bu evin nasıl bir bataklık olduğuydu. Bu evden ne kadar kaçmaya çalışırsam o kadar çok kalacaktım burada. Aynı bir bataklıkta ne kadar çok çırpınırsan o kadar batacağın gibi..

