İçeriğe geç

Bana Sevmeyi Anlat

Bölüm 1 · 22 dk okuma

Bana Sevmeyi Anlat

Bölüm 1

Uzun Zaman Sonra - 1. Bölüm

Buraya hikaye atma konusunda oldukça acemiyim, hatalarım var farkındayım ve bunları düzeltmeye çalışacağım. Umuyorum ki ilerleyen zamanlarda daha iyi bölğmlerle karşınızda olacağım, bu bölüm biraz aceleye geldi maalesef... (Satır arası boşluklar yazıyı buraya aldığımda siliniyor resmen, sanki dümdüz yazılmış gibi oluyor, nedenini anlamadım ama bu sorunu çözmeye çalışacağım, maalesef ki bu bölüm çok dümdüz gibi oldu)

Defne'den Günün ilk ışıklarıyla açmıştım gözlerimi. Camdan süzülen güneş, içeriyi tatlı bir sıcaklıkla doldurmuştu. Burnuma sinen mis gibi taze ekmek kokusu, yatağın yumuşaklığını anında unutturup beni ayağa fırlatmaya yetti. Annemin sesiyle adeta ışınlandım, "Defne, hadi kızım geç kalacaksın!" Evet, 25 yaşında hala aileyle yaşamanın toz pembe, mis kokulu kısmıydı buralar. Mutfağa girdiğimde, balkonun serin esintisiyle bezenmiş kahvaltı masası beni karşıladı. Önce çayları koyan annemi, sonra da çoktan gazetesine gömülmüş babamı öptüm. İçimden gelen neşeyle, "Günaydın Aydın ailesi, gününüz aydın olsun!" dedim. Keyfim yerindeydi bu sabah. "Senin de kızım, ama biraz daha geç kalırsan hiç aydın olacağa benzemiyor," dedi babam, gazetesinin üstünden, göz ucuyla baktığı saate çevirmeden başını. "Niye ki?" derken ağzıma attığım ekmekle beraber saate baktım ben de. 8.40'tı. BİR SANİYE, NE DEMEK 8.40? ÇOK GEÇ KALMIŞTIM !"Hiyyy, saat kaç olmuş! Eren çiğ çiğ yiyecek beni, niye uyandırmadınız ki?" diye fırladım masadan. Babam gülerek, "Annen 3 kez geldi yanına ama kaldıramadı bir türlü. Bir gün şu Eren'i çağırayım da bakalım nasıl kalkıyorsun," dedi. Onun da keyfi yerindeydi anlaşılan. Bu sırada ben bir yandan da ağzıma yiyecek bir şeyler sokuşturuyordum. "Kızım, boğulacaksın! Sen git üstünü giyin, ben sana sandviç hazırladım çoktan," dedi annem. "Aslan annem benim!" diyerek çıktım mutfaktan. Hızla formalarımı giydim ve saçımı topladım. Benim kırk yıllık topuzuma şimdi yeni bir isim bile bulmuşlardı. Ahh ahh, büyüyor muydum yoksa yaşlanıyor muydum, emin değildim... Lojmanlar karargahın içindeydi, bizim evimiz de lojmanların hemen yan tarafındaydı. Karargaha gitmem 2 dakikamı almıyordu. Sandviçimi yiyerek yürürken, karargaha peş peşe giren 3 araba dikkatimi çekti. Tümgeneral Orhan komutan gelmişti. Saatime baktığımda 8.56'ydı. Adımlarımı hızlandırarak karargahın eski taş merdivenlerini çıktım. Tanıdığım yüzlerle selamlaşarak bizim timin yanına gittim. Eren çoktan hepsini dizmişti sıraya. Ben de hemen kapının yan tarafındaki Mustafa'nın yanına geçtim. "Asteğmen Aydın, günaydın," dedi gür bir ses. Eren'in sesiydi. "Emredin komutanım." "Saat kaç?" dedi kendisinden emin bir şekilde, bana dönmüştü. Psikolojik baskı uyguluyordu resmen, bakışlarında hiçbir tereddüt yoktu. Kol saatime baktım. "8.59 komutanım." "Her gün bir şekilde yırtıyorsun Aydın, helal olsun," dedi. Sinirle mi söylemişti, şakayla mı, inanın bilmiyorum. Eren diğerleriyle uğraşırken ben soluklanıyordum. Koca merdiveni 1 dakika 30 saniyede çıkmıştım. Her gün kendi kişisel rekorumu kırıyordum. Ali içeriye girdiğinde hepimiz hazırola geçtik. "Rahat, günaydın." "Sağ ol." "Olcay timi 5 subayıyla emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım," dedi Eren. "Tamamdır, şimdilik boşuz. Yeni üsteğmenimiz bugün gelecekti, haber var mı?" dedi Ali. "Yok, Kemal baba da bir şey söylemedi daha," dedi Eren. "İyi, gelir elbet. Şu çaycıya söyleyin de birer çay içelim," dedi yerine otururken. "Hemen de iş kitliyorsun ya helal olsun sana," dedi Eren.Bizim tim böyleydi. Bazı kuralları vardı, onun dışında ast-üst ilişkimiz yoktu. Mesela her sabah 9'da toplanmak gibi. Sadece karargah sınırları içerisinde "komutanım" derdik, o da zorunlu yerlerde. Beraber 5. yılımızdı, artık kardeş gibiydik. Yeri gelir beraber güler, yeri gelir beraber ağlardık. Annem anneleri, babam babalarıydı, onların anne babası da benim anne-babam sayılırdı. Allah zeval vermesindi, birimize bir şey olacak diye hep çok korkardık. Bir de Kemal Albayımız vardı, namı diğer Kemal baba. Bizi