(Ahenk ASIR)
"Bize inanmak zorundasınız," diyordu karşımızdaki çocuk.
İnanmak... Bu duyguyu bir süredir yaşamıyordum. İnanacak, tutunacak bir dal hissetmiyordum. Eğer bir gün çok sevdiğiniz ailenizden ayrılırsanız sizin de dalınız kalmaz.
İnanmamız gerekiyor... Hiç tanımadığımız, büyük ihtimalle yüzlerini ilk defa gördüğümüz kişilere inanmamız gerekiyor.
Niye?
Sizi kullanacaklar çünkü. *İç ses 1
Ya kullanmak için değilse? Ya doğru söylüyorlarsa? *İç ses 2
"Bütün dünyanın hayatı bizim elimizde. Savaşı bitirip sonsuz barışı sağlamak bizim görevimiz." Biz, bizim görevimiz.
İnanmalı mıyız? Sanmıyorum.
İki gün öncesine kadar varlıklarından bihaber olduğumuz, sınırın diğer tarafındaki bu kişiler... Şimdi onlarla birlikte dünya barışını sağlamamızı istiyorlardı.
Sınırın diğer tarafındakiler, ölümün ucundakiler, bizim karşı tarafımız, düşmanlarımız; bizim bütün savaşı bitirebileceğimiz gibi aptal bir düşünceye kapılmış, bir de bizi inandırmaya çalışıyorlardı.
"Dediğin şeyin ne olduğunun farkındasın değil mi?" Adının Ayaz olduğunu bildiğim adam kalın bir sesle karşımdaki çocuğa gereksiz bir soru sormuştu. Sesi tam arkamdan geliyordu. Varlığını hissedebiliyordum.
"Bakın, insanların tek umudu sizsiniz. Hepiniz..." Aynı çocuk tam karşımda gereksiz bir heyecanla gereksiz bir şey daha söyleyecekken sözü yan tarafımdan gelen biri tarafından kesildi.
"Peki, söylesene; neden sorsak adımızı bilmeyecek, söylesek bize inanmayacak insanların iyiliği için uğraşıyoruz?" Adının Çiçek olduğunu bildiğim buğday tenli, gözlerinden patlayan sinirden anlaşıldığı kadarıyla Ateş Krallığı'ndan olan bu kız da bir şeyler gevelerken bir adım öne çıkmış ve ellerini birbirine bağlamıştı.
"Yani insanların ölmesini mi istiyorsun? Hiç mi umursamıyorsun diğerlerini?" Yeşilimsi gözleri çatık kaşlarının arasından parlamaya başlamıştı. Biraz da öfke vardı gözlerinin en derininde sanki.
"Ben kendimden başka hiç kimseyi düşünmem." Aynı kız kendinden gayet de emin bir şekilde konuşuyordu. Ama elleri titriyordu. Belli etmemek için ellerini daha da sıkmıştı. Bütün vücudu kasılıyordu. Korkuyordu. Yalan söylüyordu.
"Buraya bu saçmalık için mi geldim?" Başka birinin daha aşağılayıcı sözleri karşımdaki çocuğun umutlarını yok etmişti.
"Size kim inanır ki?" Başka birinden bir söz ve tekrar tekrar bir adamın kırılan umutları... Çocuk mu demeliydim?
"Aynen kanka hatta dünyayı da yerinden uçurabiliriz." Dalga geçer gibi söylenen cümleler ve karşı taraftaki kızın, adamın düşen omuzlarından tutması...
Birkaç kişi teker teker kızın ardından gidiyordu ve ben, sanki oraya çivilenmiş gibi karşılarından çekilmiyordum. Başım ve omuzlarım dik, ellerim birbirine bağlı, kaşlarım çatık... Karşımdaki adam da aynı şekilde duruyordu. Bir adım atamıyordum, bir adım atamıyordu.
Geriye sadece ben, Ayaz ve Mila kalmıştık. İnanıyordum, inanıyorduk. Bir şeyler vardı.
"Nasıl yapacağımızı söyleyin. Ben buradayım. Hep burada olacağım." Dediklerime hafifçe gülümsediğini gördüm yanlarındaki kızın.
"Buraya gelmekte hiç tereddüt etmedim ve galiba iyi etmişim. Ben de yanınızdayım," dedi Mila. Doğruydu, gelmek için en hevesli olan oydu.
"Ben de buradayım," diyerek bana baktı Ayaz. Ben buradaysam o da buradaydı. Ben varsam o da vardı. Ben inanıyorsam o da inanıyordu. Ben neysem o da oydu.
