İçeriğe geç

BALA TURAN - TEMÜRTEREK

Bölüm 1 · 6 dk okuma

BALA TURAN - TEMÜRTEREK

Bölüm 1

BÖLÜM 1: DAVUL

YARATILIŞ

Üstte ne mavi gök vardı, ne de altta yağız yer

İkisinin arasında vardı sessiz, sonsuz boşluk

Sessiz boşluğun ötesinde otururdu Yüce Tura

Ne gece gelirdi ona karanlık, ne de ışık verirdi ona gündüz

Zaman bile erişemezdi katına…

Günler daha yaratılmadığından geçmiş bir zamanda

Sonsuz sessizliği yırttı Yüce Tura

Köktengri’yi yarattı özünün derinliklerinden

Bıraktı ona evreni, kendi ışığını gizledi

Yıldızların ardına çekildi, gözlerden çekildi.

Gerdi evreni Köktengri, doldurdu sonsuz boşluğu

Yüce Tura gibi özünden Kayrakan’ı yoğurdu.

Kayrakan’ ın üç oğlu oldu,

Kızagan, Mergen, Ülgen.

Buyurdu Kayrakan Ülgen’e

“Görev senindir Ülgen, Dünya’yı kur!”

Bay Ülgen aradı,

Karanlığı aradı, engin suları taradı,

Ak Ene derler bir Tanrıça suda belirdi,

Gümüş saçlarıyla ona ilham verdi, öğretti:

“Yaptım oldu de Ülgen, deme hiç yaptım olmadı,

Budur yaratmanın özü, usundan çıkmamalı.”

Ak Ene’nin sözüne uydu Ülgen Tanrı,

“Olsun gök dedi”, gök üstte belirdi.

“Olsun yağız yer,” dedi toprak yere serildi.

Emri yerine gelse de Kayrakan’ın

İçindeki boşluk dolmadı Ülgen Han’ın.

İstedi yanına bir yaren, yoldaş

Beraber uçmak için mavi göklerde,

Yarattı Erlik’i, büyük bir şevkle.

Birlikte uçtular göklerde, ta ki Erlik kibirlenene kadar

Kendisini altın gözlü Ülgen’le bir tutacak kadar.

Türlü kötülükler yaptı, Ülgen affetti.

Kişioğluna da bulaşınca; Ülgen “Artık yeter!” dedi.

“İn yerin dibine, senin layığın orasıdır

Kim ki senle bir olur, benim düşmanımdır.”

Ülgen dağı yarattı, denizleri doldurdu

Ulu ağaçları dikti, dallarına kuşlar kondurdu.

Nihayet insanı yarattı, emanet etti Maytere’ye

Maytere, su-ateşten Baba Turan’ı yoğurdu,

Kutsal nefesiyle kişioğluna üfürdü ruhu.

“Senin ve neslinindir kut, kişioğlu sürüdür

Var git onları sür, ayırma doğru yoldan,

Uçmağa vardığında balan olsun Baba Turan.”

Oldu Maytere ilk kut sahibi,

Onun soyundan gelen her evlat sürdürdü yolunu,

Her Baba Turan vardığında uçmağa

Yerini aldı Bala Turan, oldu Baba Turan.

Böylece çağlar birbirini kovaladı,

Vakitlerden bir vakit, günlerden bir gün

Kayıplara karıştı on dokuzuncu Bala Turan.

O uğursuz günlerde sarsıldı yer ile gök,

Gönlü karardı kişinin, soldu kutun ışığı,

Bozuldu denge, serpildi kaos

Kurak kaldı bozkır, yetim kaldı kişi

Hüzünle doldu içi, aradı kayıp kutlu kişiyi…

BÖLÜM 1: DAVUL

Kutay her zaman gölgelerde dolaşan biri değildi. Eğitimini, akademik kariyerini hayatında önemli tek insan için elinin tersiyle itmişti: annesi. Annesi amansız bir hastalığa yakalanmış, her gün soluyordu. Bu solma kelimenin gerçek anlamıyla solmaktı. Vücudundan ışık her gün çekilmekte, bedeni her gün daha da beyazlamaktaydı. Doktorlar, henüz tam nedeni bulamasa da; Kutay’ın annesi Asude’nin bir tür kan hastalığına yakalandığını düşünüyorlardı. Asude’ye her gün kan takviyesi yapılıyor, hastaneden çıkarılmasına izin verilmiyordu. Kutay, hiç tanımadığı babasından kalan mücevherleri bozdurduğu hâlde, hastane masraflarını karşılayamıyordu. Doçent maaşı ise geçinmesine bile yetmediği için maaşından herhangi bir beklentisi yoktu.