kendi evladı gibi görürdü. Yüzümüz asık olsa kalbi titrerdi ama hepimizi çok güzel hizaya getirirdi, yeri gelir tokat da atardı, tam bir baba olmuştu bize. Timdeki herkesi özel olarak kendisi seçmişti, uzun bir araştırma süreci olduğu çok belliydi. Kendi çocuğu yoktu, eşi Aysel Hanım da bizi çok severdi, bazı akşamlar topluca yemeğe çağırırdı bizi. Anlayacağınız üzere timin tek kızıydım ben, yeni üsteğmenimiz gelene kadar tabii. Bu sırada çaylarımız gelmişti. Tayfun sırayla dağıttı. "Al bakalım Defne, senin karanfilli çayın. Bu Eren'imin orta demli çayı. Bu Cihan abimin tam demi. Al bakalım bahtsız Mustafa'm, tavşan kanın. Ha bu da Ali beyim senin, afiyet olsun." Tayfun bir ara kendini dizilere çok kaptırdığı için dizideki şehzade Mustafa'yla bizim Mustafa'yı çok benzetti, o yüzden hep ona bahtsız Mustafa deyip duruyordu. Mustafa da başta kızsa da alışmıştı artık. "Osman sen niye içmiyorsun?" dedi Eren. "Hiç sormayın ya, Sevil tutturdu yine yok bilmem bir şey çayı şu çayı bu çayı, sağlıklı yaşama geçtik biz yine." Hepimiz gülerek karşılık verdik. Her hafta yeni bir konsept sunuyordu Sevil. Bu sefer termosta adaçayı vardı. Termosun kapağı açıldığında mis gibi kokusu geldi burnuma. Tabii Osman yüzünü buruşturarak içiyordu, görseniz sanki zehir içiyor. "Ohhh," diyerek bir yudum aldı Eren çayından. Çay onun için olsa da olur olmasa da olur bir şeydi ama şu an sırf nispet yapmak için 40 yıllık içici gibi davranıyordu. "Eren, bak tersime geliyorsun hatırlatırım abicim." "Tamam tamam, ağlama hemen, akşam cama çık ben sana gizlice 'termosla' getiririm tavşan kanı bir çay," dedi gülerek. Osman'ın ters bakışları onu daha da güldürüyordu. Kapıda Kemal babanın durduğunu ilk gören Mustafa'ydı, o ayağa kalkınca hepimiz otomatik olarak kalkıp hazırola geçtik. "Rahat olun, keyfiniz yerinde bu sabah." "Allah'a şükür iyiyiz babam, sen nasılsın?" dedi Mustafa. "İyiyim, iyiyim. Üsteğmen yoldaymış, verdikleri koordinata göre yarım saate burada olur." "Peki adı sanı neymiş bu gelen Üsteğmenin, tanırız belki babam." "Gelince tanışırsınız, sabredin bir şey olmaz," dedi ve gitti... Ağzından laf almak imkansızdı, eski istihbaratçı olmasının etkisi tam da burada devreye giriyordu. Biz kendi halimizde takılırken neredeyse 1 saat geçmişti, gelen giden yoktu. "Seni bir heyecan bastı sanki Defne, bilmesem üsteğmeni tanıyorsun diyeceğim," dedi Cihan. "E tanımıyorum da tanışırız yani ne olacak. Timdeki kadın nüfusu artıyor daha ne olsun, kaç yıldır yırtındım şurada." "Başın göğe erdi mi bari?" dedi Cihan hafif gülerek. "Erdi tabi," dedim hemen. Yaklaşık 3 saat geçmiş, öğlen olmuştu ve hala haber yoktu. Endişelenmeye başlıyorduk. Ali de dönüp durmaya başlamıştı, stresli anlarda yerinde duramazdı. "Kemal babanın da haberi yok ki, nasıl iş bu anlamadım," dedi. "Ohoooo şimdiden geç kalıyorsa, Defne bak sana rakip geldi, geçti bile seni," diyerek ortamı rahatlatmaya çalışıyordu Eren. "Ben bile bu kadar geç kalmıyorum, hakkımı yemeyin şimdi," dedim. Şakaya vuruyorduk çünkü endişelenmek istemiyorduk. Yanımıza bir astsubay geldi, harekat merkezinde görevliydi, selam verdi önce. "Komutanım, gelmekte olan üsteğmenimizin aracı saldırıya uğramış, bilgi daha yeni ulaştı elimize, bölgede sinyal kesiciler olduğu için haber verememişler. Kemal Albayım hepinizi ana merkeze bekliyor," dedi bir çırpıda. 81 ili tek nefeste sayan adamla yarışırlardı ama şu an konumuz bu değildi. Hızla ana merkeze geldik, Kemal baba oradaydı. "Koordinatları alın, hemen çıkıyorsunuz, gelen istihbarata göre bölgede yoğun silah sesleri duyulmuş. Allah yardımcınız olsun." "Emredersiniz komutanım." Tim yola çıktı. Ben her zamanki gibi ana merkezdeydim, sahaya çok çıkmazdım. Buradan onların gözü kulağı olurdum. ~Ali'den~ Yola çıktığımızda içimde tarif edemediğim bir his vardı, sanki ilk kez sahaya çıkıyor gibiydim. Neler oluyordu bana? Karargahın duvarları ardında bile durmak zordu, içimde bir fırtına kopuyordu. Nilüfer'in geleceği günün böyle başlayacağını kim tahmin edebilirdi ki? Beş yıl sonra... Beş yıl sonra onun adını yeniden duymak, üstelik bu şekilde... Kalbime inen bir yumruk