(Sabah)
"Burada bize bir mektup var," dedim. Savaş yüzünden bulunmak zorunda olduğumuz çadırın içinde bir mektup bulmuştum diğerleri uyurken. Kime olduğunu anlamak için arkasına çevirdiğimde hepimizin isminin alt alta olduğunu görmüştüm.
"Ne mektubu?" Asil uzandığı yerden kalkıp yavaş yavaş bana geliyordu.
"Bilmiyorum. Ölüm Krallığı'ndan olduğu yazıyor."
"Sakın açma," demişti adının Erim olduğunu bildiğim çocuk.
"Altı üstü mektup Erim," diye cevap Ayaz.
"Güvenmiyorum da..." Erim tekrardan söylenirken kaşlarını hafifçe kaldırmış ve gözlerini devirmişti.
"Korkak olmayı bırak. Cesaret denen şeyden haberin var mı senin?" Sanat çadırdan içeri girerken Erim'e laf etmeyi de ihmal etmemişti. "Aç şu mektubu," diye de devam etmişti.
Titreyen elimle yavaşça zarfı açmaya çalışıyordum. Korkuyordum. Onlar bizim düşmanlarımızdı. Neden bize mektup yollasınlardı?
Sonunda mektubu açtığımda herkes dört gözle bana bakmaya başlamıştı. Hepimiz bu kâğıtta ne yazdığını çok merak ediyorduk.
"Oku artık istersen," dedi Mila daha fazla dayanamayarak.
"Tamam, sakin ol."
Sevgili Efsane 9'lu,
Sınırda buluşalım. Size anlatacaklarımız var. Gurup zamanında gelin, orada sizi bekliyor olacağız.
"Gidelim." Mila herkesten önce olaya dalmıştı.
"Saçmalama," Çiçek ve Mila kendi aralarında küçük bir tartışmaya başlamışken herkese tek tek bakıyordum. Yüz ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla birçok kişi onay vermiyordu.
"Ben emin değilim, yani ne olabilir ki?" Asil konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Sanki benden onay bekliyormuş gibi bir hâli vardı.
"Sen varsan ben de varım. Arkandayım, gidelim." Hava Krallığı'ndan olan bu adam yaklaşık 2 gündür bana böyle sözler söylüyordu. Büyük ihtimalle beni sevdiğini herhangi birinin fark etmediğimi sanıyordu fakat bilmediği şey şuydu ki bunu bütün çadır biliyordu.
Ben yemek yemediğimde bir bahane bulup yemiyor, savaşta geri çekildiğimiz vakit çadıra girmeyip dışarıda dolaştığım zamanlarda o da bir şekilde dışarı çıkıyordu. Beni takip ettiğini biliyordum.
Bu adam beni seviyordu. Ama harbi seviyordu. Bana bakarken gözleri parlıyordu, ona gülümsediğimde heyecanlanıyordu.
"Ben gideceğim, üzgünüm çok meraklı bir kişiliğim var," dedi Olav. Bu çocuk az önce mektubu bile açmak istememişti!
"Ben hâlâ emin değilim," demişti Erim ilk defa konuşmaya katıldığında.
"Ben varım, zaten kaybedecek pek bir şeyimiz yok." Sanat umursamaz bir şekilde konuşsa da aslında umurunda olduğunun farkındaydım.
"Ben gelmem." Çiçek vazgeçmemişti az önce söylediklerinden. İnadı inattı ama biraz da haklıydı.
"Madem herkes geliyor, ben de kabul ediyorum." Sürü psikolojisi, Armi'de olan şey buydu. Çoğunluk ne yaparsa onu yapma isteği vardı bu kızda.
Sonrasında ise ne yaptıysak ikna edebilmiştik gelmek istemeyenleri.
(Çiçek TERKAL) (Şimdiki zaman)
Bütün ekip arkamdaydı ama ben ne yapacağımı bilemiyordum. Aklımın karışıklığından çadırın yerini bile unutmuştum. Ben arkamdakile.ri yönlendiremeyecek kadar beceriksizdim. Bayılacak gibi hissediyordum. Aldığım nefesin bile bana zehir olduğunu biliyordum.
Geçtiğim sokakların hepsi birbirine benziyordu. Sanki buralar kocaman bir denizdi ve ben içinde kayboluyordum. Boğuluyordum yüzmeyi bilmediğim için.
