Bir zamanlar kudretli ilahların bulunduğu savaşın ortasında kalan bir çocuğu görüyorum. Hayır, korkutucu değildi... Görkemliydi. Gümüş rengi parlak ışınların ve... Bilmiyorum, kül ateşi renginin her tarafımı sardığımı görüyorum.
"Bay Four?"
Sanırım, bir kadın çocuğu korumaya çalışıyordu. Kulaklarına kadar uzanan kül sarısı saçları ve mor renkli gözlerinden başka detayı hatırlayamasam da, dik duruşunu ve bedeninde titreşen gücü hissedebiliyorum. Hiç bitmeyecek gibiydi. Sürekli yenileniyordu...
"Bay Four orada mısınız?"
Her sahne, kalbime saplanan bir hançer gibi. Birbirine vuran her kılıç ve kalkan darbesi tüylerimi ürperten bir film sahnesi gibi... Kadının çocuğa söylediği tek bir şeyi hatırlıyorum. "Kaç Andre!.."
"Pekâlâ çekimi durduralım. Bay Four?"
"Kaç Andre!.."
Gözümü açıyorum. Gerçekten. Siktir! Çekimde olduğumu unutmuşum!
Andreas kendine gelip karşısında oturan kadına odaklandı. Yüzündeki samimiyetsiz gülümseme kısa sürmüştü.
"Affedersiniz. Sorduğunuz soru beni çok öncelere götürdü." dedi neşeli ses tonuyla Andreas.
Zeytin siyahı saçlı kadın eliyle tekrar çekimin başlamasını işaret etti. Kayıt başladığında, "En son annenizin akıbetini sormuştum. Benim hatam."
"Hayır, hayır. Sorun değil. Üzülerek söylüyorum... Hatırlamıyorum. Çocukluk zamanımda vefat ettiğini biliyorum sadece. Zordu ama... Ağhm..."
"Pekâlâ Bay Four. Oyun. Yarattığınız oyundan bahsedelim."
Andreas geriye yaslanıp bacaklarını üst üste attı. Gülümserken, "Evet, oyun..."
...
Işıltılı şehrin sokaklarını inleten güçlü motosiklet karanlık rengiyle dikkat çekiyordu.
Kullandığım aracı seviyorum. Üstünde hızlandığım ve arabaların arasından sıyrıldığım makine tek arkadaşım olabilir.
Amerika. New York, 2023
Boş zamanlarımda hatta yoğun olduğum zamanlar bile kendimle konuşmayı ihmal etmiyorum. Aslında kendimle konuşmaktan çok, birinin omzumda beni dinliyormuş hissi uzun zamandır yaşadığım bir şey. Belki de öyledir. Orada mısın diye sormak isterim.
Andreas mat siyah motorcu kaskıyla omzu üzerinden arkasına bakındı. Daha sonra gaza biraz daha yüklenip evin yolunu tuttu.
Hayatım hiç olmadığı kadar şöhretli. Param var. Gücüm var. Statü sahibiyim. Neden? Bilgisayar oyunu geliştiricisi olup milyoner olan nadir insanlardan biri miyim yoksa? Sanmıyorum.
Gri renkli ve bir çok yeri camlarla kaplı olan villamı incelemeden içeri girmem. Daha sonra yüzmem için yaptıkları havuza göz atarım. Bu evi aldığımdan beri kaç kere girip yüzdüğümü sorsam... Bir elin parmağını bile geçmez.
Anahtarını komodinin üstüne fırlatıp kurşun rengi uzun ceketini çıkardı. Tekli deri koltuğa fırlatıp kendine bir viski doldurdu. Ardından her zaman aynı markadan aldığı purosunu tüttürmeyi ihmal etmedi. Bilgisayarının başına oturup yeni haberlere ve oyun piyasasına göz gezdirdi. Daha sonra gelen mesajlara bakmak için telefonunu sağ eline aldı. İş arkadaşlarından gelen ve yeni piyasaya sürdükleri oyunu tebrik eden bir çok mesaj bulunuyordu. Yavaşça sandalyesinden kalkıp banyoya doğru ağır adımlarla ilerledi. Kafasını telefona gömmüş mesajlara göz atarken bir yere çarpmamak için gayret gösterdi.
