.
.
Her yerim ağrıyordu.
Öncelik baş ağrısıydı.
Başımı bin bir parçaya bölüyorlarmış gibi hissediyordum. Hasta olunca başım hep ağırırdı.
Yattığım yatakta cenin pozisyonu alıp yattım bu sefer de.
Yok.
Geçmiyordu.
Hastaneden sonra eve gelmiştik. Cesur abinin zorlamasıyla bir kaç kaşık çorba içmiştim. Neyse ki bu sefer mercimekti. Sarı mercimek en sevdiğim yemekler arasındaydı. Böyle sıkacaksın limonu, oh mis.
Sonrasında bir kaç bitki çayı ve grip ilaçlarıyla yatağıma yollamışlardı beni.
Kendimi acun ılıcalının programından 3 hayır ile yollanmış gibi hissetmiştim.
Ama yorgun olduğum için gelmiştim hemencecik.
Uyumuştum, fakat şimdi şiddetli bir baş ağrısı ile uyanmıştım. Ne kadar zorlasam da uyuyamıyordum.
Ne boktan bir ağrıydı bu.
'Baş ağrım yerine sırtım ağırsaydı keşke' diye düşündüm içimden. Sonra tekrar düşündüm. 'Eğer sırtım ağırsaydı, bu sefer de başım ağırsaydı keşke' diye düşünürdüm.
Böyleydim ben. Her an kararımdan vaz geçebilirdim.
Başım kendini hatırlatınca gözlerim doldu. Niye bu kadar ağrıyordu. Çok acıyordu. Elimi kafama atıp ovuşturdum, belki masaj iyi gelirdi.
Böyle olmayacağını anlayıp yataktan kalktım. Karanlık olduğu için odanın ışığını açtım. Yavaşça kapıyı aralayıp çıktım odadan.
İlla ki ağrı kesici vardır evlerinde.
Mutfağa ilerledim. İçeriden sızan ışıkla gözlerimi kıstım.
Kimdi bu saatte ayakta olan?
Başım daha önemli olduğu için umursamadan girdim içeriye. Gördüğüm kişi ile adımlarım duraksadı.
Pars, masanın köşesine sandalye çekip oturmuş, önündeki tostu yiyiyordu zevk içinde.
Benimle göz göze gelince ağzına götürdüğü tostu indirdi aşşğıya.
Şaşkınlıkla büyüdü gözleri.
Büyük ihtimalle cin çarpmış gibi görünüyordum. Dağılmış saçlar, kızaran yanklar ve burun. Bir de ağrıdan dolayı dolan gözlerim onu şaşırtmış gibiydi.
Ama bu öküzün trene baktığı gibi bakmasını desteklemezdi.
Kafasını iki yana salladı 'ne var' dercesine. Bir yandan da yediği tostun tabağını makineye koymak için kalmıştı.
Normalde olsa muhattap olmadan geçerdim. Lakin, başım buna izin vermedi. Ağrı kesici bulmam lazımdı. Yoksa geçmezdi.
"Ağrı kesici var mı?" Diye mırıldandım. Şu an yüzüne tırnaklarımı geçiresim vardı ama yapmadım. Sadece sorumu sordum.
İfadesiz gözlerle baktı bir süre, kapıya doğru ilerlerken omuz silkti.
"Ara, belki vardır. Beni ilgilendirmez."diyip çıktı kapıdan.
Arkasından baktım sadece, dolan gözlerimle. Bir ağrı kesici.
Ona da mı eyvallahı yoktu.
Bu kadar mı düşmüştü.
Kalbimin üşüdüğünü hissettim. Kırılmıştım.
Kırılmamalıydım. Ne bekliyordum ki. İstediğim kişiye bak.
Durumumu da mı görmemişti? Acı çekiyordum işte.
Gözümden bir damla yaş aktı.
Başımın ağrısından ve kalbimin kırılmasının birleşimiydi bu göz yaşı.
Çok şeyler barındırıyordu.
Bir tane daha yuvarlandı, çeneme doğru ilerledi bir çizgi halinde. Elimle sertçe sildim yaşları.