Hava çoktan kararmıştı. Hafiften yüzüme vuran rüzgâr uzun saçlarımı savuruyordu.
Nerede olduğumu bilmiyordum. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Ne yaptığımı ya da ne yapacağımı da bilmiyordum. Ta ki bütün acılarımın şahidi olan o sokağa girene kadar.
Yanlış sokak. Yanlış mahalle. Yanlış insanlar. Yanlış yerdeydim, burası bana cehennemdi. Burası benim cehennemimdi. Bu mahallede koşuşturan çocuklar benim ölümümdü. Koşturup düştüğü için kızlarını öpüp koklayan babalar, benim en büyük kıskançlığımdı. Burası benim hayatımın en tozlu sayfalarıydı.
Durdum. Bütün hayatımın acılarla geçtiği yanlış sokaklardan bir kez daha geçemezdim.
Kulaklarım uğuldadı. "Hareket edecek misin," sözleri arasında bir bağırma sesi duydum. Duyduğum sesin geldiği yöne baktım, yukarıya.
"Kızım, buraya gel güzelim," dedi bir baba küçük kızına. Balkona çıkmış yemek yemesi için sesleniyordu.
Güzelim dedi Çiçek, duydun mu? Kızına dedi hem de.
Duydum. Hayatım boyunca duymadım ama az önce duymuştum. Kalbimdeki bütün ateş yayılıyordu. Kontrolü kaybediyordum. Ben de duymak istiyordum. Birileri beni de güzel kızım, diye sevsin istiyordum.
Olmuyordu.
Güç yavaş yavaş kalbimden kollarıma doğru yayılırken yanlış yaptığımı biliyordum. Ama kıskançlığım, travmalarım ve anılarım beni rahat bırakmıyordu. Gözyaşlarım bile benimle olmak istemiyordu.
Uzun ince parmaklarıma baktığımda yavaş yavaş kırmızı olmaya başladıklarını görüyordum. Ateş geliyordu. Benim kalbim yanıyordu. Bu sıcaklığı kimse fark etmiyordu.
Avuçlarımı hafifçe araladığımda birden ateş yükselmişti. Gözlerimdeki yaşlar yavaş yavaş süzülüyordu ama bir türlü durmuyordum. Benim ve diğerlerinin etrafında alevler yükseliyordu; çocuklar korkuyor, aileler çocuklarını kucaklarına alıyorlardı. Bu bana daha çok zarar veriyordu.
Bütün ekipten haykırışlar yükseliyordu. Duymuyordum. Kulaklarım uyarıları duymuyordu, kulaklarım çocukların çığlıklarını duymuyordu. Benim sadece gözlerim görüyor, kalbim hissediyordu. Kalbim acıyı hissediyordu, gözlerimse çocukluğumu görüyordu. Tozlanmış anıların arasında yürüyen ruhum anıları uyandırıyordu.
BEN SANA ERKEKLERLE KONUŞMAK YASAK DEMEDİM Mİ?
Birçok kemer darbesi ve asla susmayan haykırışlar...
Çık odadan, senin buraya girmen yasak. İçeride erkek var.
Tokatlar ve tekrar eden gözyaşları...
O ELBİSE NE ÖYLE O***PU GİBİ!
Birçok kemer darbesi daha ve bitmek bilmeyen o keskin acı...
"Baba, arkadaşlarım buluşmaya..."
"HAYIR"
Tokatlar, asla bitmeyen çığlıklar, acılar ve gözyaşları...
BİR SAATTEN FAZLA DIŞARIDA GEZMEN YASAK! SEN İKİ SAATTİR EVDE YOKSUN!
Tokatlar, bağırışlar, sopa darbeleri... Durmadı. Asla.
Bazı sesler duyuyordum. Kimin olduğunu anlayamıyordum. Birileri bana dokunuyordu. Erkeklerden biri...
Alevler yükseldi. Korkuyordum. Korkudan tir tir titriyordum. Elbisem kısaydı, evden uzaktaydım, erkeklerle birlikteydim, arkadaşlarım bile olmayan insanlarla beraberdim, onlar bana dokunuyorlardı.
Babam gelecekti birazdan. Belki hâlâ tenimde hissettiğim o kahverengi kemeriyle dövecekti, belki tokatlar atıp yere yapıştıracaktı, belki de sokakta bulduğu bir sopayla herkesin önünde bana vuracaktı. Bunların hepsini sayısız kez yaşadım. Korktum, ağladım birçok kez ama sesimi kimse duymadı.