Üniversitenin loş koridoru, Kutay’ın her zamanki sığınağıydı. Mesleğini severek icra edenlerdendi. Kişisel gelişim yazarlarının dediği gibi “işe dans” ederek gitmese de doçent bir Türkolog olarak gurur ve şevkle yapıyordu işini. Ancak bu kez; tanıdık sessizlik bir teselli değil, bir yargılama gibiydi. Elindeki tornavida, kariyerinin son on beş yılını simgeleyen pirinç levhaya yaklaştırdığında, parmakları titredi. Gıcırdayan vida sesi, beyninde bir çığlık gibi yankılandı. Levha yerinden ayrıldığında, arkasında kalan duvardaki soluk, dikdörtgen iz, Kutay’ın boğazına bir yumruk gibi oturdu. Üniversitedeki odasının kapısına asılı “Doç. Dr. Kutay TEKİN” yazısını kaldırırken gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu unvan, onun kimliğiydi; bozkırın destanlarını, Göktürk yazıtlarını, yüzlerce yıllık mitolojik fısıltıları modern bilimin ışığına taşıyan insanlardan biriydi o. Şimdi ise, kimliğini aydınlıktan karanlığa geçmek için arkasında bırakıyordu. Artık ne doçent, ne de doktordu. Sadece Kutay. Karanlığa karışmaya hazırlanan Kutay… Levhanın kalbinde bıraktığı boşluk, her an boğazına bir yumruk gibi oturuyordu. Ama başka çaresi olmadığını biliyordu. Şehir, onun gibileri ya içine alır ya da sonsuza dek dışarıda bırakırdı.

Eşyalarını topladıktan sonra üç kan kardeşini aradı birer birer: Sungur, Kartal ve Şahin. Üçü de; çocukluklarından beri öz anneleri gibi gördükleri Asude’nin durumunun farkındaydılar. Daha on beş yaşlarında bir şişe rakı çalıp, çay bardaklarından kadehlerini tokuşturdular ilk seferin acemiliğiyle. İçkinin ilk yudumu boğazlarını yakarken kardeşlik yeminlerini etmişlerdi. “Sonsuza kadar kardeşiz, ne olursa olsun!” Yeminlerinin ardından geçen yirmi beş yıl boyunca hiçbiri sözünden dönmedi. Kutay, aklındaki planı onlara açtığında, her biri tereddüt etmeden kabul ettiler. Kutay ve üç arkadaşı, yıllardır İstanbul’un ara sokaklarında, kimsenin bilmediği işlerin peşindeydiler. Hırsızlık, yapmak istedikleri belki de son şeydi ancak; kardeşlik yeminleri ve aralarındaki bağ, terazide bu günaha karşı daha ağır basıyordu.

Zamansız bir telefonla ilginç bir iş teklifi aldılar. Müşteri, kim olduğunu saklayan bir yabancıydı. Ne yüzünü tam göstermişti ne de adını. Kalın, kendinden emin bir sesle konuşmuş; tek istediğinin, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin derinliklerinde saklanan eski bir şaman davulu olduğunu söylemişti. Karşılığında teklif ettiği para ise Kutay ve arkadaşlarının hayatını sonsuza dek değiştirecek kadar büyüktü. Arkadaşları tereddüt etse de Kutay’ın gözlerinde beliren kararlılık onları susturmuştu.

Serin bir eylül gecesi müzenin önüne geldiklerinde Sungur’daki huzursuzluk diğerlerinin dikkatinden kaçmamıştı. “Bu iş hiç hoşuma gitmiyor,” dedi Sungur siyah eldivenlerini geçirirken. “Hangi enayi bir davul için beş milyon dolar verir?”

“Zengin bir enayi olmalı,” dedi Kartal gülerek.

“Sululuğu bırakın çocuklar,” dedi Şahin ciddi bir ses tonuyla. “Ramazan davulu olmadan Ramazan olur mu?”

Üçü de kahkahâlârla güldü Şahin’in şakasına. Aralarından yalnızca Kutay gülümsemiyordu. Onun kulaklarında gizemli müşterinin sesi yankılanıyordu.