"Gerizekalı."
Hızla ilerleyip dolap kapaklarını aramaya başladım. Çekmecelere baktım. Yoktu.
Allah'ın cezası ilaç hiç bir delikte yoktu.
Merdivenlere adımladım. Giray'a mı gitseydim. Ya da Cesur abiye. Sarp mı olurdu yoksa. Elindeki seçenekleri değerlendirmenin sırası değildi şimdi.
Giray'ın odasına ilerledim. Uykusu bölünecekti belki. Özür dilerdim. Kapıyı açtım, özenli bir sessizlikte.
Yavaşça kafamı sokup baktım içeriye. Yorgana sarılı bir şekilde uyuyordu. İçeriye adımladım. Yanına varınca kolunu dürttüm. Ağzını şapırdatarak kafasını çevirdi.
Bir kez daha dürttüm.
"Ya Sarp siktir git uğraşamam seninle" Diye mırıldandı kısıkça.
Gitmeli miydim?
Ama Sarp demişti. Bade dememişti. "Giray" Diye seslendim uyansın diye.
Hemen gözlerini açınca irkilip geri kaçtım.
"Bade?" Gözleri, aradan yüzüne yansıyan ışığa karşı kısılmıştı.
Karanlıkta olduğumuz için yüzümü göremiyordu. Ve bu daha iyidi benim için. Halim hal değildi çünkü. Ahım gitmiş vahım kalmıştı.
"Benim." Dedim mırıldanarak.
Yerinde doğrulup bana döndü. "Bir şey mi oldu, iyi misin?" Acele ile elini alnıma koydu. Sonra bir öpücük bırakıp geriye çekildi. Gözlerim doldu, gözlerindeki şefkate karşı.
"Ateşin de yok, gözlerin niye doldu Bade? Bir yerin mi ağrıyor?"
Karanlıkta olmama rağmen gözlerimi görmesi şaşırtmıştı beni. İç çektim. "Başım çok ağrıyor Giray. Ağrı kesici bulamadım. Sen de var mı?" Diye mırıldandım, gözümden yaşlar akmaya başlamıştı.
Niye ağladığımı anlamıyordum.
Salak mıydım ben acaba? Gördüğüm merhamet duygusuna mı ağlasaydım? Yoksa az önce kırılan kalbime mi?
İkisine birden ağlayıp kurtulmayı seçtim.
Boğazımdan bir hıçkırık kaçtı. Giray'ın endişeli bakışları yüzümde dolaştı. Sonra hızlıca ayağa kalktı.
"Tamam abicim, ağlama güzelim. Vereyim sana hap, geçer şimdi. Ağlama ama." Dolabını açıp karıştırmaya başladı.
Ben de ellerimi yüzüme kapatıp ağlamaya devam ettim. Bulmuştum fırsatı, boşaltayım çeşmelerimi.o Pars'ın ağzına sıçacaktım. Bokta da sürünsem yine de yardım istemezdim artık ondan.
Ellerimin yüzümden çekilmesiye iç çekip kafamı kaldırdım. Giray önüme diz çökmüş, elindeki suyu ve hapı uzatıyordu.
Yavaşça aldım titreyen ellerimle. Ağzıma koyup su ile gönderdim mideye.
Lambur lumbur tarhana bulgur, indiriyoruz mideye, midem doydu, güneşim doğdu.
Kafamı iki yana sallayıp çıktım şarkıdan. İçimde bir sanaçı yatıyordu benim. Dur bir dakika, ağlıyordum ben.
"Ağlama tamam mı bir daha, ben bulurum sana istediğin her şeyi." Saçımın bir tutamını okşayarak söyledikleri ile bir damla daha yaş yuvarlandı göz pınarımdan.
Baş parmağı ile sildi yaşı. "Gözünden akan her damlayı, ne durumda olursak olalım hep sileceğim kardeşim."
Burnumu çektim. Geriye çekilip yataktaki yorganı kaldırdı. "Geç yat hadi, ben oturacağım şurada."
yatmayıp baktım yüzüne. "Özür dilerim. Uykundan ettim seni. Giderim ben odama, uyu sen."