İşte başlıyor. Olduğum kişi yüzünden yüzüne dahi bakmayacağım tipler bana iyi dileklerini diliyor. Beni tebrik ediyor. Hım... Belki de yanlış düşünüyorum. Ya etrafımdaki insanlarda benim için aynı şeyleri düşünüyorsa? Haklılar. Aslına bakılırsa zavallı biriyim. Bulunduğu konumun arkasına saklanan korkak bir insanım. Öyle miyim?
Aynada kendine bakarken yüzünün detaylarını incelemeye karar verdi.
Beyaz teni dikkat çekecek kadar parlaktı. boyu neredeyse bir seksen beşi geçiyordu. Şikayetçi olmadığı nadir şeylerden biri sahip olduğu boyu olabilirdi. Sağlam duran omuzlarına karşın beli bir hayli inceydi. Duruşu güçlü bir figürü yansıtsa da, aynada göz göze geldiği insanı beğenmiyordu. Mavi gözleri derin bir anlam taşıyor gibiydi. Bilmediği bir anlam...
Saçları koyu sarıdan hafifçe daha açık bir tona bürünmüştü. Güneşte parlayan ve kafasını her çevirdiğinde havalanan bir dokuya sahipti. Ellerini seramik lavabodan çekip üstündekileri çıkardı. Kendini sıcak suya atıp bir süre günün yorgunluğunu orada atmak istedi...
...
"Pekâlâ çocuklar ne düşünüyoruz?" dedi Andreas toplantı odasında çalışma arkadaşlarına bakıp.
"Çok oyunculu mod için bitiş aşamasındayız. Açık dünya sistemi düşündüğümüzden daha büyük sonuçlar verecek gibi." dedi içlerinden biri umutlu bir ses tonuyla.
Andreas elindeki kalemi sallarken diğerlerine göz gezdirdi.
"Hikâye modu için ek paket çalışmalarına başladık." dedi bir başkası.
Andreas boğazını temizleyip, "Ek paket tahmin ettiğinizden daha önemli. Yeni karakterler, yeni bir harita ve hikaye akışı... İnsanları oyuna çekmek için ana hikayeden parçaları ek pakete taşımamız gerekiyor." dedi.
Andreas dirseklerini masaya yaslayıp ellerini birbirine bağladı. Yüzünü ellerine yaslayıp arkadaşlarının devam ettiği toplantıyı es geçmek istedi. Kısık gözlerle önündeki uzun camdan masayı izlerken ekibinden birinin kendisine baktığını hissetti. Göz ucuyla solundaki insan topluluğuna bakıp yeşim rengi gözleriyle ona bakan kadın ile kesişti. Çenesini ellerinin üstüne koyup sessizce, "Selam Wanda." dedi.
Parlak mavi rengi saçlarını arkasında topuz yapmış Wanda, "Selam bebek." diye cevapladı. İkilinin dudak okuma becerisi bu toplantılarda gelişmişti. İkili hafif tebessüm etti...
...
Bu hafif tebessüm, gecenin geç saatlerinde yatakta devam ediyordu. Wanda genç adamın boynunu elleriyle sarıp sertçe kendine çekti. Kulağına yaklaşıp heyecanla verdiği nefesi hissettirdikten sonra, "Beni fakir gibi sik!.." dedi...
Andreas kendini tutamayıp kahkaha atmaya başladı. Andreas bir ara nefes almayı hatırlayıp, "Denerim." diye cevapladı.
...
"Siktir!"
Andreas ve şirket yönetiminden iki arkadaşı golf topunun delikten ne kadar saçma bir yere gittiğini izlerken yüzlerini ekşittiler.
"İyi atış." dedi içlerinden biri sırıtarak.
Andreas omzuna yasladığı golf sopasının ucunu çevirip söylenen arkadaşının beyaz şapkasına yavaşça vurdu. "Her şeyde iyi olamam." diye söylenirken golf sopasını sopaların bulunduğu çantaya attı.
...
Hayatım bir daireden ibaret. İçerisinde dönüp duruyorum. Yeni bir şey yok gibi. Bazı zamanlar hariç...