Babalık bu değildi. Herkes ebeveyn olmamalıydı. İnsanlık bu değildi; yürüyen, nefes alan, konuşabilen her canlı insan olmamalıydı.
"Çiçek" Armi denen kızın çekingen, utangaç sesi.
"Lütfen dur" Aynı Ayaz gibi, Hava Krallığı'ndan olan çocuğun sesiydi. Ağlıyor gibiydi. Onu da korkutuyordum.
"Yeter artık! Çiçek, neler yaptığına bak." Asil olmalıydı bu ince sese sahip olan kızın adı. Üflesen uçardı sanki.
"Kıza hiçbiri işlemiyor uğraşmayı bırakın." Sanat'ın sesiydi kulaklarımda çınlayan. İlk defa o anlamıştı bana olan haykırışların boşa olduğunu.
"Çiçek..." Kalın bir ses kulaklarıma ulaştı. Bu ses beni anılardan, dayaklardan ve travmalardan; hepsinden uzaklaştırdı. Erim'in sesiydi beni gerçekliğe getiren.
Gözlerimi tekrardan açar açmaz ellerime baktım. Etrafa göz gezdirdim. Bütün bunları ben mi yapmıştım? Uyanan anılarımın yanında sandığımdan daha fazla vakit geçirmiştim. Yine de alevler aşırı fazla ilerlememişti.
"Lütfen buradan gidelim." Yaşlar gözlerimden akmaya devam ederken yavaş yavaş onlara doğru dönüyordum. Birden, bana sarılan birini hissettim. Kalın kolları belimdeki boşlukları doldururken aramızdaki boy farkı nedeniyle ayaklarım yerden kesilmişti. Kahverengi saçlarını boynumla omuzlarım arasında hissettiğimde kollarımı yavaşça boynuna doladım.
Gözlerimi yavaşça kapattım ve başımı ona, Erim'e, doğru yasladım. Karanlığı görmeden önce fark ettiğim son şey Sanat da dâhil olmak üzere bazılarının bize göz devirdiğiydi.
**
Yaklaşık 5 dakika böyle kalmıştık. Sıkılmıyorduk. Farkındaydık, böyleyken mutluyduk.
Erkek, ben bir erkeğe sarılıyordum. Ben bir erkeğe başımı yaslıyordum. Henüz tanımadığım, kim olduğunu bilmediğim bir erkek benim ayaklarımı yerden kesmiş boynumu kokluyordu. 5 dakikadır böyleydik. Ben 5 dakikalığına kendimi bir ERKEĞE teslim etmiştim.
Kaç, Çiçek. Baban görmeden kaç. Seni babana şikâyet eden komşuların seni görmeden kaç. Babana gaz veren babaannen gelmeden kaç.
İç sesime uymak istedim. Kafamı kaldırdım, Erim'in kollarını kendimden çektim ve koştum. Koşabildiğim yere kadar koştum.
Ayaklarım yoruldu, durmadım. Nefesim kesildi, durmadım. İç sesim 'artık yeter' dedi, durmadım. Beni durduran şey küçücük bir çocuktu. Gözleri kızarmış, yanakları ağladığı için ıpıslak, burnu kıpkırmızı, küçücük bir kız çocuğu; o durdurmuştu beni.
Bana bakan çipil çipil gözleri acı ile doluydu. Bembeyaz tişörtü kanla kaplanmıştı. Parlak kahverengi saçları rüzgârla beraber dalgalanıyordu.
"Merhaba minik, neden ağlıyorsun?" Yine dayanamamış ve merhamet etmiştim. Kendimden başka kimseyi umursamamaya yemin etmiştim ama bir türlü tutamıyordum bu yemini.
"Annem ve babam, savaşmak için sınıra gittiler," dedi ama devamını getiremedi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı çocuk. Kalbimde bir yerlere dokundu sanki.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Kendimden vazgeçişimdi bu. Acılarımın hatırını kırışımdı bu. Çocukluğumu kalbinden vuruşumdu bu. Bir kez daha bozdum yeminimi. Bir kez daha vazgeçtim küçüklüğümden. Bir kez daha öldürdüm onu.
Kollarımı açtım çocukluğa. Acıya açtım. Gözyaşlarıyla beraber ilerledi bana küçük çocuk. Öfke ve acıyla bakan gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etti. Yavaş yavaş bana doğru yürüdü. Savsakladı biraz ama durmadı.