Uyku ile bağıran gözlerini umursamadan yatağa doğru yatırdı bedenimi.
"Uykum kaçtı güzelim, hadi yat sen, başına masaj yapayım ben, daha hızlı geçer."
Kafamı olumsuz anlamda salladım. "Olmaz Giray, uykun var işte, uyu sen, hem ilaç içtim, geçer şimdi." Her konuştuğumda baş ağrım şiddetleniyordu. Ama ilaç bunu biraz engelliyordu.
Kafasını kaşıyıp baktı bana."kızım yatsana sen, ne konuştun ya, baş ağrın çoğalacak yat hadi."
Aklımdaki fikiri söyleyip söylememek arasına kararsız kalsam da söyledim. "İyi o zaman, yatakta otur bari." Yana kayarak söylediklerimle gülümsedi.
Yavaşça gelip oturdu. Yorganı iyice örttü üstüme. Tüm yatağa kokusu sinmişti. Güzel kokuyordu, ama kokuyu çıkartamıyordum. Tanıdık değildi pek.
Kendisi girmedi yorganın içine. Çok da yaklaşmadı. Aramıza bir kişinin sığabileceği bir boşluk vardı. "İyi geceler Giray." Diye mırıldandım.
Elini kaldırdı saçlarıma doğru. "Okşayabilir miyim?" Kafamı salladım. Elini saçlarımın arasında dolaştırmaya başladı. "İyi geceler bal güzelim."
Gülümseyerek kapattım gözlerimi. Alışıyordum galiba. Bu aileye, bu düzene. Abilerime.
Uyumadan önce hissettiğim son şey, kafama masaj yapan Giray'ın elleriydi.
.
.
.
cesur'dan
"Amca, Bade hasta biraz. Erteleyelim olur mu?"
Dedim telefonun diğer ucundaki amcama. Kabul etmeliydi. Kardeşimi hasta hasta çıkartamazdım bir yere.
Amcam'ın, "Tamam aslanım, iyileşsin yeğenim, geliriz öyle. Can durmuyor yerinde, gelecek kendisi az kaldı."
Can, amcamın oğluydu. Götünde Kurt vardı resmen. Yerinde durmak ne bilmiyordu. Başını nereye soksa bela orada olurdu.
Bade ile yan yana gelince ne oldurdu diye düşünmeden edemedim. Kesinlikle bela bombası olurlardı.
"Tamam o zaman amca, siz iki gün sonra gelirsiniz. Kapatayım artık, uyuyun siz de."
"Görüşürüz Cesur'um, yengenin selamı var."
"Aleyküm selam." Diyerek telefonu kapatıp cebime koydum.
Çalışma odasında oturuyordum. Bakmam gereken bir kaç dosya vardı. Ve bitmişti artık. Yerimden kalktım yavaşça.
Kapıyı açıp çıktım koridora. Hiç ses yoktu. Herkes uyuyor olmalıydı. Oda ses yanıltımlı olduğu için duyamazdım dışarıyı.
Bade'nin odasına doğru ilerledim. Kapısının önüne gelince, yavaşça araladım kapıyı. Önce kafamı sonra vücudumu soktum içeriye.
Gözlerimle taradım içeriyi. Yatağa baktım. Bayağı dağılmıştı, ama boştu. Banyonun kapısına baktım, orada olabilirdi. Kapalıydı ışığı. Ses de yoktu etrafta.
Balkona ilerledim. Baktım sağa sola. Yoktu. Endişelenmeye başlamıştım. Mutfakta olabilir düşüncesiyle odadan çıktım. Merdivenlerden inip mutfağa geldim. Burasının da ışığı kapalıydı. Neredeydi bu kız?
Bırakmış mıydı bizi?
Gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. Tekrar yöneldim merdivenlere. Kardeşlerimin odasına bakacaktım. Belki onlara gitmiş olabilirdi.
Pars'ın odasının önünden geçtim düşünmeden. Ona gitmesi imkansız gibiydi.