"Andreas Four! Oyun camiasının gözde çocuğu!"
Andreas kollarını açmış onu karşılayan dev adama gülümseyerek sarıldı.
"Hâlâ hayvan gibisin." dedi sessizce Andreas.
"Sen de hâlâ sikim kadarsın." diye cevapladı sarıldığı adam.
İkili bozuntuya vermeden kameraların karşısında rolünü takındı. Andreas kalabalığı gördüğünde hayal ettiğinden daha ciddi bir iş yapacaklarını anlamıştı.
"Şimdi. Andre'nin daha önce üstünde çalıştığımız motoGP simülasyonundan haberi vardı. Bugün ise hiç tatmadığı bir zevki ona yaşatacağız!"
Andreas gülümseyerek başını ileri geri sallamaya devam etti, "Evet Caleb. Beni buraya davet ettiğin için minnettarım."
Karşılarında duran kadın fotoğraf çekimi için işaret verdi. İkili kollarını birbirinin bellerine atıp kameralara poz verdi. Fotoğraf çekimi bittikten sonra Caleb el avuçlarını birbirine vurup heyecanla Andreas'a döndü, "Seni giyindirelim." diye söyledi yüksek sesle.
Andreas profesyonel motosiklet yarışçılarının giydiği koruyucu kıyafetleri bürünüp uzmanlar yardımıyla kontrollerini yaptı. O sırada kendisini çeken kameraya sevecen görünmeyi unutmadı. Aslında, o gün gerçekten mutlu hissediyordu. Beyaz ve kırmızı renklerin dans ettiği yarışçı motoru ile göz göze geldiğinde gerçek aşkını bulmuş gibiydi. Gözleri parlarken anlamsızca sırıtmaya başladı. Motorun belirli yerlerine konumlanan simülasyon aletleri oyuna entegre edilmesi için koyulmuştu. Bu da yarış motorunu biraz daha ağır yapıyordu. Ama hiç sorun değildi. Andreas bu hatunun tadına bakmak istiyordu...
Aracın üstüne oturup ağırlığını tarttı. Daha sonra bacakları yardımıyla yarış pistine doğru yola koyuldu. Caleb onunla birlikte yarış pistine yürürken sağ omzu üzerinden kameraların ne kadar uzakta olduğuna baktı.
"Abartmanı istemiyorum. Sadece test sürüşü." dedi gülümseyerek.
Andreas kaskını takmadan önce ona dönüp, "Ölürsem suçlusu sensin. Ölmemi istemezsin. O kadar oyuncu hayranı düşünürsek..." dedi.
"Açık rıza metnini imzaladın göt herif. Ben sadece organizatörüm."
Andreas dilini çok kısa bir süre dışarı çıkarıp sinsice sırıtmaya başladı. Caleb bu surat ifadesinden memnun kalmayacaktı ki suratı birden düştü.
"Ne metni?" dedi Andreas kısık bir ses tonuyla.
Caleb gözlerini kısıp yardımcılarına baktı. O sırada Andreas kaskını takıp hızla piste inmeye başladı. Kameraların yanında ne diyeceğini şaşıran Caleb çaktırmadan eliyle imzayı işaret etti. Andreas'ın sesi arkasından yükseldi, "Ben hiçbir şey imzalamadım Caleb!"
Caleb ağzı açık şekilde Andreas'ın ondan uzaklaşmasını izledi. Andreas kaskın telsizinden rahatsız edici şekilde gülerken, Caleb onun sesini duymakla yetindi. Yardımcısı yanına gelip sözleşme kağıdını gösterdi. Kağıdı hızla alıp iki eliyle incelemeye başladı. Hiçbir imza görmediğinde küplere binip Andreas'a bağırdı.
"Geri dön! Geri dön!"
Andreas piste yerleşip göz ucuyla ona ve arkasındaki kalabalığa göz gezdirdi. Kameraların yaptığı hareketleri kayıt alacağını göz önünde bulundurmuştu. Ama kuralına göre oynamamayı tercih etti. Sağ orta parmağını yukarı kaldırıp Caleb ve yanındakilere uzattı.
