Yeni doğmaya başlayan Güneş'in ışıkları tül perdemi aşıp yüzüme ulaşıyordu. Böyle uyanmaya yaz aylarında asla katlanamazdım ancak şimdilik bu benim için vazgeçilmezdi.
İlkbahar mevsiminin ortasındaydık. Hava ne bunaltan bir sıcaktı ne de üşüten bir soğuk. Üzerimdeki örtüyü kaldırınca üşüyordum ama bu güneş ışıkları bunu engelliyordu artık.
Önce yataktan ayaklarımı sarkıtıp biraz esnedim sonrasında kambur bir oturuşla kahverengi gözlerimi ovuşturmaya başladım. Telefonumu elime alıp saati kontrol ettim, 06.20'yi gösteriyordu. Hafta sonları neden bu kadar erken kalkıyordum ki?
Geri uyumayı düşünürken çoktan ayağa kalkmıştım. Odamdan sola dönerek banyoya doğru ilerledim. Banyo koridorun sonundaydı. Beyaz renkli hangi ağaçtan yapıldığını bilmediğim kapıyı açtım. Ardından musluğu açarak yüzümü yıkamaya başladım. Ellerimi sallayarak sudan kurtulmaya çalışıyordum. Sonrasında kapının yanındaki havluyu hatırladım ve kendime güldüm.
Banyodan çıkarken annemin odama girdiğini görmüştüm. Seslenmeyi düşünmüştüm ancak sesim sabahları garip bir tondaydı ve bağırınca daha da kötü oluyordu. Abim ve babamı böyle uyandırmak istemezdim. Bu yüzden arkasından ben de odama doğru yürüdüm.
Kapıya gelmiştim ve son bir adım atarak içeriye dönmüştüm.
"Hilal?"
"Efendim anne?"
"Erken kalkmışsın bugün."
"Evet. Neden bana sesleniyordun?"
Aslında ne diyeceğini çok iyi biliyordum. Ekmek almaya gönderilecek kurban bendim.
Yüzümden ne diyeceğini bildiğimi anlamıştı.
"Ekmek almaya gider misin diyecektim ama istemiyorsan..."
İnatla bana bir şeyler yaptırmak için kullandığı gizli sözcüklerini kullanıyordu. Bu sözcüklerden sonra başka bir seçenek kalmıyordu çünkü reddedersen hayırsız bir çocuk, terbiyesiz ve "senin yerine taş doğursaydım." gibi sözcüklerle sabahın yedisinde kutsanabilirdiniz. Kabul ederseniz... Kimse bir şey söyleyip takdir etmiyor.
"Yok anneciğim giderim ben."
"Üç tane al."
Verdiği parayı saydım. 5₺ fazlaydı. kafamın karıştığını görünce "5₺ senin harçlığın olsun. Çilekli süt alırsın." dedi.
Gülümsedim ve parayı cebime koyup merdivenlerden inmeye başladım. 2. Katta oturuyorduk ve bina 4 katlıydı. bina gri renge boyanmıştı. Balkonları ise beyazdı. Tıpkı bir pandayı anımsatıyordu renkleri.
Serin hava kapıdan çıkarken ciğerlerime dolmaya başlamıştı bile. Kapıyı kapattım ve sanki tüm atmosferi ciğerlerime doldurabilecekmişim gibi derin bir nefes aldım.
İnce bir miyavlama sesiyle başımı eğdim. Mahallede baktığımız kedilerden biri olan Kısmet tüylerini bacağıma sürüyordu. Kahverengi, sarı ve beyaz karışımı yumuşacık tüyleri vardı. Gözleri yeşildi ve her zaman güneş kadar parlaktı.
"Günaydınlar Kısmet Hanım!"
Eğilip başını okşadım ve gitmek için bir adım attım ancak Kısmet buna izin vermiyordu. Onu kucağıma alıp gözlerine baktım:
"Ekmek almam lazım bırakır mısın beni?" O ise sadece miyavlamıştı.
Tekrar yürümeyi denesem de bir sonuca ulaşamıyordum. Onu görmezden gelip yürümeyi deneyecektim. Hızlı ve kararlı adımlar atıyordum ve gerçekten işe yaramıştı.
Çoktan yanımızdaki binanın giriş kapısına kadar gelmiştim. Sonunda başardım giye içimden geçirirken gururla gülümsedim. O an Kısmet'in nerede olduğunu görmek için yürüken kafamı arkama çevirdim.
Kısmet arkamda değildi ve ben yumuşak bir şeyin üzerindeydim. Her şey saniyeler içinde olmuştu. Kısmet önüme geçmişti, ben kuyruğuna basmıştım. Arkama baktığım için onu görmemiştim.
Kuyruğuna bastığım için bacağımı tırmalayıp sinirli bir miyavlamayla beni korkuttu ve yere düşmeme sebep oldu.
Avuçlarımı yere vurmuştum ve sıyrılmışlardı. "Küçük cadı!" Diye acıyla söylenirken hâlâ kaldırımda oturuyordum ve elime batan taş parçacıklarını çıkarmaya çalışıyordum.
Ben hâlâ Kısmet'e söylenirken bana doğru uzanan elin sahibi "Düştün mü?" dedi.
Yüzümde biraz alaycı biraz da eleştiren bir bakışla :
"Yok ne düşmesi? Kaldırım bilimciyim ben, kaldırım taşlarını kontrol ediyorum."
Bana uzattığı eli tam tutacağım anda geri çekti ve
"Kolay gelsin o zaman." dedi.