gibiydi. Gittiğimizde kim bilir ne halde bulacaktık onu, kalbi ağzında tabiri tam olarak şu an ki durumumu tarif ediyordu.... Time girecek herkesin dosyası bana önceden gelirdi, bu üsteğmeninki de gelmişti ama Kemal baba ismi söylemeyince bana da söylemek düşmezdi. Gözümün önünden onun o cesur, kararlı bakışları geçti. Üsteğmen Nilüfer Melek Kara. İyi eğitimli bir askerdi, iyi olmasa Kemal baba ta Rusya'dan asker getirtmezdi. Harp okulunu birincilikle bitirmişti, tek dalda uzmanlaşmak yerine birkaç dalda uzmanlık yapmıştı. Yani hem adamı alnının ortasından vurabilecek kadar iyi bir keskin nişancı hem de kendi yarasını dikebilecek kadar tıp bilgisi vardı. Çok karışık olmayan bomba düzeneklerini de imha edebildiği beraberinde gelen bilgilerdendi. Bir dönem istihbaratta Kemal babayla çalışmış, Kemal baba ta o zaman getirtmek istemiş ama nasip olmamış. Belki de şimdi karşılaşmamız hayırlı olandı... Ya da benim için yeni bir kabusun başlangıcı... Ben beynimi susturabildiğimde neredeyse gelmiştik. Aracımız, tozlu ve engebeli arazi yolunda durdu. Indimizde, kuru otların ve taşların arasına gizlenerek bir süre uzaktan etrafı inceleyecektik. Hava ağırdı, kuş sesleri bile kesilmişti. Hiçbir hareketlilik yoktu, sanki dünya nefesini tutmuştu. Tüfeğin dürbünüyle baktığımızda ancak görebilmiştik leşleri. Daha siperlerinden çıkmadan vurulmuşlardı, kanları kuruyan toprağa karışmıştı. Araca isabet eden kurşun sayısı da fazlaydı, metalin yamulduğu yerler güneşin altında parlıyordu. Bu araçtan çıkabilmek yürek isterdi..."Ali, aracın içerisinde direksiyonda ve yan koltukta birer yaralımız var, şehit olmuş olma ihtimalleri yüksek," dedi Cihan, sesi boğuk çıkıyordu. "Üsteğmen nerede?" dedim, ben de bir yandan bakıyordum ama görünmüyordu. Adamların arasında gezdirdim dürbünümü, nerden baksan 60 tane leş vardı, 60'a karşı 3, hatta neredeyse 1. Alıp götürmüşler miydi acaba? İçimi bir korku kapladı. Telsizden Defne'nin sesini duyduğumuzda sinyal kesicilerin devre dışı bırakıldığını anlamıştık. Sesindeki endişe bile bu mesafeden hissediliyordu. "Olcay, duyuyor musunuz?" dedi. "Evet, üsteğmen görünürde yok," dedim, sesimin titrememesi için zorlandım. "Aracın bulunduğu yerin kuzeybatısına doğru 3 kilometre ilerleyin, eski beyaz bir ev çıkacak karşınıza, üsteğmen oradaymış," dedi Defne, sesi bir nebze rahatlamıştı. Yola çıktık, kısa sürede beyaz evi gördük. Yıpranmış, bakımsız bir yapıydı, duvarları çatlaklar içindeydi. Sessizce evin çevresini sardık ama bu daha da tehlikeliydi. İçerideki kadın korkup saklanmamıştı, bizi de vurabilirdi ki vurursa bacağımıza sıkacağını hiç sanmıyordum, bu en iyi ihtimaldi... Eren, Mustafa ve ben evin etrafındaydık, Osman ve Cihan da arabaya bakmaya gitmişlerdi. "Ali komutanım, eve gelenler varmış siz misiniz?" dedi Defne. "Evet, biziz." "Tamam, içerisi temiz girebilirsiniz," demesiyle kapıyı ayağımla ileriye ittim. Çürümüş ahşabın gıcırtısı içeride yankılandı. İki göz bir evdi, toz ve küf kokusu vardı. "Komutanım biz geldik, artık çıkabilirsiniz," diye seslendi Eren. Tam o anda kesik kesik bir nefes alma sesi duydum, hemen ardından da silahın yere bırakılış sesi dolrudrdu odayı. Sanki biri boğazını sıkıyor gibiydi. Kanepenin arka kısmına doğru ilerledim, silahın ucu görünüyordu. Biraz daha ilerlediğimde yerde yatan üsteğmeni gördüm. Yüzü bembeyazdı, göğsü zorlukla inip kalkıyordu. Silahımı hemen boynuma asıp yanına çömeldim. Her yer kan olmuştu, o kadar çok kan vardı ki neresinden yaralandığını anlamam biraz uzun sürmüştü. Göğsünden ve karnından kan sızıyordu. Bunca zaman sonra onu gördüğüm ilk an böyle olmamalıydı... Kalbim sıkışıyordu, içimde tanıdık bir acı yükseliyordu. Yüzüne bakamıyordum bile... "Eren, Defne'ye söyle hemen hastaneye haber versin, yaralımız var. Durumu kötü, çok kan kaybetmiş. Tahminim 2 kurşun var," dedim, sesim çatlamıştı. "Defne duydun değil mi?" dedi Eren. "Duydum, hemen hazırlatıyorum hastaneyi, trafik şubeye de haber veriliyor, yolları açsınlar. Diğer iki subayın durumu nasıl?" Cihan ve Osman onların yanındaydı. "Başımız sağ olsun, 2 şehidimiz var," dedi Osman, sesi kısıktı. "Allah