,Bazısına çiçek atılır,
Bazısına taş atılır.
Bazısı kapandıkça açtırılır,
Bazısı açılmamak üzere kapanır.
Perde başkalarıdır.
Her iki tarafında bir konu.
Perde her iki tarafındadır;
Ayırır ondan onu.
(Özdemir Asaf)
,"Kaptann!" Diye bağırarak içeriye giren Akgün namı diğer Oscar yüzünden okurken az da olsa içimdeki savaşI dindirdiğim şiir kitabına ara vermek zorunda kaldım. Acaba yine dünyanın en saçma hangi sorusunu soracaktı?
"Söyle Koray."
"Kaptan, İstanbul'u fethettiğinde 21 yaşındaymışsın diyorlar doğru mu?" Bir kere de şaşırt beni be Oscar.
"Yeter be oğlum acaba ne zaman gerçekten kayda değer bir şey soracaksın? O günü dört gözle bekliyorum." Diye söylenerek içeri gelen Koray sayesinde Akgün tepemden gitti. Bugün şanslı günüm anlaşılan. Tek bir sorun var şimdi ikisi dibimde saatlerce atışacaklardı ve değil şiirin devamını okumak tek kelimesini bile okuyamayacaktım.
"Siber, dört göz olduğunu kabul etmen beni çok mutlu etti he."
"Oğlum sen ne zamandan beri insanların dış görünüşüyle dalga geçer oldun." Bu ekibin kabul etmeyeceği bir şeydi. Akgün sürekli saçma şakalar yapar kendini dünyanın en komik insanı olarak görebilirdi belki ama iş birinin dış görünüşüyle dalga geçmekse boyu o kadar da uzun değil. Ağzımı açmama gerek kalmadan ufak göz temasımla gereken cevabı almış olacak ki gereken özrü Koray'dan diledi. Ama belli ki Koray biraz içerlemişti durumu. Aslına bakılırsa pek de haksız sayılmaz pek rastlanır bir durum değildir çevremizde, dış görünüşe laf edilmesi. Neyse ki Oscar şaka yapmayı beceremese de gönül almasını iyi becerirdi.
İçeri giren Adin ile saçma ortam yumuşadı.
Adin... Cehennemin içindeki cennetten bir köşemiz. Ekibin prensesi. Gökyüzünden inmiş melek edasıyla gökyüzünü sığdırdığı gözleri, saçlarına sakladığı güneş ile tek başına dünyamız olmaya yetiyordu.
"Noluyor burada sesiniz ta yukarı kadar geliyor."
"Ooo Adin hanım günaydınlar siz uyanır mıydınız? Biz de daha canım kardeşim süper zeka Koray'ımla odanıza kahvaltıyı taşıyacaktık. Değil mi kardeşim?"
Oscar büyük oyunculuğuyla Akgün'ün gönlünü alma çalışmalarına başlamıştı bile. Adin olaya hakim olamadığı için güzel gözleriyle boş şekilde üzerimizde gezdirdi. Yanıma oturup soran gözlerle bakınca kısaca olanları anlattığımda bakışlarını Akgün'e çevirip tek kelime etmesine gerek kalmadan gözleriyle söylemek istediği her þeyi söylemişti. Adin'den de nasibi alınca bozuk şekilde odadan çıkarken Şahin'le çarpışsa da sesini çıkarmadan devam etti. Şahin tam kendini bir şeyler duymaya hazırlamışken sessizlik onu şaşırtmış olacak ki soran gözlerini Akgün'ün ardından bana çevirdi.
"Neyi var bu Oscarın? yine hangi ödüllü oyunculuğunu sergiliyor."