Sarp'ın odasına geldim. Kapıyı araladım yavaşça. İçeriye girip baktım.
Sarp yatağında iki seksen yayılmış uyuyordu. Bir bacağı yataktan sarkmış, bir eli kafasının altında, bir eli ise karnının üzerindeydi.
Yatağının yanına ilerleyip baktım. Üstü açılmıştı. Yorganı iyice çektim üzerine, üşümesin diye.
Adımlarımı hızlandırıp çıktım odadan. Son çare Giray'ın odasıydı.
Orada olmalıydı.
Hızlıca kapıyı açıp girdim içeriye. Gördüğüm görüntü derin bir nefes almama sebep oldu.
Bade uyurken, Giray, Bade'nin saçlarını okşuyordu. Aralarında mesafe vardı. Kardeşimin bu ince düşüncesine gülümsedim.
Bade'ye baktım. Buradaydı. Yüz ifadesi huzursuzdu. Bir yeri mi ağrıyordu acaba?
Giray gözlerini açıp, uykuya daldığı için kayan bedenini düzeltti. Sonra beni fark etti.
Esnedi kocaman. "Ne ara geldin abi sen?" Esnediği için boğuk çıkmıştı sesi.
Bade'yi işaret ettim. "Bade'yi arıyordum, buradaymış." Sessizce konuşmaya özen gösteriyordum. Uyanmasını istemezdim.
Kafasını salladı Giray, o da sessizce konuştu. "Başı ağrıyormuş, ağladı. İlaç verdim, uyudu şimdi."
Başı ağırdığı için mi ağlamıştı? O kadar mı ağırmıştı?
Bade'nin yanına yaklaşıp alnına öpücük bıraktım. Ateşine de baktım.
Neyse ki yoktu. Eğildiğim yerden doğrulup Giray'a döndüm. Gözleri yarı açık bana bakıyordu.
"Sen geç benim odama, ben beklerim burada." Dedim uykusunu alsın diye. Yarın işleri vardı. Uyumalıydı.
Benim işim yoktu yarın, Bade'ye ayıracaktım bütün günümü. Kendini yalnız hissetmesini istemiyordum.
"Olmaz abi, sen git yat. Hem uykum kaçtı zaten." Söylerken esnemeseydi belki inanabilirdim.
Bıkkınca ofladım. "Oğlum gitsene. Yarın işlerin var zaten."
İşleri olduğunu hatırlamış olmalı ki, kafasını salladı. "İyi geceler." Diyerek çıktı odadan.
Kalkıp kapıyı üstüne çektim ve yatağın yanındaki koltuğa ilerledim. Bade'nin yanına izinsiz yatamazdım. İstemeyebilirdi. Koltuğa oturup kolumu başımın altına yerleştirip rahat bir pozisyon aldım.
Tabi ne kadar rahat denirse. Boyum uzun olduğu için rahat edemiyordum. Bir gün dayanabilirim sanırım.
Bade'ye İstanbul'a gitmeyi teklif edecektim. Abisinin şehitliğine gitmek için. Özlemiş olabilirdi abisini. Onunla büyümüştü. Yokluğuna alışmaya çalıştığını görüyordum. Ben de tanışmak istiyordum abisiyle.
Mert ile konuşmuştum. Yakın bir zamanda döneceğini söylemişti. Bade'ye süpriz olsun diye söylememi istememişti. İyi birisiydi. Konuşmuştuk uzunca, Bade'nin neyi sevip, neyi sevmediğini az çok öğrenmiştim.
Pırasa yemeğini sevmezdi mesela. En sevdiği renk yeşilmiş, bu renkte kıyafet giymese bile odasına koyduğu eşyalar yeşilin tonlarındaydı. Kitap okumayı severdi mesela. Gerisini kendim öğrenmek istemiştim.
Eski hayatını mesela. Pek mutlu bir hayatı olduğunu düşünmüyordum. Abisiymiş mutluluğu. Annesi babası varmış, ama ayrı yaşıyorlarmış. İyi anlaşsaydılar beraber yaşarlardı değil mi?