rahmet eylesin," dedik sırayla. Ben bu esnada üsteğmenin nabzını kontrol ediyordum. Vardı çok şükür ama zayıflamaya başlıyordu. Hemen gitmesi lazımdı buradan. "Dayan, iyileşeceksin..." diye fısıldadım kulağına, sesi o kadar kısık çıkmıştı ki kendi bile duymadı belki. Ağzını aralamıştı, bir şey söyleyecek gibiydi ama mecali yoktu anlaşılan. Az önce yere düşen silahı sımsıkı tutan eli de gevşemişti iyice. Gözlerini zar zor araladığında, boşlukta beni arayan bir bakış yakaladım. O anın ağırlığı tüm odayı kaplamıştı. Kadının yaralarının üstüne tampon yaptım, bu şartlarda ne kadar olursa o kadar iyiydi. Kucağıma alıp çıktım. Kısa bir anlığına gözüme küçücük gelmişti, gerçi bu benim ayılığımdan da olabilirdi pek ala, boyum 1.99'du, spor da yapıyordum, küçücük gözükmesi normal diye düşündüm. Şimdiye kadar en kısamız Defne'ydi ki o bile 175'in üstündeydi, Nilüfer tahminimce ondan bir tık daha uzundu. Ama bu an, omuzlarımda taşıdığım bedenin ağırlığından çok, içimdeki yükle ilgiliydi. Şehitlerimiz araca alınmıştı, Osman aracı kullanıyordu, Cihan, Mustafa ve Eren karşımdaydı, Nilüfer'i de benim bulunduğum taraftaki koltukların üzerine yatırmıştık. Şehre girdiğimizde tüm yollar açılmıştı, siren sesleri uzaklardan duyuluyordu, direkt hastaneye gidecektik. Son 5 dakikalık yolda bir şeyler ters gitmeye başladı. Nilüfer titriyordu, ateşi çok yükselmişti. "Çok yüksek, ne yapacağız?" diyebildim, sesimde panik vardı. "Osman hızlan abicim, hızlan," dedi Cihan. "Bu melet bu kadar gidiyor, koca Armayla gidersek böyle olur, binecektik 4x4'lere şimdiye 3 kere gidip gelmiştik," diye söylenmeye başladı. Elinden geleni yapıyordu o da sonuçta. Nihayet hastaneye vardığımızda, sirenlerin yankılandığı acil girişine hızla yöneldik. Onu hemen kucağıma alıp gelen sedyenin üstüne bıraktım. Beyaz bir çarşafla örtülü, cansız bedeniyle sedyeye uzandığında içimden bir şeyler koptu. Aldılar, götürdüler. Allah yardım etsindi... Daha yeni bulmuşken, tekrar kaybetmek en son istediğim şey olurdu... Beyaz teni bembeyazdı, solgundu, normalde solgun değildi ama çok kan kaybetmişti, illaki bir etkisi olacaktı. "Ali, üsteğmenin ailesine haber vermek lazım, ameliyatın bitmesini beklesek mi?" dedi Eren. "Bir araştırsınlar ailesini, yakındalarsa haber verin gelsinler, uzaktalarsa da... Offf... Bilmiyorum, Kemal babaya sorun," dedim, alnımı ovuşturarak. "Sen iyi misin, bir betin benzin atmış," dedi Mustafa. "Kızı görmedin mi, 2 kurşun yarası gördüm ben, belki daha çok, daha adım atar atmaz başına gelene bak," dedim, sesimdeki öfke gizlenemiyordu. "Abicim biz geldiğimizde de davul-zurnayla karşılanmadık sonuçta, evet çok kötü oldu ama bunların olacağını bilerek yola çıkmıştı," dedi Cihan, beni sakinleştirmeye çalışıyordu. "Onun bugün o saatte oradan geçeceğini bir bizim tim bir de ana merkezdeki 3 subay biliyordu..." Sesim kısıktı, içimdeki şüphe bir anda dilime dökülmüştü. "Ali'm, yapma. O şüphe 1 kere içine düştüyse doğrudur. Ne yapacaksın ya?" dedi Eren, yüzünde ciddi bir ifade vardı. "Kemal baba gelir birazdan, ona soralım bir de." Eren başıyla onayladı. Bu sırada yanımıza Osman ve Cihan geldi, elinde bir telefon vardı, delil torbasına konulmuş... "Nilüfer üsteğmenin telefonu, inceledim biraz, en son dün bu saatlerde Kemal babayla konuşmuş, rehberindekiler çalışma arkadaşları gibi daha çok, ailevi yakınlığı olan kimse gözüme çarpmadı," dedi Osman. "Anne-babası?" Dedi Eren. Defne geldi bu sırada yanımıza, yüzünde endişeli bir ifade vardı. "Ben araştırdım biraz, anne babasıyla ilgili bilgileri yok, vefat etmiş olabilirler," dedi, bunu söylerken sesi acıyor gibiydi. Benim ağzımdan çıksa normal karşılanırdı da, onun bu kadar hassas davranması hoşuma gitmemişti. Ailesiyle ilgili bende hiçbir bilgi bulamamıştım, çok az bahsederdi zaten... İçimdeki burukluk büyüdü. "E şimdi Allah göstermesin bu kızcağız ölse kime teslim edeceğiz?" dedi Mustafa. "Boş o kısım," diyebildim. Nilüferin kimsesi yoktu da denilebilirdi, ailesi biz olacaktık, olurduk... O boşluk, içimi kemiriyordu. Biz beklerken doktor çıktı içeriden. "Siz sanırım yakınlarısınız?" dedi, kapının yanında