“Bir şeyi netleştirelim,” dedi hafif sert bir ses tonuyla. “Bu yapacağımız soygun diğerlerine benzemeyecek. Bugüne kadar aldığımız en büyük iş bu. Layığıyla yapabilirsek bir daha böyle olaylara karışmamıza gerek kalmaz.” Bakışlarını Kartal’a çevirdi. “Çalacağımız bu şaman davulu gerçekten antikse beş milyon dolar ödeme az bile kalır.” Derin bir nefes alıp elini Sungur’un omzuna attı. “Sungur,” dedi samimi bir sesle, “Katılmak istemezsen seni yargılamam. Darılmam da gücenmem de. Ne olursa olsun her zaman kardeşimsin.”

Sungur kaşlarını çattı. “Saçmalama,” dedi sitemle. “Anca beraber, kanca beraber. Asude Teyze benim de annem sayılır. Duymamış olayım Kutay!”

Kutay memnun bir şekilde gülümsedi. “Gazamız mübarek olsun kardeşlerim.”

Hazırlıklarını yapıp müzeye girdiklerinde, eski taş duvarların arasında yankılanan ayak sesleri kalplerinin ritmine karışıyordu. Tozlu vitrinlerin ardında binlerce yıllık tarih, sessizce onları izliyordu. Nihayet davulu müzenin en derinlerinde bulduklarında, Kutay garip bir ürperti hissetti. Derinden yapılmış bu şaman davulu, bugüne kadar görüp incelediklerinden çok daha farklı gözüküyordu. İnce kenarları turkuaz rengindeydi. Üzerine göğe doğru bakan bir kurt başı, yanında yukarı ok işareti ve dokuz dikey çizgi kazınmıştı. “Tahmin ettiğim gibi,” dedi Kutay, “Bu şaman davulu için beş milyon dolar devede kulak.”

Kutay davulu cam bölmeden koruma lazerlerine takılmayarak dikkatlice çıkardı. Derinden gelen bir titreşim davuldan eline yayıldı; âdeta kadim bir güç davulun içinden nefes alıyordu. Yaşadığı histen kurtularak kendine geldi. Arkadaşları ile buluşmak üzere odadan çıkmak üzereydi ki; müze alarm sisteminin tiz sesiyle olduğu yerde kalakaldı. Kendine gelip odadan hızlıca ayrılarak müzenin dış kapısından çıktı. Arkadaşları da kendisi gibi alarm sesini duyar duymaz kendilerini dışarı atmıştı. Bacaklarının kuvvetine sığınarak koşmaya başladılar. Güvenlik beklediklerinden hızlı davranmış, işin içine polis de girmişti.

İlk yakalanan Şahin oldu. Ardından Kartal… Bir polis memuru üstüne atlayarak Sungur’u düşürdü. Sungur, kurtulmak için debelense de polis onu kelepçelemeyi başardı.

Kutay davulu kucaklayıp kaçarken sokak lambalarının solgun ışığı altında nefes nefese kalmıştı. Polislerin ayak sesleri dar sokaklarda çoğalarak yaklaşıyordu, her yankı göğsüne bir taş gibi oturuyordu. Sonunda bir çıkmaz sokağa sıkıştı. Duvarlara yaslanmış soluklanırken gözleri davulun üzerindeki sembollere kaydı. Ay ışığında parlayan kurt ve kartal motifleri arasında, Irkıl’ın gökyüzünden aldığı eski tamgalar belirginleşti. O an, zihninde bir kıvılcım çaktı: “Göğe bak, dokuz kere vur.” Parmakları titreyerek davulun yüzeyine uzandı. Mantığın sustuğu, çaresizliğin konuştuğu bir anda, gökyüzüne bakarak davulu dokuz kez vurdu. Dokuzuncu vuruşta bir rüzgâr yükseldi, gökyüzü çatladı ve dünya karardı.

Çadırın dışından gelen “ögk ögk” sesiyle uyandı. Ulumaya benzer, hırıltılı bir sesti duyduğu. İyice kendine geldiğinde, altında sık dokunmuş kilimlerin serili olduğu bir çadırdaydı. Havanın içindeki keskin kımız kokusu, kulaklarına vuran rüzgârın uğultusu ve dışarıdan gelen at kişnemeleriyle birlikte kalbinin derinliklerine kadar işledi. Çadırın kapısını araladığında ise gözlerine inanamıyordu: ufka kadar uzanan uçsuz bucaksız bozkırlar, gökyüzünde özgürce süzülen kartallar ve toprağın kokusu… Kutay’ın kalbi, artık sadece korkudan değil, olağanüstü bir gerçekten dolayı hızla çarpıyordu:

Kutay, artık bambaşka bir çağdaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.