"Şakalarının dozunu ayarlamayı bıraktı da. biz bey efendiye bozulunca da adı gibi Oscarlık performans ile manipüle etmeye çalışıyor bizi." diye araya girdi Koray. Şahin olayı tam anlamasa da çok da merak etmişe benzemiyordu. Anladığını söyleyip kendini kanepeye attı. Herkes gibi o da Akgün ve Koray'ın didişmelerine alışkın olduğu için pek de ciddiye almadı tartışmayı. Biliyordu ne olursa olsun bu ekip bir şekilde konuşur anlaşır hatta bazen konuşmaya bile gerek duymadan hallederdi. Kendini attığı uzun kanepeden ayağa kalkmadan yan koltuktaki kumandaya ulaşmaya çalışmak için saçma şekillere girmeye başlayınca Adin dayanamayıp kumandayı yüzüne fırlattı.
"Böyle hareketler yapacağına bir adım atsan daha az enerji kaybederek alırdın kumandayı."
Yine haklı bir şekilde annevari azarlıyordu bizimkileri. Onun bu tavırları sayesinde eksik kaldığımız aile kavramını biraz da olsa gideriyorduk.
Eksik çocuklardık biz, yarımdık. Ailemiz yoktu, evimiz, yuvamız, geçmişimiz... Sahip değildik hiçbirine. Belki de hayat çok görmüştü bize bunu, yapabileceklerimizden korkmuştu ve önlemini de hayatımızdan çalarak alıyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı. Asıl kaybedecek bir şeyi olmayan insanlardan korkulmalıydı. Sokak çocuklarından... Onların dört duvara sahip evleri yoktu. Bizim evimiz sokaklardı, tavanımız gökyüzü. Canımız sıkkın olduğunda yan odaya değil denize giderdik. Öfkemizi denize kusardık. En güzeli ise biz kendi ailemizi kendimiz seçerdik. Ve ben de seçimlerimi çok iyi yapmıştım. Adin, Koray, Şahin, Akgün ve o... Barış. Hayatın en büyük tokadıydı. Karanlık bir gece de aldı Barış'ımızı bizden ve o gün hayatla olan barışımız bitmiş, Savaş başlamıştı.
"Kaptan, seni kafandaki toplantıdan alıkoyuyorum ama þu benim dizinin oynadığı kanalı nereye almışsınız abi? Değişip durmayın þu sıraları."
"Bak işte oğlum oralarda bir yerlerdedir. Benim ne işim var kanal sıralamasıyla siz izliyorsunuz onu."
"Lan Siber senin işin değil mi bu? Rahat bırak oğlum şu televizyonu ne çekti elinden şu alet!"
Bu işin Koray'ın başının altından çıkmış olma ihtimali çok yüksekti. Namı diğer Siber'di. Nerede teknolojik alt varsa orada biter, aleti didik ederdi. Küçüklükten gelen inanılmaz bir yeteneği vardı. Makineyi paramparça eder sonra da kusursuzca birleştirebilirdi. Ekibin beyinciğiydi.
"Kızmadan önce beni bir dinle. Eksik bir kaç kanal vardı onları hallettim. Hem bir iki ücretli kanalı da sana açtım artık rahat rahat maçlarını takip edebileceksin Esmer Kanarya."
"Harbi mi lan! Oğlum adamsın be. Al istediğin kumanda olsun, televizyon senin olsun be Siber zekam benim gel alnından öpeceğim gel!"
Koray söz konusu takımı olunca canını verecek Şahin'in zayıf karnını biliyordu. Bizim ekip zehir gibiydi. Şeytana düzgün giydiği ayakkabının ters olduğuna inandırıyordu.
Odanın ortasında alnından öpmek için onu kovalayan Şahin'den kaçan Koray'ı ancak Adin'in tehditkar bakışı durdurabilirdi ki öyle de oldu. Şahin de son saniye öpmekten vazgeçti. Zaten sevgisini göstermek pek de huyu deðildi. Tekrar kanepesine uzanınca istediği kanalı bulmak için gezinirken denk geldiği haber kanalı kumandayı kanepeye bırakmasını sağladı. Yeni bir cinayet haberiydi.