bekleyip çıktığında ayağa fırlamıştık, tespit gibi tespitti valla... "Evet nasıl durumu?" dedim derin bir nefes alarak, nefesim boğazımda düğümlenmişti. "Hayati tehlike devam ediyor, 2 kurşun vardı, birini çıkarttık, karın boşluğuna gelmiş..." "Diğeri?" "Diğeri ise göğüs kafesi kemiklerinin arasına sıkışmış, ciğeri ne kadar etkiliyor bilmiyoruz, şu an onu çıkartmak tehlikeli, hasta kaldıramaz. Bir süre hastayı takip edeceğiz, yakın zamanda tekrar ameliyat olması gerekecek. Önceki yaralarına bakılırsa bünyesi oldukça sağlammış, bunu da atlatacağına inancım tam. Yoğun bakıma alınacak şimdi, bir süre oksijen desteği alması lazım. Geçmiş olsun." "Sağ olun," dedik bir ağızdan. Yüreğime su serpilmişti ama tam olarak rahatlayamamıştım. "Bu kız şimdi içinde kurşunla mı yaşayacak?" dedi Mustafa. "Bir süre öyle dedi valla. Ama çok fazla beklemezler bence," diye karşılık verdi Defne. Bu sırada arkadan Gülçin teyzenin sesi duyuldu, hızla yanımıza geldi, burada ne işi vardı hiçbir fikrim yoktu. "Kızım, Defne? Kim yaralı, Allah'ım sen koru sen gözet çocuklarımızı..." "Anne? Senin ne işin var burada?" dedi Defne onu kolundan çekerek götürürken. Kısa sürede de katta gözükmez oldular. Gülçin Teyze'nin bu kadar çabuk haberdar olması şaşırtıcıydı, ama onun timle olan güçlü bağı, onun her zaman yanımızda olmasını açıklıyordu. Bir süre sonra da Nilüfer'i çıkarttılar sedyeyle, maske yüzünü kapatıyordu resmen, o kadar cansız duruyordu ki makineler olmasa inanmazdım yaşadığına. Onu yoğun bakıma doğru taşırken "Asaf" diye sayıklamıştı. Asaf mı? Asaf kardeşiydi, ama yaklaşık 5 yıl önce bir kazada hayatını kaybetmişti. Bu sonraki konuydu, şimdi önceliğimiz onun iyileşmesiydi... O ismin dudaklarından dökülmesi, geçmişin gölgelerini üzerime düşürdü. Yoğun bakımın önüne geldiğimizde Kemal baba da yanımıza geldi, camdan bir süre üsteğmene baktı, derin bir nefes alıp bize döndü. Timdeki kimse, hatta Kemal baba bile Nilüferle önceden tanıştığımızı bilmiyordu, yeni bir başlangıç için belki de en iyisi böyleydi... Geçmişin kapısını kapalı tutmak, şimdilik en doğru karardı. "Kimseye haber verdiniz mi?" dedi. "Hayır babam, haber verecek kimseyi bulamadık," dedi Osman. "Tamam, ben hallederim o kısmı, siz bekleyecek misiniz?" "Dönüşümlü duralım dedik, tek bırakmayalım ne olur ne olmaz," dedim, sesimde kararlılık vardı. "Tamam, iyi düşünmüşsünüz, onu da kardeşiniz bilin, bazen fevriliği olur, sert görünür ama çok iyi insandır, şimdiye kadar kimseyi ardında bırakmadı, siz de onu ardınızda bırakmayın." Dedi Kemal baba, gözlerime derin bir anlamla bakarak. Bilmez miydim... Yıllar öncesinden bilirdim onun ne kadar iyi kalpli olduğunu. "Olur mu babam, sen hiç merak etme, gözün arkada kalmasın," dedi Eren. İlk nöbet bendeydi, diğerleri araca geçmişlerdi, hatta Eren muhtemelen uykuya dalmıştı bile. Yoğun bakımın kapısı camdan, içerideki monitörlerin ışığı loş bir aydınlık yaratıyordu. Sandalyeye oturdum, gözlerimi Nilüfer'in solgun yüzünden ayırmadım. Her geçen saniye, onun için endişem katlanıyordu. Sabaha karşı 3'tü saat, uyku tutmuyordu beni, nöbet sırasını Eren'den almıştım, canına minnetti. Koridordaki sessizliği bozan, makinelerden gelen düzenli ve ürkütücü sesti. Ne olduğunu anlayamasam da içim içime sığmıyordu, korkuyordum resmen. İçeriye hemşireler girdi, bir tanesi yanıma geldi. "Gözünüz aydın, hasta uyandı, ama hala yoğun bakımda kalması lazım... Beklediğimizden daha geç uyandı ama neyse ki bir sıkıntı yok," dedi. Sesindeki rahatlama bana da geçmişti. "Ohh, çok şükür, iyi olsun da..." Cama geri döndüğümde kısık gözlerin bana baktığını fark ettim, yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Muhtemelen şu an neler olduğunu çözmeye çalışıyordu... O an, beş yıl sonra ilk kez göz göze gelmiştik. Aramızdaki mesafeye rağmen, o bakışta tanıdık bir parıltı vardı. ~Nilüfer'den~ Bir anda ciğerlerime dolan nefesin batışını hissettim. Tüm hücrelerim acıyordu, sanki içimde bir yangın vardı. Gözlerimi açmam ilk kez bu kadar uzun sürmüştü. Kirpiklerim ağır ağır aralandığında, başımda o an sayamayacağım kadar çok insan vardı ya da ben insanları çift görmeye