Yanıma yetiştiğinde başını hafifçe eğdi ve kollarını boynuma doğru kaldırdı. Belinden tutup onu kendime çekince sıkı sıkı boynuma sarıldı. Yorulmuştu, küçücük bedeni yorgunluğun etkisiyle bana doğru düşmüştü.
"Minik çocuk?" Ses gelmiyordu bir türlü. Kolları iki yanına düştüğünde çocuğun bayıldığını anladım. Küçük bedenini kucağıma alarak ayağa kalkmıştım. Yüzünün kenarlarını incelediğimde yorgunluğunun sebebini anlamıştım. Sinirlenmişti, kendini tutamayıp gücünü kullanmış ve asla durmamıştı. Yüzünün kenarlarında beliren birkaç damardan anlamıştım.
"Çiçek?" Erim'in sesini duyduğumda çocuğun yüzünü incelemeyi bıraktım. İçimde tekrar beliren korku yüzünden kaçma isteği kendini göstermişti.
Güçlü ol kızım. Karşısında dimdik dur. Baban yok. Sana kimse kızamayacak. Korkma güzelim!
Kucağımdaki çocukla beraber arkama döndüğümde karşılaştığım kişi kesinlikle beklediğim kişi değildi. Daha çok bana acıyan veya belki de sinirli olan birini beklerdim. Ama şu an karşımda bana bakan kişi gülümsüyordu. Gözleri gururla bakıyordu bana.
İçimde bir şeyleri uyandırdığının farkında gibi bakıyordu. Ama şu an daha çok sevgiyi uyandırmış gibi hissediyordum.
İyi değilsin sen.
"İyi misin? Solgun görünüyorsun?" Yanıma adımlıyordu, kuş ürküp uçacakmış da sanki onu ürkütmemek için yavaş yavaş geliyordu. Beni kuşu gibi görüyordu. Ürkek değildim, en azından olmak istemiyordum ama yine de onun kuşuydum.
"Niye? İyi mi olmalıyım,"diyerek gülümsedim ve devam ettim: biz de kötü olalım. Olmaz mı?
"Kötü olmanın bir önemi yok, bana sen lazımsın." Yanıma daha da yaklaşırken yeni fark etmiş gibi kucağımda taşıdığım çocuğa baktı.
"Bu çocuk kim? Ve neden baygın?"
"Yolda anlatırım, gel çadıra gidelim."
**
(Ahenk ASIR)
"Yani ben tam anlamadım? Ne yapmamız gerektiğini bilmiyor musunuz?" Ayaz birbirine girmiş olayı anlamaya çalışıyordu.
Her şey çok karmaşık geliyordu. Bizim önemli insanlar olduğumuzu söylüyorlardı. Savaşı bitirebileceğimize inanıyorlardı ama nasıl yapılacağını bilmiyorlardı.
Ya yalansa?
Ya yalansa? Ya bizi aptal yerine koyuyorlarsa?
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bütün gerçeklikten uzaklaştım. Bulutların üzerinde gibi hissettim. Bir tüy kadar hafif ve aynı zamanda demir kadar ağır hissediyordum. Yüzüme vuran hafif rüzgâr saçlarımı dağıtıyordu.
Gözlerimi açtım, artık buradaydım. Kendim gibi hissediyordum. Ayaklarım yere sağlam basıyordu.
"Bakın, size şöyle anlatayım. Krallığın büyükleri konuşurken isimlerinizi duyduk. Sizi biraz araştırınca nerede kaldığınızı öğrendik. Ama bildiklerimiz sınırlı. Duyabildiklerimiz sadece şunlar:
-Mila, Çiçek, Erim, Armi, Olav, Ayaz, Sanat, Asil ve Ahenk. Kişiler bunlar.
+Ne yani, bunlar savaşı bitirebilecek olanlar mı? Sadece 9 kişi olabileceklerini tahmin etmemiştim.
-Bunların sonsuz barışı sağlayabileceklerini öğrenmemeleri gerekiyor.
+Haklısın, yasakları çiğnemeselerdi savaş olmazdı.
Bizim duyduklarımız bu kadar." Bize karşılık veren kişi aralarında tek kız olandı. Kaşları çatılmış, daha çok ne yapacağını düşünüyor gibiydi.
Ayaklarıma doğru baktım. Oyalanmak istedim biraz. Sonra etrafı incelemeye başladım. Yeşilliklere baktım. Kafamı çevirdim, gözlerim Mila'yı buldu.
