İçeriğe geç

BAŞ BELASI

Bölüm 2 · 8 dk okuma

BAŞ BELASI

Bölüm 2

2- Revir

Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey, başımın tam ortasında davul çalıyormuş gibi zonklayan ağrıydı.

“Tüh…” diye inledim ve gözlerimi tekrar kapatmayı düşündüm, çünkü belki de gözlerimi kapatırsam bütün bunların sadece kötü bir rüya olduğuna karar verebilirdim.

Beyaz tavana birkaç saniye boyunca boş boş baktıktan sonra nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Tavandaki floresan lambalar, duvarın kenarındaki ilk yardım posteri ve burnuma gelen keskin dezenfektan kokusu, sonunda bana okul revirinde olduğumu hatırlattı. Ardından olaylar zihnimde sırayla canlandı.

Basketbol topu.

Kafam.

Yere düşüşüm.

Bütün okulun önünde bayılmam.

Harika. Gerçekten harika. Lise hayatımın en utanç verici anını daha da unutulmaz hâle getirmek için tek eksiğim, bayılırken komik bir ses çıkarmış olmaktı.

“Uyandın sonunda.”

Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde okul hemşiresini, elindeki dosyaya bir şeyler yazarken bana bakarken gördüm. Gözlüklerinin üzerinden beni süzüyor, sanki birazdan sağlık durumumu değil de sınav kâğıdımı değerlendirecekmiş gibi ciddi görünüyordu.

“Ne kadar zamandır buradayım?” diye sordum.

“Yaklaşık yirmi dakikadır,” dedi ve dosyayı kapattı. “Ama merak etme, bu süre boyunca kimseye hayatının anlamını anlatmadın.”

“Bunu yapmış olsaydım çok mu kötü olurdu?”

“Özellikle de bunu okul müdürünün önünde yapmış olsaydın, evet.”

Başımı yastığa biraz daha gömdüm. “En azından bayılırken havalı görünmüşümdür.”

Hemşire kaşlarını kaldırdı. “Bir basketbol topuna göre oldukça dramatik bir tepki verdin. Havalı kelimesini kullanmazdım ama yaratıcıydı.”

“Teşekkür ederim sanırım,” diye mırıldandım. “Bunu özgeçmişime ekleyebilirim. ‘Basketbol topuyla etkileyici bir şekilde bayılma konusunda deneyimli.’”

Hemşire gülümseyerek başını salladı. “Birkaç dakika daha dinlen, sonra gidebilirsin. Baş dönmen artarsa ya da miden bulanırsa hemen haber ver.”

“Peki ya gururum?”

“Onun için yapabileceğim bir şey yok. Muhtemelen birkaç güne kendi kendine iyileşir.”

Tam ona cevap verecekken kapı açıldı ve içeri giren kişiyi görünce bütün vücudum bir anda gerildi. Başımın ağrısı bile birkaç saniyeliğine arka planda kaldı.

Hayır.

Hayır, hayır, hayır.

Bu olamazdı.

Kapının önünde, elinde bir kutu meyve suyuyla Jack London duruyordu. Üstelik şu anda doğrudan bana bakıyordu.

Hemşire onu görünce dosyasını göğsüne bastırıp başını iki yana salladı.

“Beş dakikan var.”

Jack hemen başını salladı. “Beş dakika yeterli olur.”

Bu kadar kendinden emin konuşması hiç adil değildi. Ben beş dakika içinde sadece onunla aynı odada bulunmaya alışmaya çalışacaktım.

Hemşire bana, sonra Jack’e baktı. “Ve lütfen hastamı tekrar heyecanlandıracak bir şey yapma.”

Jack’in yüzünde suçlu bir ifade belirdi. “Topu bir daha fırlatmayacağım.”

“Bunu özellikle duymam gerekiyordu,” dedi hemşire ve kapıyı arkasından kapatıp dışarı çıktı.

Kapı kapanır kapanmaz odadaki sessizlik bir anda çok daha belirgin hâle geldi. Jack birkaç adım atıp yatağımın yanındaki sandalyeye oturdu. Elindeki meyve suyunu dizlerinin üzerinde tutuyor, sanki onu bana uzatmakla cebine geri koymak arasında ciddi bir karar vermeye çalışıyordu.

“Şey…” dedi sonunda ve ensesini kaşıdı.

Bu çocuk gerçekten utanıyor muydu?