"Tarih yazacağımız gün bu gün Caleb!" Andreas sağ elini gaza atıp yüklendi. Motorun hızı onu bir anlığına geriye tepse de, hızla hakimiyeti kurup gaza yüklenmeye devam etti.
Motorunun sel gibi akıcı bir hızla asfaltı yaladığı yarış pistinde adeta bir dansa başlamıştı. Titiz bir odaklanma ve hırslı bir azim, onun kaslı vücudunu ve yarış elbiselerini saran kaskıyla bütünleşmişti. Pistin düzlüklerinde motorunun gürültüsü kulakları doldururken hızın verdiği adrenalini hissediyordu.
İlk viraja yaklaştığında, Andreas'ın vücudu hafifçe eğiliyor, dizleri yerden neredeyse kalkıyordu. Motor onun her komutunu sadakatle takip ediyor gibi viraja giriş yaptı. Gözleri virajın iç kısmındaki ideal hattı takip ederken titizlikle hızını ayarlıyordu. Havanın direncini hissetmek vücudunun hafifçe titremesine sebep oluyordu.
Virajın ortasına geldiğinde Andreas'ın vücudu neredeyse motorla bütünleşmiş gibiydi. Sol dizini biraz yere doğru bastırırken, sağ tarafını hafifçe kaldırarak motoru dengede tutuyordu. Hızlanma noktasına yaklaştığında gaza yavaşça basarak motorunu yeniden serbest bıraktı. Motorun gücü onu pistin uzun düzlüklerine doğru sürüklüyordu.
"Aman tanrım... Doğduğundan beri bu işi yapıyor sanki. Piç herif!" Caleb göğsünü titreten bir gülmeyle Andreas'ı kaskının kamerasından izlemeye devam etti.
Düzlükte hız katlanarak artarken, kaskına çarpan rüzgarın ve motorun gücünü hissetmek Andreas'ın yarış tutkusunu zirveye çıkarıyordu. Kalbi hızla atan bir davul gibi ritmik bir melodi çalıyordu. Andreas her bir virajı, her bir düzlüğü adeta bir ressamın fırçası gibi ustalıkla işleyen bir sanatçıydı. Yarış pistinde süregelen bu dans hem onun hem de motorunun performansının doruk noktasıydı. Göz ucuyla onu çeken uçan gözlere selam vermeyi ihmal etmedi. Bitiş noktasına geldiğinde motoru durdurup ellerini motorun gövdesine yasladı. "Muhteşemdin!" dedi kendi kendine gülümseyerek.
Ona doğru yaklaşan ve alkışlayan topluluğa bakıp araçtan aşağı indi. Kaskını çıkarıp Caleb'in uzattığı eli sıkıca sardı.
"Videoyu başından itibaren yayınla." dedi Andreas nefesini dindirmeye çalışırken.
"Emin misin?"
Andreas gülen gözleriyle arkadaşına bakıp, "İnsanlar samimiyeti sever. Tahmin ettiğinden daha etkili olacak güven bana." dedi.
...
"Dağa dikkat et. Oyunu kıracak hata istemiyorum."
Andreas geliştirici ekibini tek tek dolaşıp çalışmalarını göz gezdiriyordu.
"Hile koruması ne durumda?" diye sordu bir başka ekibe.
"Çok oyunculu moda yetişecek."
"Yetişmesi önemli değil. Sağlam olmak zorunda. Yapay zekaya diğer oyunların yaptığı hataların modellemesini çıkarın. Her şeyi öğretin."
"Andre..."
Sol omzuna uzanan ele dikkat kesildi. Wanda'nın ciddi yüz ifadesini gördüğünde şaşırmıştı. Uzun zamandır ilk defa onu böyle görüyordu.
"CEO burada..." dedi Wanda kısık bir sesle.
Andreas etrafına bakınırken, "Olsun. Herkes işinin başında." diye cevapladı.
"Seninle konuşmak istiyor. Önemliymiş."