Bade'nin mırıltılarıyla ona döndüm. Yavaşça gözlerini araladı.
"Uyu abicim, daha erken." Dedim saçlarını okşarken. Kafasını iki yana sallayıp doğruldu.
"Uyudum yeterince, hem sen ne ara geldin buraya" Uykulu sesi ile konuşmasıyla gülümsedim.
"Oluyor bayağı güzelim, uykun yoksa aşşağıya inelim mi?"
Kafasını salladı yine "inelim, açım ben."
Ayağa kalktım. "Başın ağrıyormuş, geçti mi balım? Masaj yapabilirim istersen."
Gülümsedi sözlerime karşı.
"Geçti abi."
Uyuduğu için yastık izi çıkmış olan yanağına küçük bir öpücük bıraktım. Bana her abi dediğinde, küçük bir çocuk gibi zıplayarak gülesim geliyordu.
"Sen elini yüzünü yıka gel abicim. Ben kahvaltı hazırlayayım."
"Tamam." Diye mırıldandı ben odadan çıkarken.
.
.
.
Bade'den
Cesur abim odadan çıkınca banyoya girdim ben de.
İşlerimi halledip aynanın karşısına geçtim. Burnumu çekip kendime baktım.
Ben, fevkalade muazzamdım kesinlikle. Başka açıklaması olamazdı bu güzelliğin.
Şaftı kaymış suratımı sabun ile yıkayıp durulamadan çıktım odadan. Kendi kurumasını daha çok seviyordum.
Üstüm temizdi. Değiştirmeme gerek yoktu. Üşendim bir kere.
Merdivenleri hızlı bir şekilde inip mutfağa geldim. İçeriden gelen seslerle, Cesur abimin burada olduğunu anladım. İçeriye adımladım.
Gördüğüm görüntü ile gülümsedim.
Masayı kuran bir adet abi görüyordum. Yüzünde küçük bir tebessüm ile hazırlıyordu sofrayı. Mert abinin aksine gayet insancıl hazırlıyordu.
Mert abi demişken, onu arayacaktım bugün. Merak ediyordum ne zaman geleceğini.
"Gelsene kızım" Dedi Cesur abi, sofraya otururken.
Kızım kelimesinin en güzel ikinci haliydi sanki.
Gülümseyerek karşısına geçtim.
Mutfakta masa vardı madem. Niye yemek odası vardı. Zenginlik çığır açmıştı galiba.
Çatalımı salatalığa batırıp ağzıma attım. "Diğerleri kalkmadımı hâlâ." Diye sordum.
Erken kalkan yol alırdı canım. Uyuyorlarmıydı danalar.
"Giray ile Sarp uyuyor, Pars'ın uyanık olması lazım."
"Pars neden uyanık." Diye sordum.
Umrum dışıydı aslında ama merak etmiştim. Saat sabahın 8'iydi.
"Erken kalkar genelde. Sarp'da erkenci, ama yorulmuş dün. Zaten Giray top patlatsan uyanmaz." Diye cevapladı beni.
Top patlatsan uyanmaz mıydı Giray? Ben dün bir kere seslendim hemen kalkmıştı. Bana özeldi herhalde.
Kafamı sallayıp, çatalıma peynir aldım. Peynir de kaliteliymiş.
"Bade, hatsa olduğun için amcamların gelmesini erteledim, iki gün sonra gelecekler, bir sorun olur mu?"
Olur muydu?
Olmazdı her halde ya.
"Olur." Diye kısa bir cevap verdim. Sonra aklıma gelenlerle tekrar ona döndüm.
"Çok kalabalıklar mı?"
Belki tonbalıklardır. İçimden yaptığım espri içimde kaldı tabiki.
Kafasını yana eğdi düşünür gibi. "Yani, çok kalabalık değiller, bir amcamız bir de halamız var, onların çocuklarıda var."
Çocukları çok muydu acaba? Ön yargılı değillerdir umarım. Onların ön yargılı olması umrumda değildi. Yani ailede bile yaşamıyorlardı, kimseyi takamazdım bu saatten sonra.
