İçeriğe geç

Baskıcı aile

Bölüm 1 · 2 dk okuma

Baskıcı aile

Bölüm 1

Korku

Not:kendinizi her halinizle sevin ve kabul edin:)

---

Evin içindeki hava her zaman ağırdı. Babamın gazete okurken çıkardığı hışırtı, annemin mutfaktan gelen tencere tıkırtıları... Hepsi birer tehdit gibiydi. Bu evde "farklı" olmak, bir suçtu. Ve ben, henüz on beş yaşımdayken, işlediğim suçun ne olduğunu anlamıştım.

Adı konulamayan o his... Erkek arkadaşlarımın yanında kalbimin hızlı atışı, babamın "erkek adam gibi" konuşma baskıları... İçimde büyüyen o fırtınayı, bu dört duvar arasında asla itiraf edemezdim.

O gün, okul çıkışı her şeyin değiştiği gündü. Okulun arka bahçesinde, sınıf arkadaşım Deniz’le aramızda geçen o masum ama yıkıcı an... Birbirimize çok yaklaşmıştık. O an, içimdeki o kilitli kapı kırıldı. O güne kadar bastırdığım her şey, bir sel gibi üzerime yıkıldı. Gay olduğumu, hem de en acımasız şekilde, o an fark ettim.

Ama bu farkındalık özgürlük değil, bir kâbusun başlangıcıydı.

Eve döndüğümde, o çok sevdiğim siyah Convers'larım ayağımdaydı. Onları giydiğimde kendimi bir nebze de olsa "kendim" gibi hissediyordum. Ancak o gün, ayakkabılarımın temiz beyazlığı, içimdeki kirlenmişlik hissiyle tezat oluşturuyordu.

Babam beni kapıda karşıladı. Yüzündeki ifade, bir celladın infaz öncesi sakinliğine benziyordu. Elinde, okuldan gelen bir zarf vardı. İçinde, rehberlik servisinin benim hakkımda tuttuğu notlar... "Kimlik arayışı", "Cinsel yönelim karmaşası" gibi kelimeler...

"Bu ne demek?" dedi babam, sesi o kadar soğuktu ki, iliklerime kadar ürperdim. Annem arkasında duruyordu, gözleri dolu ama dudakları sımsıkı kapalıydı. O da biliyordu, ama asla benim yanımda olamazdı.

"Baba, ben..." diye başladım, ama boğazımdaki düğüm kelimeleri yutmuştu.

"Sus!" diye bağırdı. "Benim evimde o... o iğrençliği barındırmam! Sen benim oğlum değilsin!"

O an, içimdeki o camdan yapılmış dünya paramparça oldu. Yıllardır sakladığım her şey, bir anda en acımasız şekilde yüzüme çarpıldı. Babamın eli havada süzüldü ve ardından gelen o tokat, sadece yüzümde değil, ruhumda patladı.

Yere yığıldım. Başımı kaldırdığımda, annemin gözlerindeki o çaresizliği gördüm. O da bana vuruyordu aslında; sessizliğiyle, beni yalnız bırakışıyla...

Babam üzerime yürüdü. Ayağımdaki Convers'lara baktı, sanki bu ayakkabılar benim "farklılığımın" bir simgesiymiş gibi. Öfkeyle üzerime basmaya başladı. İlk darbede burnumdan kan boşandı. Kan, beyaz Convers'larımın üzerine, bağcıklarına, o masum beyazlığa bulaştı. Bir, iki, üç... O an nefes almayı unuttum. Acıdan çok, içimdeki o yalnızlık hissi canımı yakıyordu.

"Bu evden defol git!" diye haykırdı babam. "Bir daha bu kapıdan giremezsin!"

Sokak kapısı yüzüme çarptığında, soğuk betonun üzerindeydim. Yağmur çiseliyordu. Ayağımdaki Convers'lar kan içindeydi; benim kanım, benim acım, benim gerçeğim... O ayakkabıların üzerindeki kırmızı lekeler, artık benim hikayemin bir parçasıydı.

O gece, sokak lambalarının altında yürürken, bir yandan ailemi kaybetmenin acısını çekerken, diğer yandan nihayet kendim olmanın verdiği o garip, acı verici özgürlüğü hissediyordum. Belki de o kanlı Convers'lar, artık saklanmayı bıraktığımın ve bedelini ödemeye hazır olduğumun bir kanıtıydı.

Gözyaşlarım yağmura karışırken, içimden bir ses fısıldadı: "Artık geri dönüş yok. Kendi yolunu çizme vakti geldi."

Ama o kanlı ayakkabılarla, bu soğuk şehirde, kimsesiz bir şekilde... Bu yolun ne kadar zorlu olacağını henüz bilmiyordum.

---

Bölüm sonu

1 yorum