Andreas CEO'nun ofisini gözüne kestirdi. Katlanabilir perdeler kapalıydı. İçine düşen kuşkuyla ofisin yolunu tuttu. Wanda sesini çıkarmadan onu takip etti. Kapı kulpunu çevirip içeri girmeden önce müsaade ister gibi bir tavır takındı. Geniş cam masada oturan adam eliyle işaret edip onu ve Wanda'yı içeri buyur etti.
"Bay Park, Linda."
Andreas CEO ve yardımcısını selamlayıp karşısına dikildi. Park, onu oturması için tekrar sağ eliyle işaret etti. Andreas başını iki yana sallayıp tebessüm etti. Park yayıldığı koltukta dikilip masadaki siyah kalemini parmakları arasına aldı. Konuşmaya başlamadan önce derin bir iç çekti.
"Bak Andre. Bu haberi benim vermem doğru değil. Bana göre tabii. Ama... Baban, baban vefat etmiş..."
Haberi duyan Wanda bir hışımla ofisten dışarıya attı kendini. Andreas, zemindeki seramiklere dalıp nefes almayı dahi unuttu.
"Andre..." dedi Linda onun yanına yürüyüp.
Andreas tepki vermedi. Linda uzun kahverengi saçlarını geriye atıp ona yavaşça sarıldı ve, "Başın sağ olsun." dedi.
Andreas tepkisini bozmadan kollarıyla ona sarılan kadına sarıldı. O sırada Park ayağı kalkıp yanına yürüdü. Sol elini onun omzuna koyup, "Zaman konusunu dert etme. Bu şirketin kahramanlarından birisin. Ne zaman istersen o zaman dönebilirsin." dedi.
Andreas kendini toparlayıp derin bir iç çekti. Yutkunurken, "Uzun sürmez. Babamı doğru düzgün tanımıyordum bile..."
Kapıyı açtım. İnsanlar ofisin önüne toplanmış beni bekliyordu. Wanda haber vermiş olmalı. Sırayla insanların yüz ifadelerine göz gezdiriyorum. Üzgün görünüyorlar. Bana sarılıyorlar. Üzgün görünüyorlar... Sorun şu ki; Ben değilim...
...
Andreas, babasının mezarı başında durduğunda yağmurun sert çarpmasıyla gerçekliğe döndü. Ancak bu gerçeklik babasıyla olan kopukluğu ve onun hakkında bilmediği birçok şeyi içinde taşıyordu. Yağmur damlaları yüzündeki ifadeyi silmeye çalışsa da, Andreas'ın içindeki sisli duyguları dağıtmaya yetmiyordu.
Bir avuç insanın acı ve yabancı yüzlerine göz gezdirdi. Gözüne arkada duran siyah şemsiyeli bir kadın ilişti. Dik duruşuyla kendini belli ediyordu. Siyah giyimi onu biraz ürkütücü göstermişti. Neredeyse Andreas'ın boyuna yetişecek kadar uzundu. Kadın, Andreas'ın ona baktığını fark edip solgun kahverengi gözlerini buluşturdu. Andreas iki saniye süren bakışmadan sonra önüne döndü. Şemsiyesini sağ omzuna yaslayıp mezar taşına sol elinde tuttuğu gülü bıraktı. Dizleri üstüne çöküp bir süre mezar taşındaki isme odaklandı.
"Patrick Four."
Dizlerinin sızlamasıyla ayaklanıp kiraladığı siyah uzun aracının yolunu tuttu. Cenazede onu tanıyan olmamıştı. Kimsenin tanımasını beklemiyordu...
Direksiyon koltuğuna geçtiğinde kafasını eğip camdan dışarıyı izledi. Az önce göz göze geldiği kadının hâlâ ona doğru baktığını fark etti. Kontağı çevirip aracını çalıştırırken cama birinin tıkladığını duydu. Camı indirmeden önce yaşlı bir kadının camı indirmesini işaret etmesini izledi. Camı indirip meraklı bir yüz ifadesiyle kadına odaklandı.
"Merhaba genç adam. Başın sağ olsun. Al bunu." Yaşlı kadın ona ev anahtarını uzattığında meraklı gözlerini kadına çevirip, "Nedir bu?" diye sordu.
"Babanın mülkü. Kasabanın en yüksek tepesinde bulunuyor. Yolu doğrudan takip et."