Okulun en popüler basketbol oyuncusu, her maçta yüzlerce kişinin önünde rahatça oynayan ve öğretmenlerle bile şakalaşabilen Jack London, şu anda bir revir sandalyesinde oturmuş tek kelimelik bir giriş cümlesi bulmaya çalışıyordu.

“Özür dilemeye geldim,” dedi.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Jack London özür mü diliyordu? Benden mi? Gerçekten benim için mi buraya gelmişti, yoksa hemşire onu zorla mı göndermişti?

“Bence suçlu top,” dedim sonunda, sesimin titrememesini umarak.

Jack’in dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi. “Topu atan bendim.”

“Hâlâ top suçlu,” dedim. “Sen sadece onun yanlış kararlar almasına izin verdin.”

Bu kez gerçekten güldü. Gülüşü kısa sürmesine rağmen odanın havasını bir anda değiştirdi ve kalbimin, başımdaki ağrıya rağmen, gereksiz bir hızla çarpmaya başladığını hissettim.

“Bu savunmayı daha önce hiç duymamıştım,” dedi.

“Çünkü genellikle insanlar top tarafından saldırıya uğramadan önce daha dikkatli davranıyor.”

“Sen de sahanın ortasında durmasaydın belki böyle bir sorun yaşamazdık.”

“Ben sahanın ortasında durmuyordum. Sen topu doğrudan benim kafama gönderdin.”

“Teknik olarak topu sana göndermedim. Top, kendi isteğiyle sana doğru ilerledi.”

“Jack, bir basketbol topunun kendi iradesi olduğunu savunuyorsan, bence asıl revirde kalması gereken kişi sensin.”

Jack başını eğip gülmeye devam etti. Onu daha önce hiç bu kadar yakından görmemiştim. Saçları maçtan sonra dağılmış, formasının yakası biraz yamulmuş ve yüzünde alışık olduğum o kendinden emin ifadeden çok daha farklı, samimi bir gülümseme vardı.

Dört yıldır uzaktan izlediğim çocuk şu an karşımda oturuyor ve benimle normal bir insan gibi konuşuyordu. Daha doğrusu, benimle konuşuyor ve ben de mümkün olduğunca normal görünmeye çalışıyordum.

Bu durumun beni bu kadar panikletmesi normal miydi?

Muhtemelen evet.

Belki de hayır.

Belki de şu anda başımın ağrımasının sebebi top değil, onunla aynı odada bulunmaktı.

“Başın nasıl?” diye sordu.

“Yerinde duruyor,” dedim.

Jack kaşlarını kaldırdı. “Bu iyi bir başlangıç.”

“Şimdilik öyle görünüyor. Birkaç dakika sonra fikrimi değiştirebilirim.”

“Başının yerinde durup durmadığını kontrol etmek için aynaya bakabilirsin.”

“Revirde ayna yok.”

“Bu ciddi bir eksiklik. İnsanlar burada başlarına gelenlerden sonra kendilerini tanıyamayabilir.”

“Ben kendimi tanıyorum,” dedim. “Sadece biraz daha aptal görünüyorum.”

“Bence o kadar kötü görünmüyorsun.”

Sözleri o kadar doğal ve düşünmeden çıkmıştı ki birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim. Jack de ne söylediğini fark etmiş olacak ki hemen meyve suyu kutusuna baktı.

“Yani… bayılmış hâlin dışında,” diye ekledi.

“Çok teşekkür ederim. Az önceki iltifatını başarıyla geri aldın.”

“İltifat değildi.”

“Daha da kötü.”

Jack gülerek elindeki meyve suyunu bana uzattı. “Bunu barış teklifi olarak kabul et.”

Kutuyu alırken parmaklarımız kısa bir anlığına birbirine değdi ve bu kadar küçük bir şeyin beni neden bu kadar etkilediğini anlamaya çalışırken yüzümün ısındığını hissettim.

“Teşekkürler,” dedim. “Ama bunun içinde zehir olmadığından emin misin?”

“Beni okul takımından attırmak istiyorsan, daha yaratıcı bir yöntem bulurdum.”

“Mesela?”

“Bilmiyorum. Matematik ödevini çantana koyup seni suçlamak gibi.”

“Bu tehdit mi?”

“Hayır, kötü bir plan.”

“En azından dürüstsün.”