başlamıştım. Vücudumu hissetmeye başladığımdaysa her bir noktamın ağrıdığını hissettim. Göğsümdeki acı nefesimi kesiyordu, kımıldayamıyordum. Başım çatlamak üzereydi ağrıdan, sanki içimde savaş vardı. Başımdaki insanlar bir bir azaldığındaysa camdan bana bakan birisi olduğunu fark ettim. O... Ali. Tanıdık bir yüz görmek, kısa bir anlığına da olsa güvende hissettirmişti. Eli ayağına dolaşmış gibiydi, en sonunda ne yapacağına karar veremeyip elini sallamıştı. Benim de sanırım karşılık vermem lazımdı. Parmaklarımı oynatmaya çalıştım, elimi kaldıramasam da 3 parmağımı kaldırabilmiştim, bu bile çok zor gelmişti. Vücudumdaki her kas direniyordu. İlaçların etkisinden olsa gerek zaten kısık olan gözlerim daha da kısılıyordu... En son gördüğümse camdan bana bakan adamın "Uyuma!" diyişiydi, sesi sanki uzaklardan geliyordu... ~Cihan'dan~ Nöbeti devralmaya gittiğimde Ali camın önündeydi, elini cama koymuş gözünü ayırmadan içeriye bakıyordu. Geldiğimi fark edince toparlandı, yüzünde yorgun ama bir o kadar da rahatlamış bir ifade vardı. "Ali'm, iyi misin bir şey mi oldu?" dedim yanına geldiğimde. "Uyandı..." dedi, sesi fısıltı gibiydi, derin bir nefes alarak. Üsteğmenin başında hemşireler vardı, kontroller yapılıyordu ama gözleri açık mıydı seçemiyordum. "İyi olacak," dedim, Ali başıyla onayladı. "Hadi git biraz uyu, ben buradayım." dedim. "Birazdan," dedi gözünü ayırmadan. Yanımda getirdiğim çayı ona uzattım, almadı. Biraz etkilenmişti sanırım bu saldırı olayından... Nilüfer'in durumu onu derinden sarsmıştı, gözlerinde tanıdık bir endişe parıltısı vardı.Üsteğmen çok uzun süre uyanık kalamamıştı, ben geldikten yaklaşık 5 dakika sonra yine yummuştu gözlerini... Gün ağarırken Ali anca gitmişti, saat 7'ye gelirken Eren esneye esneye geldi yanıma, onun esnemeleri beni de esnetti. "Ağzın yırtılacak," dedim gülerek. "Hiç uyuyamadım ya, her yerim ağrıyor," dedi. "Nasıl uyuyamadın?" diye karşılık verdim hayretle. "Kaç saattir uyuyorsun ayıp be ayıp." "Abicim şimdi şöyle düşün bir de, ben gece uyansaydım konuşup duracaktım, siz sinirlenecektiniz, ben uyuduysam da sizin için uyudum, siz rahat edin diye," dedi, güldük ikimiz de. Ara ara hemşireler kontrole geliyordu ama bir değişiklik yoktu. 9'a gelirken içeriye koşarak giren hemşireleri gördüm, hemen ikimiz de ayağa fırladık. Camın önüne geldik ama perdeyi kapatmışlardı. Bir süre sonra açtılar. Üsteğmen uyanmıştı, bu sefer daha iyi görünüyordu, gözleri daha net bakıyordu. "Oh beee, uyandı, sonunda çok şükür," dedi Eren. "Aslan gibi kız uyanacak tabi," diyerek karşılık verdim. "Ali'ye haber verelim mi?" dedi Eren, düşündüm biraz. "Uyusun, sabah olurken gitti anca uyumuştur," dedim. Doktor içeriden çıkınca yanımıza geldi. "Nasıl durumu?" dedi Eren hemen. "Daha iyi tabi ama kurşun çok zorluyor." "E alın o zaman," dedi Eren, bazen çok düz mantık düşünüyordu... "Akşam 6 gibi ameliyata alınacak, acil bir durum olmazsa," dedi doktor, biraz daha konuştuktan sonra gitti. Doktordan bir süre sonra Defne ve Gülçin teyze geldi. Gülçin teyze yine duramamış bize bir şeyler hazırlamıştı. Termoslardan taze çay kokusu, poğaçaların mis gibi kokusu etrafı sardı. Hastane koridoru bile bir anlığına ev sıcaklığına büründü. "Oğlum günaydın, nasıl durumu? Allah'ım şifa versin," dedi Gülçin Teyze, gözleri camdaki Nilüfer'i arıyordu. "Daha iyi Gülçin teyze, siz niye geldiniz sabah sabah," dedi Eren. "Ne sabahı oğlum öğlen oldu neredeyse, saat 10. etrafa bakar bir e oğlum aşk olsun, siz bu kızcağızın ailesine haber vermediniz mi? Ahhh ahhh onların da kalbi ağzına gelir şimdi. Zor, çok zor..." Gülçin Teyze'nin sesi şefkatle doluydu, her annenin hissedeceği endişeyi taşıyordu. "Anne, bunları ben sana sonra anlatırım, komutanlarım gelir birazdan hadi ben seni eve bırakayım," diye araya girmeye çalıştı Defne, annesinin fazla konuşmasından çekiniyordu. "Dur kızım, ne evi, daha yeni geldik, hem sen tut bakayım şunları ben bir dua okuyayım," dedi ve camın önüne geçti, yanında getirdiği başörtüsüyle başını kapatıp dua kitabını çıkarttı. Onun bu halini gören hastane personeli bile saygıyla geçiyordu önünden. Defne