Andreas kadının arabadan uzaklaşmasını izlerken onu tanıyan birinin olmasına şaşırmıştı. Çok üstüne düşmedi. Camı kapatıp bacaklarına vuran yağmuru engelledi ve evin yolunu tuttu. Gaza hafif yüklenirken az önce bakıştığı kadına göz atmak istedi. Dikildiği yerde görünmüyordu. Çok üstünde düşünmeden gazlayıp dik yokuşu tırmanmaya başladı...
Mülkün önüne geldiğinde yağmur dinmişti. Bahçenin hemen önüne park edip aşağı indi. Tahtadan yapılmış bahçe kapısını açıp evin ön kapısına doğru ağır adımlarını attı. Etraf sessiz ve huzurluydu. Kuşların cilveli sesleri yükselirken, rüzgar ve yağmur son demlerini birbiriyle boğuşurcasına gösteriyordu. Ortam bir anlığına onu özgür hissetmesini sağladı. Bir an duraksayıp arkasına baktı. Uzun patikanın ardında uzanan geniş sahil ve denize baktığında uzun zamandır hissetmediği duyguları benimsedi. Buranın havası onu derinden etkilemişti. Gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Nefesini verdiğinde gözlerini açıp evin girişine yürümeye devam etti.
Kapıdan içeri girdiğinde ahşap kaplamalar ve renkli pencerelerle karşılaştı. Kapının önündeki antrede ayak izleriyle dolu toprak bir pasaj, evin sakinine felsefi yolculuklarına ilham veren bir giriş sunuyor gibiydi. Ev sahibi, bu antreyi adeta bir düşünce laboratuvarına dönüştürmüştü.
Andreas kaşlarını kaldırıp şaşkınlıkla etrafa bakınmaya devam etti. Salonda bulunan eski kitaplar, antikalar ve çağdaş sanat eserleriyle dolu bir atmosfer barındırıyordu. Babası çalışma odasını da doğrudan bu alana entegre etmiş kitaplıkları akıl dolu eserlerle doluydu. Andreas kitapları incelediğinde daha önce hiç görmediği eserlerle karşılaştı. Yıpranmış eserler sanki tarihin karanlık mekanlarından çıkagelmiş gibiydi.
Mutfak, sıcak bir ambiyans yaratmak adına doğal tonlarda dekore edilmişti. Babasının kullandığı eski bir taş ocak evin tarihine saygı gösterirken, modern mutfak aletleri de gözünden kaçmadı.
"Mutfak aletlerini ben kullanıyordum..."
Duyduğu kadın sesi ile hızla arkasına dönüp sesin kaynağına bakındı. Gözleri açılmış, kapıda dikilen kadına irkilmiş şekilde bir süre süzdü.
"Cenazede arkada dikilen kadın sendin." dedi Andreas ciddi bir ses tonuyla.
"Evet. Bendim."
"Mülkümde ne arıyorsun ve kimsin?" diye çıkıştı bu sefer Andreas.
"Ben de aynısını sana soracaktım." dedi esmer tenli kadın içeri adımlarını atarken.
"Burası babama ait. Doğal olarak benimde sayılır."
Kadın kapalı kahverengi komodinin üstündeki kağıda elleri arasına alıp ona uzattı, "Hiç sanmıyorum. Babanın vasiyetini oku."
Andreas vasiyeti detaylı bir şekilde incelerken babasının mülkü başkasına miras bıraktığını anladı. Gözlerini kadına dikip, "Alice sen misin?" diye sordu.
Alice başıyla onaylarken hafif tebessüm etti. Andreas aynı şekilde gülümseyip ceketinin cebinden evin anahtarını çıkardı. Ona uzatırken, "Anahtarları başka birinden alıyorum ama. Her neyse. Sana mutlu ve huzurlu bir hayat diliyorum." dedi.
"O yedek anahtar. Konuştuğun kadın babanın kuzeniydi." diye cevapladı Alice.
"Neyse ne. Kendine iyi bak." Andreas kapıdan hızla çıkarken söylenmeye devam etti. Alice arkasından çıkıp ona seslendi, "Baban sana bir mektup bıraktı."