Çünkü onlar bir toka kadar değerli değiller.
Kafa salladım yine. Çivisi gevşemese bari.
"Anlat abi anlat, her şeyimizi anlat bu kıza."
Mutfağın giriş kapısından gelen sesle gözlerimi kapattım. Başım ağırmaya başlamıştı yine.
"Ne diyorsun Pars sen, Bade'nin de ailesi onlar. Tabiki bilecek."
Cesur abinin kızarak konuşmasıyla açtım gözlerimi. Kafamı kaldırdım. Bana bakıyordu Pars. Kafamı iki yana salladım.
"Ne bakıyorsun." Dedim.
"Niye bana pisliğe bakar gibi bakıyorsun" Dedi. Göz devirdim.
"Pisliğe bakıyorum zaten." Diye cevapladım sorusunu. Derin bir nefes aldı sinirle.
"Aynanın önüne geç bir de oradan bak." Aynanın önüne geçsem kendime aşık olurdum, ne pisliği.
"Arkada mı olacaksın sen de." Dedim umursamadan. Arkada olursa ona bakmış olacaktım.
Tam öfkeyle cevap verecekti ki, Cesur abi böldü.
"Şşt, gel Pars yemeğini ye. Saygılı konuşun birbirinizle." Dedi ılımlı bir sesle.
Omuz silktim. "Saygı talep edilmez, hak edilir."
Pars tam konuşacakken Cesur abi bakışları ile susturdu onu. Oh canıma değsin.
Pars susturulmanın siniri ile, çatalını tabağa vura vura yiyiyordu. Çatla da patla.
Dün, ona karşı içimde bir kırılma olmuştu. Ama bugün zerresi yoktu. Gömmüştüm kırgınlıklarımı içime. Gün gelince çıkarlardı elbet. İlla ki pişman olacaktı. Belki de olmayacaktı. Daha kötü olacaktı aramız, hiç affedemeyecektim belki. Böyle olmamasını diledim.
"Abi tuzu uzatır mısın?" Diyen Pars ile el alışkanlılığı olarak elim tuz'a gitti. Alıp uzattım onu Pars'a.
Sınırlı bir şekilde baktı yüzüme. "Senden istesem abi demezdim, değil mi canım kardeşim?"
Kardeşim lafını iğneleyerek söylemişti. Abisi kızmasın diyeydi galiba. İnsanlık yapmıştım. Ama hayvana insanlık olmazdı.
Cesur abi kardeşini uyarırken umursamadım onu. Tuzu masanın en uzak yerine koydum ve Pars'a itici bir gülümseme gönderdim. "Tansiyon yapmasın değil mi abicim?"
Aynı onun gibi iğneleyerek söylemiştim. Bir an duraksadı. Abicim dememe şaşırmış gibiydi. Ama ben tamamen alaycıl söylemiştim, üzerine alınmasaydı bir zahmet.
Cevap vermeden tıkınmaya devam etti. Ben de limonatamdan bir yudum aldım. Cesur abi çay içiyordu. Ben çay sevmezdim. Daha çok, soğuk şeyleri tercih ederdim. Çay içimi yakıyordu. Ama kışın bir kaç kez içerdim ısınmak için.
"Okullar ne zaman açılıyordu." Diye soran Cesur abiye döndüm. Biraz düşündükten sonra cevap verdim.
"İki hafta sonra galiba." Dedim. Takip etmiyordum açıkçası. Ne zaman açılırsa gidiyordum işte.
"Kuzenlerinin olduğu okula yazdırdım seni, Pars ve Sarp da o okulda. Giray ise karşı taraftaki üniversiteye gidiyor."
Pars ve Sarp'ın okulunun bitmiş olması gerekmez miydi?
"Sınıfta kaldılar, son seneleri." Yüzümdeki şaşkınkığı görmüş olmalı ki, cevaplamıştı. Kafa salladım ben de.
Sarp'ı zeki sanardım ben de.
Kuzenlerin yaşını merak ediyordum, ama tanışacağımız gün öğrenirdim. Umarım iyi anlaşırdık. Okulda tek kalmak istemezdim nasıl olsa.