,'Son bir aydır İstanbul içerisinde bulunan 10. çocuk cesedi. Bileğinde kırmızı balon bağlı olarak bulunan cesetler seri katil ihtimalini akıllara getiriyor. Ölen çocukların hepsinin, sokak çocuğu veya yoksul aile çocuğu olması da gözlerden kaçmıyor. Ancak çocukların otopsilerinden çıkan organ eksikliği durumunun olmaması da organ mafyası şüphesini çürütüyor. Peki o zaman bu çocuklar neden ölüyor? Ellerinde tutmaları gereken balonu cesetlerine kim bağlıyor?'
10 çocuk, 10 hayat, 10 umut... Yitip giden gelecekler. Zaten aileleri, hayalleri elinden alınan çocuklardan hangi kansız hayatını da elinden alır ki? Kim neden kıyar minicik, zararsız kalplere? Yoksul ya da sokak çocuklarının itilip kakılmasına bile alıştık da öldürülmesine hiçbir kuvvet alıştıramazdı.
Odadaki ölüm sessizliğini Şahin'in kumandayı sinirle yere atışı kesti.
"Kaçıncı oldu abi bu? Kaçıncı çocuk?" Şahin'in acı dolu hesap soruşunu içeri son derece ciddi giren Akgün; "10 oldu tam olarak 10" diyerek böldü.
"Kim neden yapar ki bunu? Ne istiyorlar abi şuncacık bebeklerden?" Sorgulama sırası Koray'daydı. Ben de bir iki þey söyleyip sustum. Adin sessizliğini bölmeden öylece kapalı olan televizyonun ekranına bakıyordu. Bir süre bekledim ama ses çıkmayınca "Adin. İyi misin?" diye sorma zorunda kaldım. Hemen cevap vermese de iki dakika sonra ağzından kelimeler sakinlikle dökülmeye başladı. O bizim aksimize soru sorup sorgulamıyordu.
"Dünya çok karanlık ve bu karanlığın içinde çocuklar kayboluyor. Gökkuşağı olması gereken gökyüzünde kapkara bulutlar var. Güneş bile korkup saklanıyor. İnsanlar o kadar kötü ki dünyada sadece kendileri varmışçasına geri kalan herkesi harcamaktan gocunmuyorlar. Artık bu karanlık çağda insanlar birilerini öldürmek için bahanelerin arkasına saklanma gereği bile duymuyorlar. Öldürdükleri kişi çocuk bile olsa. Bırak gizlemeyi kendilerini göstermek için imzalarını bırakıyorlar."
Adin'in söyledikleriyle odada yine ölüm gibi keskin bir sessizlik oluştu. Tek konuşmasıyla hepimizin sorusunu cevaplamıştı. Belli ki bu cevaplarla dolu konuşmanın arkasında hiçbirimizin cevaplayamayacağı bir soru yatıyordu. Bunu bildiği için sorma gereği duymuyordu. Sessizliği Şahin'in ağzından ok gibi fırlayan öfkeli sözler parçaladı.
"Parçalayacaksın bu adamları. Ne adamı, adam mı denir bunlara? Dilim dilim edeceksin bu kansızları parçalarını da köpeklere vereceksin. Gerçi köpeklere yazık onlar bile yemez bunların leşini. Bulalım abi bunları çökelim tepelerine. Her kimse bunu yapan gösterelim ona."
Şahin'in ardından Koray ele almıştı planları anlatmayı.
" Şahin haklı abi. Kimmiş neymiş bulalım. Sokak çocuklarının sahipsiz olmadığını gösterelim ona. Görsün bakalım sokak çocuklarıyla uğraşmanın bedeli neymiş."
Birbirlerinden destek alarak kendilerince ayaklanma başlatıyorlardı. Haksız değillerdi belki ama yapamazdık. Kendimizi tehlikeye atamazdık. Destek bekleyen gözleri yavaşça bana çevrildi. Ben ise hayatın sırrını izlercesine karşımda duran kara kutuyu izliyordum. Onlar görmüyordu belki ama kapalı televizyonun ekranında onlara ne demem gerektiği yazıyordu. Gerçi beynimin içi gibi ekran da bulanıktı. Yazıları okuyamıyordum.