"Sikimde değil..." dedi arkasına bile bakmadan Andreas.
"Baban düşündüğün gibi biri değil Andre!.. Okuyacağın mektup biraz olsun onu anlamana yetecek!"
Andreas hışımla kadına dönüp, "Neyi anlamamı bekliyorsun? Hayatım boyunca bir baba figürü aramış biriyim ben! Yıllar sonra ölen bir yabancının nesini anlamamı bekliyorsun?"
"O kadar basit değil."
"Öyle mi? Sorumsuz bir adamın yardakçısı olacak kadar eziksin yani. Biliyor musun? Buraya geldiğime bile değmedi. Öldüğüne sevindim. Dünya bir pislikten daha kurtulmuş oldu!"
Alice belinden çıkardığı tabancayı bir kez ateşleyip tekrar Andreas'ı durdurdu. Gözlerindeki öfkeyi karşısındaki adama dikmiş, silahını ona doğrultmuştu. Andreas hemen sağında bulunan tasın kırıldığını gördüğünde ellerini kaldırıp hayretle bağırdı, "Ne yapıyorsun lan!?"
"Bir dahaki mermi alnının çatına girer! Yanıma gel, hemen!"
"Polisi arıyorum!"
"Telefon burada çekmiyor dangalak."
Andreas ellerini indirip kadının yanına yürümeye başladı. Homurdanırken Alice'in sert sesini işitti, "Ellerini indirme!"
Kadının yanına kadar geldiğinde Alice bir hamlede silahını kılıfına koyup onun sağ elinden yakaladı. Kolunu ters çevirirken sol eliyle onun boynundan tutup kapının kenarına suratını sertçe vurdu.
"Demek yürekli bir erkeksin ha! Göreceğiz." Tekrar onun boynundan tutup evin içine fırlattı. Yerde bir kez yuvarlanan Andreas hızla ayaklanıp işaret parmağını ona doğrulttu, "Kim olduğumu bilmiyorsun. Hayatını mahvedeceğim!"
Alice sırıtıp dalga geçer gibi bir tavır takındı. Sinir bozucu bir ses tonuyla, "Sikimde değil!.." dedi.
"Kitaplığın yanındaki çekmecenin üst katını aç. Mektubu ve altındaki gri metali yanına al. Çok zamanımız yok."
Andreas yerinden kıpırdamadı. Öfkeden kudurmuş suratıyla kadına bakmaya devam etti. Alice sağ eliyle tabancasına davrandığında gözlerini devirip dediğini yapmaya başladı. Sertçe çekmeceyi açıp mühürlü mektubu ve gri metali eline aldı. İçinden söylediği ilk şey, "Bu metal değil." oldu.
Ters üçgeni andıran başlığı, aşağı doğru bir şelale gibi uzanan ince gövdesi bulunuyordu. Bu üçgen başlığın ortası, sembolü andıran çizgiler ile daire boşluğa doğru uzanıyordu. Her çamur rengi çizgi yapıya derin bir işçilik katmıştı. Andreas baş parmağıyla çıkıntıları incelemeye başladı.
"Gitmemiz gerek!"
Andreas kadının huysuz sesini duyduğunda yapıyı ve mektubu sağ koltuk altına yaslayıp dışarı çıktı.
Alice onu direksiyon koltuğuna oturması için işaret etti. Hemen yanındaki yolcu koltuğuna otururken silahını çıkarıp ona doğrulttu.
"Aptalca bir şey yapma. Dediğimi yap. Uslu bir çocuk ol."
Andreas cevap vermeden kontağı çevirip aracı bir hamlede ters çevirdi. Yokuş aşağı patikayı inerken Alice'in söylediği şekilde sahilin ucunda duracaklardı.
Alice karnına yasladığı silahı Andreas'a tutarken kendi kendine söylendi, "Özür dilerim Patrick. Böyle olmasını istemezdim."
Andreas göz ucuyla ona baktı. Alice onun bakışlarını yakalayıp, "Önüne bak bana değil!" diye çıkıştı.
Andreas alt dudağını ısırırken işin içinden çıkmaya çalışıyordu. Kaçırılıyor muydu?