"Benim okul için eşyam yok abi." Dedi Pars, konuya atlayıp. Cesur abi kardeşine baktı ve cevapladı.
"Pars, her sene alıyoruz abicim. Nereye sokuyorsun hepsini." Dedi sakince. Tabi adam paraya para demiyordu.
Omuz silkti Pars, "aynı çantaları kullanmam abi, eskimiş oluyor onlar." Diye cevapladı.
Küçükken, orta okula kadar değiştirmediğim çantam geldi aklıma. Küçük pembe bir şeydi. Yırtıkları vardı bir sürü. Ama abimin durumu çok iyi değildi.
Teklif etmişti bana kaç kere. Yalan söylemiştim. Zaten her gün çalışıyordu. Bir de ek mesai yapmasını istemiyordum.
Abime aldırdığım pembe bir bant ile yapıştırmıştım yırtıkları. Okulda dalga geçmişlerdi benimle. Çok ağlamıştım eve gelince, ama abim görmeden silmiştim göz yaşlarımı.
Abim salak değildi. Anlamıştı yırtıldığını. Sonra bana çok güzel bir çanta almıştı. Ertesi gün herkese hava atmıştım okulda. Öğretmenlere bile göstermiştim. 'Abim aldı bakın' diye.
Cesur abinin "tamam abicim, alırız. Ama eskileri ver bari, ihtiyacı olanlara veririz." Demesiyle kendime geldim. Dolan gözlerimi çaktırmadan sildim.
Umarım kızarmamıştır. Kafa salladı Pars. "Getiririm bir ara." Dedi ekmeğini ağzına sorarken.
Cesur abi bana döndü. "Doydun mu güzelim. Geçelim mi içeriye?"
Ayağa kalkıp onayladım onu. İçeriye doğru geçerken konuştum. "Senin işlerin yok mu abi?" Diye sordum.
Hiç bir zaman evde değildi sonuçta, bugün evdeydi galiba.
"Bugün izin verdim kendime abicim, seninleyim bugün." Yanağımdan makas alarak konuşması ile güldüm.
Benim için mi izin almıştı yani. Yerim ama ben bunu!
Dışarıdan bakıldığında çok sert bir adama benziyordu. Ama tanıyınca çok şeker birisi oluyordu. Pembe toka taksak sesini çıkartmatacak kıvamdaydı şu an.
Koltuklara geçip oturduk. Tekli koltuğu ben kapmıştım tabiki.
Cesur abinin tereddüt ile bana bakmasıyla, sorgu dolu gözlerle baktım ona.
"Bade, İstanbul'a gitmek ister misin. Yani benimle birlikte." Diye konuşunca daha da meraklandım.
Ne yani, evden gitmemi mi istiyordu. "Anlamadım." Diye yanıtladım. Yanlış anladığımı anlamış olacak ki hemen düzeltti.
"Gitmek derken, kalmak için değil, abinin şehitliği oradaymış. Görmek istersin belki. İkimiz gidebiliriz istersen, hem tanışmak isterim abinle."
Bu düşüncesine karşı dudağımı dişledim. Hazır mıydım gitmeye?
Abimin mezarına gitmemiştim hiç. Yani, uzaktan bakıp dönmüştüm.
konuştu
Kabullenmek istememiştim çünkü. Bakmazsam gerçek olmaz diye düşünmüştüm. Rüyamda abim üşüdüğünü söylemişti. Yanına gitmemi istiyor muydu? İhtiyacı mı vardı bana?
Küs müydü acaba bana? Onu orada bırakıp gitmiştim çünkü.
"Ben, bilmiyorum. Gitmedim hiç." Diye konuştum.
Şaşırmış gibi baktı suratıma. "Gitmedin mi hiç?" Diye sordu merakla. Kafamı iki yana salladım. "Uzaktan baktım sadece."
Kafasını salladı sadece. "O zaman, bir iki hafta sonra gidelim, olur mu?"
"Olur." Dedim.
"Abi" Dedim Cesur abime bakıp.