Birkaç saniye boyunca ikimiz de sustuk. Ben meyve suyu kutusunun pipetini açmaya çalışıyor, fakat ellerim gereksiz yere titrediği için ambalajı bir türlü çıkaramıyordum. Jack bunu fark edince kutuya baktı.

“Yardım ister misin?”

“Hayır.”

“Çünkü açamıyorsun.”

“Açıyorum.”

“Yaklaşık otuz saniyedir aynı noktaya bakıyorsun.”

“Bu, stratejik bir bekleme.”

“Pipetle göz göze gelerek onu korkutmaya mı çalışıyorsun?”

Sonunda pipeti kutuya takmayı başardım, fakat o kadar sert bastırdım ki meyve suyu üzerime sıçradı.

Jack birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalıştı.

“Gülersen seni de top gibi fırlatırım,” dedim.

“Başın ağrıyor, yine de tehdit etmeyi bırakmıyorsun.”

“Bu benim iyileşme yöntemim.”

Jack başını salladı. “İşe yarıyor gibi görünüyor.”

Tam konuşacak başka bir şey bulmaya çalışırken aklıma okul dergisi geldi. Röportaj. Lanet olsun. Bunu tamamen unutmuştum.

Kalbim yeniden hızlandı.

Belki şimdi sormalıydım.

Belki de asla sormamalıydım.

Belki de hemşire geri dönene kadar bayılmış gibi yapıp bu konuşmadan kurtulabilirdim.

“Lily?”

Jack’in sesi beni düşüncelerimden çıkardı.

“Evet?”

“Bir şey söyleyecektin.”

“Hayır, söylemeyecektim.”

“Bana bakarken üç kez derin nefes aldın.”

“Başım ağrıyor.”

“Başın ağrıyorsa neden okul dergisi için röportaj yapman gerektiğini düşünüyorsun?”

Gözlerimi kırpıştırdım. “Bunu nereden biliyorsun?”

“Çünkü az önce çantandan not defterin düştü ve üzerinde ‘Jack London röportaj soruları’ yazıyordu.”

Yüzümün kızardığını hissettim. “Onu görmemiş olman gerekiyordu.”

“Yerdeydi.”

“Yere bakmasaydın.”

“Revirde otururken genellikle yere bakıyorum. Çok heyecanlı bir yer değil.”

Derin bir nefes aldım. Tamam. Yapabilirdim. Ben okul başkanıydım. Öğrenci konseyi toplantılarını yönetiyor, yüzlerce kişinin önünde konuşuyor ve öğretmenlerle bütçe tartışmalarına giriyordum.

Bir basketbolcu beni korkutamazdı.

Özellikle de az önce pipet yüzünden üzerime meyve suyu döktüğümü görmüş bir basketbolcu.

“Okul dergisi için röportaj yapmam gerekiyor,” dedim.

Jack başını salladı. “Bunu tahmin etmiştim.”

“Seninle.”

Jack birkaç saniye bana baktı. Sonra yüzünde yavaşça bir gülümseme oluştu.

“O yüzden mi bu kadar gerildin?”

“Ne ben mi ah hadi ordan hiçte bile Gerilmedim.”

“Az önce pipeti açarken ellerin titriyordu.”

“Bu, pipetin çok tehditkâr olmasından kaynaklanıyordu.”

“Tabii.”

“Gerçekten öyleydi.”

“Pipet konusunda sana inanıyorum.”

Gözlerimi devirdim. “Bunu bir evet olarak kabul ediyorum.”

“Ben de bunu bir röportaj isteği olarak kabul ediyorum.”

“Yani kabul mü ettin?”

“Tabii ki.”

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “Bu kadar kolay mı?”

“Sanırım kolay olması gerekiyordu. Sonuçta benden banka soymamı istemiyorsun.”

“Henüz istemedim.”

Jack kaşlarını kaldırdı. “Röportajdan sonra mı planlıyorsun?”

“Bunu not almayacağım.”

“İyi, çünkü okul dergisinde banka soygunuyla ilgili bir yazı çıkarsa annem çok soru sorar.”

İstemeden gülümsedim. “Ayrıca merak ettim,” dedi.

“Neyi?”

Bana bakıp omuz silkti. “Okul başkanının röportaj yaparken nasıl biri olduğunu.”

“Nasıl biriymişim?”

“Şu ana kadar mı?”