"Bak para istiyorsan verebilirim. Yeter ki beni bırak."
"Kapa çeneni!"
"Nereye gidiyoruz en azından onu söylesen?"
Alice sırtını koltuğa yaslayıp sakin bir tavırla, "Gittiğimizde görürsün." dedi.
Sahile geldiklerinde aracı müsait bir yere park etti. İkili araçtan inip sahildeki limanın yolunu tuttular. Alice inmeden önce silahını kılıfına koyup gizledi. Andreas'a yapması gerekenleri söyleyip antika balıkçı teknesine kadar eşlik etti. Ayakta bekleyen Andreas etrafında insan arayıp yardım istemeye çalıştı. Alice niyetini anlayacaktı ki yanına gelip, "Bağırayım deme! Sandalyeye otur."
Eskimiş sandalyeye oturup kaderine razı oldu. Etrafına bakmayı bile kesmişti. Motorlar çalıştığında gözlerini ucu görünmeyen denize çevirdi. Hareketlenip limandan uzaklaştıklarında Alice gözlerini kapayıp derin bir nefes verdi. Yüzünde beliren yorgunluk ruhuna kadar işlemişti. Andreas bu yüz ifadesini gördüğünde içi burkuldu.
Şu an, oturduğum yer, sanki daha önce yapmış gibiyim. Sanki dümende duran kadını tanıyor gibiyim. Neden? Bilmiyorum. Henüz...
Alice onun sakin tavırlarını gördüğünde rahatlamıştı. Gri yapıyı sağ koluna takması için işaret etti.
"Nedir bu?" diye sordu Andreas.
Alice sol ayağını teknenin bankına kaldırıp bir süre denizi izledi. Sağ elini dümenin paslanmaya yüz tutmuş gövdesine koyup, "Anahtar. Sadece Four kanına sahip bireyler açabilir." dedi.
"Bak. Kafanda neler dönüyor bilmiyorum ama. Video oyununda falan değiliz. Bir filmde hiç değiliz. Lütfen, neler oluyor?"
Alice kaşları çatık halde ona bakıp, "Gözlerime bak... Ne görüyorsun?" diye sordu sakin bir tavırla.
Andreas aradan geçen beş saniyeden sonra görüşü bulanıklaştı. Nabzı fırladığında zor nefes aldığını fark etti. Kafasını düşürüp nefes almaya çalıştı. O sırada bileğine taktığı yapının parladığını gördü.
"Bana bak Andre..."
Duyduğu kadın sesi artık bir tını gibiydi. Kafasını kaldırdığında etrafını saran renklerin ve garip gökyüzünün şaşkınlığını gizleyemedi. Gökyüzünde asılı duran yıldızların teker teker ona yaklaşıp gözlerine kaymasıyla gözünü kırpamaz oldu. Bütün bedeni bir tüy kadar hafifti artık. Nefes aldığını bile hissedemiyordu. Gözlerinde bulunan yıldız taneleri tekrar fırlayıp gökyüzünde bir simge hâline geldi.
"Bu yolu gösteriyor. Ruhun yolu biliyor." dedi Alice gülümseyerek.
Kapkara gözleri normale döndüğünde bir süre oturduğu yerden etrafı gözlemledi. Aniden ayağa fırlayıp gürültülü nefes alışverişini sürdürdü.
Ha siktir lan! Kabus görüyorum. Kabus görüyorum!..
Önünde uzanan denizin ötesinde gökyüzüne ulaşan alev rengi ışık süzmeleri belirdi. Alice omzu üzerinden ona bakıp, "Baban, oradaki ruhlar yasını tutuyor..."
Dilim tutuldu. Ağzımı kapatamıyorum. Suda gezinen pembe şeylerin ne olduğuna bakıyorum. İleride bir şey var... Bir şehir!.. Ama havada duruyor... Yutkunuyorum. Neredeyim ben!?
Alice onun iç sesini duyuyormuş gibi sorusuna yanıt vermek için karşısına dikildi. Parlayan kahverengi gözleriyle bir süre onun gözlerine bakıp gülümsedi ve nazik bir ses tonuyla şöyle dedi, "Öte Diyara hoş geldin..."