"Abi bir şey demeyecek misin?" Koray, kaçtığım bir cevabı vermem gerektiğini ensemden yakalayarak hatırlattı bana.
"Ne diyeyim oğlum? Ne duymak istiyorsunuz? Dört sokak çocuğu ne yapabiliriz ki?" Çok şey yapabilirdik. Tahmin edebileceğimden de çok şey yapabilirdik. Ama yapmayacaktık.
Cümlemin ardından Adin'in gözleri üzerime geldi. Onu saymadığımı fark etmişti. Onu saymamıştım. Sayamazdım, ona sokak çocuğu sıfatını yakıştırmazdım. Hem onu bu olaylara tekrardan bulaştırmazdım. Tehlikeye atamazdım, bunu hiçbirimiz istemezdik.
"Neler yapabileceğimizi unuttun herhalde Fatih. Biz buraya kolay gelmedik oğlum. Korkacak neyimiz var bizim? Bir canımız var elimizde ant olsun ki onu da bu uğurda kaybetmekten korkmam ben." Haklıydı korkmazdı. Hiçbiri korkmazdı. Ama ben korkuyordum. Kendi canımdan değil, onların kılına zarar gelmesinden ölesiye korkardım. Onlar bilmese de ben onların canlarını tehlikeye atmalarına izin veremezdim.
"Ne yapalım Şahin, geçmişimiz karanlık diye zar zor inşa ettiğimiz geleceğimizi de mi karartalım? Bu kadar kolay mı?"
"Ne geleceği kardeşim? Fatih, bizim sadece geçmişimiz değil geleceğimiz de karanlık. Bizim hayatımız karanlık oğlum. Pembeler, maviler yok bizim hayatımızda. Siyah ve beyazdan ibaretiz biz. Oğlum, bizim gökkuşağımız bile grinin tonlarından ibaret değil miydi? Ne oldu, dört duvar bir çatı evimiz oldu diye renk mi geldi hayatımıza? Sildi mi o kara geçmişimizi? Sizinkini bilmem ama benimkini silmedi kardeşim, silemez de." Hayatın adaletine olan öfkesini bize kusuyordu Şahin. En çok o öfkeliydi bu düzene. Kabullenemiyordu yaşadıklarını,daha doğrusu yaşayamadıklarını. Hep bir savaş içindeydi hayatla. Ne galip gelebiliyordu ne mağlup olabiliyordu. En pes etmeyişinin arkasına sığınıyordu. Kendinden geçmişti ama çocuklara yapılanlara tahammül edemiyordu. Ona göre bu çöplükten beter dünyada en azından çocuklara adalet sağlanmalıydı. Ama unuttuğu bir şey vardı. Sokaklar ve saraylar arasında çok kalın bir perde vardı. Ve bu perde; çoluk çocuk, suçlu, masum dinlemeden ayırıyordu insanları. Biz sokaktaydık, perdenin bir tarafında diğerleri ise öteki ucunda.
"Silemez zaten kardeşim, hiçbirimizinkini silemez. Nasıl yapacağız oğlum? Uzun zaman oldu kendi köşemize çekileli. Nereden bulacağız? Hem bu iş tek bir kişinin yaptığı bir şeye benzemiyor. Sıradan bir olay olmadığını hepimiz anlamışızdır." Belli ki kararlılardı. Ama biz eskisi gibi değildik. Uzun zaman oldu sıradan, normal bir hayat yaşamaya başlayalı. Daha nereden başlayıp ne yapacağımızı bile bilmiyorduk. Bu işten bir iş çıkmazdı. En azından onlara kulak verdiğimi hissettirmek için sorular soruyordum.
"Belli zaten Kaptan. Bir yerden başlayalım hemen bugün çökelim demiyorum tepelerine yavaş yavaş da olsa adım adım ilerleyelim. Emeklemek de bir ilerlemedir." Şahin çoktan kafasında kurmuştu her şeyi. Adamın fişini çekmişti.