"Çok komiksin." deyip ayağa kalktım.
"Sen de." diye cevap vermişti.
Ellerimin acısıyla çilekli süt hayali kurarak fırına gelmiştim.
"Günaydın Selim Abi üç tane ekmek alacağım." Selim Abi saçları hafifçe beyazlaşmıştı. Dökülen sarı saçlarının anısına bıyık bıraktığını söylerdi hep. Ne alakaysa!
"Günaydın Hilal. Sonunda sizin dükkan dolmuş, kiraya mi verdiniz yoksa sattınız mi?"
"Ne dükkanı Selim Abi?" evimizi aldığımızda babam karşıdaki dükkanı da belki bir gün işimize yarar diye sudan ucuz bir fiyata satın almıştı. Önce biz kullanmıştık ancak işler pek iyi gitmeyince kiraya verdik. Hiçbir işletme o dükkanda kalıcı olamamıştı. Lanetli miydi acaba?
"Kızım sen hiç kafanı kaldırıp etrafa bakmıyor musun?" Hiçbir şey söylemedim. Ne diyebilirim ki? Kısmet'in beni nasıl takla attırdığını mı anlatacaktım?
Ekmekleri alıp fırından çıktım. Bu sefer karşıya geçmeyip dükkanın bulunduğu kaldırımdan ilerledim.
Ve gerçekten dükkan 4 yıl sonra doluydu. Kafamı cama yakınlaştırıp içeriyi görmeye çalıştım. Ne kadar sabah olsa da camlar çok tozluydu.
"Daha açmadık."
Öyle odaklanmıştım ki duyduğum ses irkilmeme, hatta biraz zıplamama neden olmuş olabilirdi. Sesin sahibi duştüğümde elini uzatan çocuktu.-şu üstün zeka olan-
"Sen mi aldın burayı?"
"Hayır kiraladım."
"Ne olacak peki?"
"Merak ettiysen öğrenirsin."
"Ne olacağını sordum sadece. Mörök öttöysön öğrönörsön. Sanki Wattpad kitabı!"
"Evet öyle."
"Çok komiksin." Ekmek poşedini ve at kuruğumu sallayarak -kısa olduğu için her ne kadar sallanmasa da- eve doğru adımladım.
Sitenin bahçesine girdiğimde Kısmet'e bir parça ekmek atıp dikkatini dağıttım ve koşar adımlarla içeri girdim. Merdivenleri ikişer atlayarak tırmandım. Böyle her ne kadar kısa sürse de bacaklarım gerçekten yoruluyordu.
Eve girdim ve ekmekleri mutfağa koydum. Kalan paraları anneme vermek için elimi cebime attığmda annemin verdiği kağıt 5₺'yi hissedince sinirden göz kapaklarımı sıkıca kapatıp hızlı bir nefes verdim.
Aşağıya tekrar inmek için çok üşengeçtim ve gönderecek küçük bir kardeşim de yoktu. "Bir dahaki sefere artık!" deyip parayı odama koydum. Yatağıma atlayıp biraz telefonumda dolaşmaya başladım.
"Bücür!"
"Efendim abi?"
"Hadi gel kahvaltı hazır."
Telefonumu komidinin üstüne bırakıp kahvaltı için mutfağa gittim.
"Herkese günaydın."
"Günaydın kızım." dedi babam.
"Baba bizim boş dükkandaki hareketlilik ne? İçeride tadilat var gibiydi, her yer tozdu."
Babam duvardaki saate şaşkınca baktı: "Dükkan sonunda geçen gün kiralandı kızım. Ne zaman gördün sen?"
"Ekmek almaya gittiğimde fark ettim. Saat altı falandı."
"Odanda o kadar vakit geçiriyorsun ki dünya savaşı çıksa en son senin haberin olacak Lal!"
"Çok değerli yorumunuz için teşekkürler Leylek Bey, müsaadenizle babamla konuşacağım."
"Müsaade sizindir efendim." Abime göz devirip babamla konuşmaya devam ettim.
"Ne dükkanı olacakmış peki?"
"Kiralayan çocuk tatlıcı falan diyordu."
Başımı sallayıp tabağımla ilgilenmeye başladım.
...
Kahvaltıdan sonra odama çekilmiş ders çalışmıştım ve biraz keman çalmak istiyordum. 11. sınıf olduğumdan pek süre ayıramıyordum ama unutmak istemiyordum. Masamın yanında duran kemanımı alıp tellerini ayarladım. Diğer elime de arşeyi alıp çenemi çeneliğe yerleştirip çalmaya başladım.
Bildiğim her şeyi kusursuzca çalmış olmanın mutluluğu ile kemanımı yerine kaldırdım.
Telefonuma gelen bildirim sesiyle telefonumu elime aldım. Yazan arkdaşım Yağmur'du.
Yağmur: naber güzellik?
İyiyim aşkım sen?
Öyle boş boş oturuyorum.
Ee neler yaptın bu gün?
Düştüm.
Kime??
Yere düştüm be.
Hee DSJXBAKZB
Nasıl becerdin?
Sabah ekmek almaya giderken kısmet önüme geçti.
Kısmet iyi mi peki?
İyi iyi. Sonra bi çocuk geldi. Düştün mü, diye sordu.
Yok kaldırım bilimciyim ben dedim ben de.
Aferin aferin. Kimmiş o zeki varlık?
Bizim dükkanın yeni kiracısıymış.