“Evet.”

Jack birkaç saniye düşündü. “Sorularını sormadan önce üç kez nefes alıyor, pipetlerle kavga ediyor ve topun suçunu kabul etmiyor.”

“Bunlar profesyonel röportaj teknikleri.”

“Bence oldukça etkileyici.”

“Bunu dergide kullanabilir miyim?”

“İstersen başlığı da ben bulabilirim.”

“Ne olacakmış?”

“‘Okul Başkanı ve Ona Saldıran Pipet: Beklenmedik Bir Röportaj.’”

“Bence senin mizah anlayışın, basketbol yeteneğinden daha tehlikeli.”

“Yine de röportajı kabul ettin.”

“Çünkü okul dergisi için profesyonel davranmam gerekiyor.”

“Tabii, tamamen profesyonel sebepler.”

“Kesinlikle.”

“Ben de tamamen profesyonel bir şekilde meyve suyu getirdim.”

“Bunu unutma. Röportajda ilk sorum, neden rüşvet vermeye çalıştığın olacak.”

“Bu rüşvet değil, barış anlaşması.”

“Aradaki fark ne?”

“Rüşvette karşılığında bir şey beklersin.”

“Sen benden röportaj bekliyorsun.”

Jack bir an sustu. “Bu durumda meyve suyu kesinlikle rüşvetmiş.”

İkimiz de gülmeye başladık. Tam o sırada kapı yeniden açıldı ve hemşire içeri girdi. Bize bakıp önce bana, sonra Jack’e döndü.

“Umarım hastamı güldürüp baş ağrısını artırmıyorsundur.”

Jack hemen ciddileşmeye çalıştı. “Hayır, sadece çok sakin ve olgun bir konuşma yapıyorduk.”

Hemşire ona baktı. “Senin sakin ve olgun konuşma yaptığını görmek için burada çalışmaya devam etmem gerekecek.”

“Bu kadar kötü müyüm?”

“Bunu senin koçuna sorman daha doğru olur.”

Jack ayağa kalktı. “Sanırım gitmem gerekiyor.”

“Evet, Bay London, beş dakikan doldu.”

Jack kapıya yöneldi, fakat çıkmadan önce dönüp bana baktı.

“Yarın öğle arasında kütüphanede buluşalım mı?”

Kalbim bir kez daha hızlandı. Bu sadece röportaj içindi. Sadece okul dergisi içindi. Bunun başka bir anlamı yoktu.

En azından kendime bunu söylemeye çalışıyordum.

“Tamam,” dedim. “Ama geç kalırsan röportajı iptal ederim.”

“Ben asla geç kalmam.”

“Bugün topu kafama atıp sonra yirmi dakika sonra özür dilemeye geldin.”

“Bu geç kalmak sayılmaz. Bu, dramatik bir giriş yapmak.”

“Bunu da röportajda kullanacağım.”

“İzin vermiyorum.”

“Okul dergisinde izin formu diye bir şey yok.”

Jack kapının yanında durup başını hafifçe eğdi. “Görüşürüz, Lily.”

İsmimi söylerken bunu nasıl bu kadar doğal yaptığını anlamadım. Sanki yıllardır benimle konuşuyormuş gibi rahat görünüyordu. Oysa ben, onun tek bir kelimesini bile günlerce düşünüp o kelimenin içinde gizli bir anlam olup olmadığını araştırabilecek durumdaydım.

Kapıdan çıktıktan sonra birkaç saniye boyunca boşluğa baktım.

Hemşire dosyasını açarken bana yan gözle baktı. “Nefes almayı unutma.”

“Unutmadım.”

“Şu anda yaklaşık on saniyedir nefes almıyorsun.”

Hemen derin bir nefes aldım ve meyve suyu kutusunu göğsüme bastırdım.

“Bu sadece röportaj,” diye mırıldandım.

Hemşire başını salladı. “Elbette.”

“Gerçekten sadece röportaj.”

“Bunu bana değil, yüzüne söyle.”

Yüzümün hâlâ kızarık olduğunu fark edince yatağa biraz daha gömüldüm. Başım hâlâ ağrıyordu, gururum hâlâ yerde sürünüyordu ve yarın öğle arasında Jack London’la kütüphanede buluşacaktım.

Bütün bunların sonunda başıma bir basketbol topundan daha kötü ne gelebilirdi ki?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.