getirdikleri yiyecekleri açtı, biz hep beraber yemeye başladık. Mustafa ve Osman da gelip bize katıldı. "Ali nerede?" ye sordu Defne.'Harbiden, hiç ortalıkta görünmedi,' dedi Mustafa. "Bizim araçta, uyuyacaktı," dedim. "Uyuyabilirse tabi," dedi Eren, imalı bir bakışla. "Niye öyle dedin?" diye ekledi hemen Defne. "Üsteğmene abayı yaktı benden demesi." dedi Eren, 30 saat uyuyup ne ara fark etmişti bunu şaşkındım. "Yok ya daha kızı doğru düzgün görmedi ne abayı yakması, şimdiye kadar kaç tane kızı ayarlamaya çalıştık da olmadı," dedi Defne, haksız sayılmazdı. "İlla görmesine gerek yok, içinde hissettiyse tamamdır," diye ekledi Eren. "Kırk yılın başı doğru bir şey söyledi, kitap defter ne varsa gidin not alın," dedim, güldük hepimiz. Gülçin teyze yanımıza geldi, duasını bitirmişti. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. "Ne konuşuyorsunuz fısır fısır? Kim bu kız? Yeni mi geldi? Defne hiçbir şey anlatmıyor." "Anne," dedi Defne, yine araya girmeye çalıştı. "Yeni geldi, üsteğmen, gelir gelmez bu olay oldu, daha tanışamadık bile," dedi Mustafa ağzına poğaçayı sokuşturmadan önce. ~Ali'den~ Saat 9'u geçerken nihayet gözlerimi kapatabilmiştim. Aracın dar koltuğunda, zihnimde dönüp duran düşüncelerle boğuşuyordum. Bu heriflere ya da her kimse, ona, bir ceza vermemiz gerekliydi... Yoğun bakımın önünden ayrıldığımda bir süre arabanın içerisinde oturdum, düşündüm. O bölgede dolaşan iki kişi vardı, Reşat ve Zeze. Reşat böyle bir şeye cesaret edemezdi, tırları elimizdeydi, ateşkes sağlanmak üzereydi. Zeze'yi araştırmıştım bir süre, elimdeki bilgilerle istihbarattan aldığım bilgileri birleştirdim. İlk başta Nilüfer'in o gün o arabada olması tesadüf gibi görünüyordu ama değildi, bilerek o gün o araca saldırmıştı Zeze. Bir taşla iki kuş vurmak istemişti. Zeze güçlü görünmeye çalışan bir kadındı, bu topraklarda onun gibisini görmek zordu, ama yanlış taraftaydı. Attığı her adımda vatanına ihanet ediyordu. Aslında çok iyi bir Türk subayı olabilirdi, zekası, kararlılığı... Ama karanlık tarafı seçmişti. Saat 7'ye gelirken ben çoktan Zeze'ye bir kutu göndermiştim. Artık her şey net görünüyordu, Zeze pisliğin tekiydi. Bir an benim yüzümden bile saldırmış olabileceğini düşünmüştüm. Her türlü manyaklığı yapabilirdi, onun için kimin öldüğünün pek bir önemi yoktu. Aracıma binip hastaneye doğru yola koyulmuşken Kemal baba aradı. Telefonun çalması bile irkilmeme neden oldu. "Babam? Günaydın." "Günaydın, hastanede durumlar nasıl?" "En son iyiydi, ben nöbetimi Cihan'a devrettim." "Zeze nasılmış?" dedi bir an ve boğazımın kuruduğunu hissettim. Peşime adam mı takmıştı anlamıyordum, nasıl bu kadar hızlı öğrenmişti? Kemal baba, her zamanki gibi bir adım öndeydi. "Baba, şey, ben sana gelip anlatacaktım ama..." "Bunu Zeze yaptıysa 2. Bir bağışlama olmayacak evlat, bunu bil ve kendini buna göre hazırla..." Sesindeki sertlik, ne kadar ciddi olduğunu belli ediyordu. "Babam, o benim için artık hainden başka bir şey değil." "Güzel..." Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldım, aklımdan geçen bin tane düşünce vardı ama hepsini susturmam lazımdı. Saat 10'a geldiğinde kurduğum alarmı kapatıp timin yanına geldim, Gülçin teyze böyle durumlarda hiç yalnız bırakmazdı bizi, sağ olsun. Tim üyeleri, hastane koridorunun köşesindeki sandalyelerde oturmuş, kendi aralarında kısık sesle konuşuyorlardı. Beni gördüklerinde bir sessizlik oluştu. "Gelişme var mı?" dedim yoğun bakımın önüne gelirken. Göz ucuyla içeriye bakıp ekibin yanına döndüm. "Uyandı, durumu bence iyi," dedi Eren, gereksiz anlarda gelen gevşekliğiyle. Gözlerinde yorgunluk olsa da, rahatlamış olduğu belliydi. Akşam oluyordu, timi karargaha göndermiştim, Niliferin başında bekleyecek 2 astsubay gelmişti karargahtan. Ben camın önündeydim, en son Eren ve ben kalmıştık, gitmeden son kez durumuna bakmak istemiştim. Beyaz çarşaflar altındaki bedeni, zayıf ama dimdik duruşunu koruyordu. Eren'in omzuma dokunmasıyla kendime geldim. "Abicim, gidiyoruz hazırsan." dedi kısık sesle. "İyi olacak merak etme." diye ekledi. Başımla onayladım. Karargaha döndük, burada yapacak bir şey kalmamıştı, ameliyat