Huzursuz gibiydi. Az önce gülümseyen suratı şimdi asılmıştı. Gözleri korkuyla bakıyordu biraz. Düşünceli bir hâli vardı. Bu kızı tanıştığımızdan beri (3 gün) ne zaman görsem düşünceliydi. Hep bir şeyler düşünüyordu. İki gecedir kâbuslar görerek uyanıyordu. Onu sakinleştiren kişi her zaman Çiçek'ti.
Ona bakmayı bırakıp yanına gitmeye karar verdim. Beni fark edemeyecek kadar dalgındı. Yanına hızlı adımlarla erişmiştim. Koluna hafifçe dokunduğumu hissetmemişti.
"Mila, iyi misin?" Alçak bir sesle seslenerek beni duymasını sağlamıştım.
"Evet, iyiyim." Basit bir cevapla beni geçiştirebileceğini sanıyordu ama hayır, yanılmıştı.
Kollarımı bağlayıp hemen arkasından ona bakmaya devam ediyordum. Ayağımla hafifçe ritim tuttuğumu görmüştü. Aldırmamıştı büyük ihtimalle ama doğruyu söyleyene kadar peşini bırakmayacaktım.
"İyi değilim. Lanetli gibi hissediyorum sanki bizde bir şey var gibi. Ya da bende... Bilemiyorum. Ama korkuyorum. Her şey o kadar karışık ki barışı sağlayalı derken beceremeyeceğiz gibi hissediyorum."
"İnanamazsan başaramazsın güzel kız. Biz burada başarmak için varız." Karşı taraftaki kız gülümseyerek Mila'ya bakıyordu. Tatlı gülüşü buradaki herkese bir virüs gibi yayılmıştı.
Bir anlığına göz göze geldik kızla. Ela gözleri ara ara değişiyor gibiydi. Gözleri gözlerime kenetlenmişken gülümsemesi durmamıştı.
Mutlu muydu değil miydi, bilmiyordum. Ancak gülüşlerinin kıyısından huzur akıyor gibiydi. Sıkılmadan gülmeye devam ediyordu, bazen kalın, kiraz rengi dudakları yorulup normal hâline dönüyordu.
Ela gözleri sürekli parlıyor gibi duruyordu ve gözlerinin üstündeki kirpikleri doğal hâliyle bile gayet uzundu. Hokka burnunun ucu kıpkırmızıydı. Kırmızı yanaklarının üzerinde çilleri bulunuyordu.
Fiziği, anlatamayacağım kadar güzeldi. Üzerindeki beyaz, çiçekli elbisesini çok güzel taşıyordu bedeni. Elbise, askılıydı ve kızın bacaklarını büyük ölçüde açıkta bırakıyordu.
Gözlerim tekrardan daha yukarılara, saçlarına, çıktı. Kazınmış sapsarı saçlarına baktım. Bakmaya devam ettim, ona kesinlikle çok yakışan bir saç stiliydi.
"Birbirinizi incelemeyi bırakacak mısınız?" Ayaz artık bıkmış gibi söylendiğinde saate baktım. Burada fazla vakit geçirmemiştik oysa. Yani kızı o kadar da uzun süredir incelemiyordum.
"Yani kusura bakmayın ama birbirinizi yaklaşık 5 dakikadır kesiyorsunuz." Arif de destek verince ona bir bakış atıp gözlerimi devirmiştim.
"Neyse artık gitmemiz gerekiyor. Hava kararıyor. Gece buralarda bir sürü hayvan dolaşıyor ve yem olmak istemeyiz." İsminin Deni olduğunu öğrendiğim ve muhtemelen siyahî olan adam 'artık gitmeliyiz' diyerek bizi kışkışlıyordu.
"Görüşürüz o zaman," dedi Mila.
"Görüşeceğiz," dedi Arif ve göz kırptı Mila'ya.
**
Evet, sonundaa
Yorumlarınız bu kısma,
Bu kitabı kesin okusun dediğiniz arkadaşlar bu kısma gelsin.
Gerçekten kendimi çok aştığım ve içinde hissettiğim bir bölümdü... Sizlere de hissettirebilmişimdir umarım.
Bundan sonra sizler benim kelebeklerimsiniz.
Ama birkaç günlük, bir aylık olanlardan değil. Bir ömürlük hatta sonsuzluk kelebeklerimsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşürüz sonsuzluk kelebeklerim. Kitap ile ilgili paylaşımlar için
İg: barisin_9_masumu
Hepinize iyi günler dilerim!