"Nereden başlayacağız peki? Elimizde koca bir hiçlikten başka bir şey yok..." Akgün konuşmamın bitmesini beklemeden araya atıldı.
"Çocukların isimlerini robot resimleri sayılabilecek resimleri var. Şansımıza sondaki ufaklık sokak çocuğu değilmiş. Fakir bir ailenin çocuğu adresi var." Bu iş sandığımdan da ciddiydi. Oscar bizden habersiz kendi içinde olayı araştırıyormuş bile. Herkesin yüzünde oluşan ifadeden anladığım kadarıyla herkesin bu araştırmalardan yeni haberi oluyordu. Hepimizin yerine Şahin soruları sordu.
"Oğlum sen bunları nereden biliyorsun? Ne zamandır peşindesin bu işin, hepsinden önemlisi; niye bize söylemeden kendi başına iş yapıyorsun oğlum?" Haklıydı hiçbirimize haber vermeden işin içine dalmıştı başına bir şey gelebilirdi ve bizim bundan haberimiz olmayacaktı.
"İşin içinde falan olduğum yok Tepegöz. Sadece ufak bir inceleme yapıyordum. Sonunda dayanamayıp olaya el atmak isteyeceğinizi biliyordum. O güne hazırlık yapayım dedim. O gün geldiğinde elimizde bir şeyler olması gerekirdi. Gerekti de." Bizim ekip hiç az değildi. Hepsi kendi içinde şeytan gibiydi. Belli ki biz bu işi girişeceğiz. Madem eskiye dönüyoruz eskinin de bir adabı vardı. Hiçbirimize bir zarar gelmeden halletmemiz lazımdı bu işi eskisi gibi.
Son bir teyit için "Başlıyor muyuz şimdi?" diye sorduğum an yüzlerinde müjde vermişim gibi sırıtışla aynı anda "Başlıyoruz!" dedikleri sırada asla şaşırmadığımız bir şekilde Akgün diğerlerinin aksine "Show mas go on!" diye bağırdı. Tam Oscarlık hareketti. Herkesin tersine Adin çok sessizdi. Beli ki kafasında oturtamadığı bir şey vardı. Eğer onun içine sinmeyen bir şey varsa bizim plan başlamadan iptal olurdu. Bu yüzden de cennetimizi şansıyla beraber yanımızda olup olmadığını teyit etmek için bakışlarımı yönelttim.
"Adin, bir sorun mu var? Eğer aklına takılan bir şey varsa söyle. Biliyorsun eğer birimizin bile içine sinmezse plan başlamadan biter." Her ne kadar ekip plan için can atsa da onlar da benimle aynı fikirdeydi. Hiçbirimizi istemediği bir şey yaptıramazdık. Eğer bir şey yapacaksak hepimiz beraber aynı istekle yapacaktık. Hepimizin bakışları sanığın başında duran polis gibi Adin'in üzerinde geziyordu. Ama Adin'den ses çıkmıyordu. Tam tekrar soracakken Koray benden hızlı davranarak
"Adin?" diye bizi duyup duymadığını teyit etti. Az sonra Adin yerin yedi kat dibine bakan gözlerini büyük bir kararlılıkla kaldırıp başını deminkine inat daha da dikleştirdi. Anlaşılan içindeki savaş bitmişti ve o da tarafını seçmişti. Bakışlarını bizim aramızdan sıyırarak tam karşısına dikip, kısa olduğu kadar net cevabını verdi.
"Nereden başlıyoruz?" Cevabını duyunca hepimizin rahatlıkla içinden bir oh çıktı. Herkes rahatlamıştı. Hepimiz yine aynı fikirdeydik. Her zamanki gibi.
Başlıyorduk. Sokak ve saray arasındaki kalın perdeyi aralayacaktık. Ve o aralıktan masum çocukların aksine biz geçecektik. İşte bundan korksalar iyi ederler.