saat 6'daydı, karargahta iş çoktu...Döndüğümüzde herkes masalara gömülmüş bir ipucu bulmaya çalışıyordu. Ben de onlara katıldım. Bir süre sonra yanıma Ela geldi, yeni gelen erlerden biriydi. "Komutanım, istediğiniz şeyi buldum," dedi kulağıma eğilip. Dışarıya çıktık. Karargahın bahçesindeki loş ışıkların altında, Ela'nın elindeki kağıt parladı. "Komutanım, annesi vefat etmiş, babasının adresi de bu kağıtta yazıyor, telefon numarasını bulmak biraz zor oldu ama onu da buldum," dedi kendinden emin bir şekilde, gözleri parlıyordu. "Bundan kimsenin haberi olmayacak," dedim, sesimdeki ciddiyetle. "Tabi, siz nasıl isterseniz, ben unuttum bile," dedi, gözlerindeki parıltı umarım hayat boyu devam ederdi. "Sağ ol, gidebilirsin." Ela giderken ben elimde tuttuğum kağıda bakıyordum. Odama geçtim. Kemal baba 'ara haber ver' demese arayabilir miydim bilmiyordum. Telefonu elime alıp numarayı tuşladım, aramak ve aramamak arasında kalmıştım ama sonuçta babasıydı... Durumunu bilmek hakkıydı. Beynimi kurcalayansa zamanında o kadar araştırıp benim bunları bulamamış olmamdı... Beş yıl önce, Nilüfer'le yollarımız ayrıldığında, onun hakkında her şeyi bilmek istemiştim. Ama bu bilgiye ulaşamamıştım. Neden? "Efendim," diye açıldı telefon, gergin bir ses tonuyla... "Ben Kıdemli Yüzbaşı Ali Erdem Kurt, kızınız Nilüfer'in tim komutanıyım," diyerek kafa girmeye çalıştım. "İşim gücüm var, aramayın beni," dedi ama telefonu kapatmadı, hemen konuşmama devam ettim. "Kızınız ağır yaralı, şu an hastanede, ameliyatta. Bilmek istersiniz diye düşünmüştüm." "Umarım iyileşir, beni aramayın, o bundan hoşlanmaz," dedi, bu sefer direkt telefonu kapattı. Aralarının pek de iyi olmadığını anlamak zor değildi. Bu soğukluk, içimdeki şüpheyi daha da büyüttü. Nilüfer'in neden bu kadar yalnız olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Sosyal medyada pek aktif değildi, sadece arkadaşlarıyla birkaç fotoğrafı vardı, o mecraları sadece bilgi almak için kullandığı belliydi. Ben bunları kurcalarken başımda duran Defne gözünü benden ayırmıyordu, haklı olduğu bir konuda asla geri çekilmezdi. "Bak, ben dedim sana, ana önem veren bir kız, belli. Çok fotoğraf çekindiğini de sanmıyorum," dedi sırıtarak. "Haklısın, onu herkes gibi sandım, ne bileyim, bu devirde sosyal medyayı bu kadar az kullanan kim kaldı?" "Bir sen bir de yeni üsteğmenimiz... Tostumu yarın sabaha hazırlatırsın," dedi, iddiaya girmek aptallıktı, herkese karşı kazanırdım iddiaları ama bu sefer bir hesaplama hatası olmuştu anlaşılan. Onu bu kadar iyi tanıdığımı sanarken aslında belki de hiçbir şey bilmiyordum... Belli ki beş yıl önce bile tam olarak tanıyamamışım. "Haber var mı hastaneden?" dedim, Defne biraz durdu, "Yoğun bakıma almışlar, zor bir ameliyattı sonuçta..." dedi, kaygılı olduğu çok belliydi. "Merak etme, iyileşecek, tek kız olarak kalmayacaksın," dedim hafif gülümseyerek, o da biraz gülümseyerek karşılık verdi. "Bir şey bulduk!" diyerek içeriye daldı Eren. Kapıyı girdikten sonra tıklatmıştı. "Nedir?" "Zeze, yani Zerrin, adamlar onun adamıymış," dedi. Biliyordum, bana bilmediğim şeyleri söyleyin... "3 gündür yolu gözlüyorlarmış, bugün oradan geçen 5 tane araç olmuş, askeri ilk araç Nilüfer üsteğmenin aracı. Diğerleri civar köylerin, biri onlara ait, o aracı takip ettik, şehre giriyor, içeriden çok sayıda adam iniyor, farklı yerlere dağılıyorlar, yüzleri hiçbir kamerada görünmüyor, bir kamera hariç.'' Sırayla bize bakıp devam etti, masaya koyduğu fotoğrafa bakıyorduk biz o sırada. "Bu adam, bizim karargahtan bir teğmenin muhbiri sanıyorduk, oysaki tam tersiymiş. Bizim teğmen buna muhbirlik yapıyormuş." dedi Eren, bu sefer gerçekten bilmediğim bir şey söylemişti. "Kimin?" Evettt, yeni bir hikayeyle karşınızdayım, umarım beğenilir. Önceden atıp-sildiğim bir hikayeydi, ufak düzenlemelerle tekrar yayında. İlk 2 bölümü önceden attığım için bu bölümde onları birleştirdim, bu yüzden uzun bir bölüm oldu, çok kısa bölümler atmak istemiyorum bu sefer, umarım sevilen bir hikaye olurrrr, keyifli okumalar, yorum ve oylarınızı bekliyorum 🥹💞

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.