İçeriğe geç

Bahçe'nin Zümrüt Düşesi -İloş

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Bahçe'nin Zümrüt Düşesi -İloş

Bölüm 1

1. Bölüm Tanrı'nın Günahı

"Doğum, yaşam ve kapalı kapıların ardında yaşanılan her bir gerçeklik, varoluşsal sancılar, insanın kendini anlamlandırmaya çalışması. Psikolojik bozukluklar, yaşanılan her bir saniye, dakika, saat. Harcanan bir ömür mutluluk, üzüntü, acı. Hepsi sadece tek bir şey için

Nihai son.

Peki biz neden yarınımız yokmuşçasına yaşamıyoruz ki sonuçta dünya biz olmadan da varlığına devam edecek.

Biz bir hiçiz, sadece kabullenmeyi bilmeyen aşağılık varlıklarız. Hiçbirimiz yaşamayı hak etmedik. Burada oturan kaç kişi dünyada doğmayı seçti?" Gülümsedim. "Hiçbiriniz, çünkü eğer size kıçınızın üstünde domuz gibi oturabileceğiniz yedi yirmi dört bir yer vadetselerdi hepiniz burnunuzdan sesler çıkartarak koşmaya başlardınız."

Elimdeki kağıtları maundan yapılmış eski kürsüye bırakıp küçük mikrofonu dudaklarıma yaklaştırdım.

"Ve işte beklediğim tepki hanımlar ve beyler. Huzursuz bir sessizlik."

Ağzı yarım karış açık kalan ve fısıldaşan insanların arasından hızlı adımlarla geçiyordum. Evet konuşma gayet de planladığım gibi gitmişti. Bir günlüğüne kilisede kardeşimin yerine geçip konuşma yapmıştım çünkü babam kardeşimin ilahi güçlerinin aynısından bende de olabileceği konusunda ısrarcı olmuştu. Ne diyebilirim ki artık bundan sonra bu işlere beni bulaştırmaması gerektiğini öğrenmiş oldu. Sadece eve gidince vereceği tepkiden bir tık huzursuzluk duyuyordum. Umarım aşırı tepki göstermez diye dua etmekten başka şansım kalmamıştı. Belki Tanrı'nın çöpü olmasaydım işe yarardı.

Kilisenin girişindeki aydınlık renkli camlardan tanıdık bir sima bana doğru geliyordu. Dalgalı kumral saçları ve doğuştan gelen mavi ceylan gözleriyle bir Tanrı'nın lütfu daha aman ne hoş.

"Flavion babam sana kaç defa kiliseye gelmemen gerektiğini söylemedi mi? Buradaki hanımların o küçük kalplerini kırıyorsun"

"Sana da merhaba paskalya tavşanı. Anlaşılan konuşma pek iyi geçmemiş, ha?"

Yine o alaycı, umursamaz, üstten bakan gözleriyle durumu anlaması çok uzun sürmemişti. Haksız sayılmazdı konuşma, günüm ve ben az önce yüzde doksan dokuz boka batmıştık. Yüzde birlik rekor da hala onun elindeydi. En azından bir başarısı var diye geçirdim içimden. Ellerimi çırptım ve kafamı yukarı aşağıya doğru salladım. Kendi kendimi onaylamayı seviyordum.

"Yine kendi kendine mi konuşuyorsun Iola?"

İrkildim. Flavion hala buradaydı -ne yazık ki-. Bu sefer de kafamı sana ne der gibi yukarı aşağıya salladım.

"Her neyse onca yolu sana bunu söylemek için gelmedim zaten. Bugün biraz boş vaktim var. Hasılat iyi geçti, mahsullerde herhangi bir sorun gözükmüyormuş yani..."

Gözlerim parıldadı. "Hadi sınıra gidelim."

Ondan önce davranmıştım. Bingo! Bende durum okumakta gittikçe gelişiyorum Flavion Evanth. Iola'nın kutsal olmayan ebedi gücünün karşısında boyun eğ. Gelen gülmelerimi bastırmaya çalışırken ağzımdan garip bir ses çıkmıştı.

Gülüyordu, duymuştu o garip sesi duymuştu. Kahretsin, insancıl reaksiyonlar. Eksi puan Iola, şimdi bin yıllık dalga geçilme paketi kazandınız, tebrikler, kötü günlerde kullanın.

"Hey, Iola kilise sana gerçekten de iyi gelmiyor değil mi? Sana iyi gelecek şeyleri biliyorum bir ben bir de avlanmak." Muzip bir çocuk edasıyla koşmaya başladığında arkasından seslendim.

"Yüzündeki o sırıtışı sileceğim seni küçük odun."

Kilisenin çıkışına kadar nefes almadan koştuk. Buradan bir an önce uzaklaşmak istiyordum, bana iyi gelmiyordu. Eski ve kötü anılar gün yüzüne çıkıyordu ve ben onlara bakamıyordum. Yeşil nehre varana kadar hiç durmadık. Aşınmış patika ayaklarımızın altında görününce durdum. Nefessizlikten kızarmış bedenime biraz oksijen gitse fena olmazdı. Kollarımı iki yana açtım ve derin, güzel bir nefes aldım. Bugün bir değil iki günah birden işlemiş oldum.

"Sorun değil Tanrım beni affetmesen de olur sonuçta Cennetine hiçbir zaman gidiş bileti almamıştım ki dönüş biletim olsun."

Tepenin üzerinde açmış beyaz zambaklar rüzgârda ağır ağır sallanıyordu, dayanamayıp birkaç tanesini yavaşça sapından tutup çektim. Bunlardan güzel bi taç yapıp bugünü telafi etmek için kız kardeşim Luena'ya verebilirdim. İşe yarar mıydı bilmiyorum çünkü bugünkü konuşmayı mahvetmiştim. Kimse affetmese bile Luena'nın affetmesi benim için her şey demekti.

"İşin bittiyse biraz yürüyelim mi Iola?"

Elindeki sargı beziyle oynuyordu. Dürüst olmak gerekirse şu ana kadar yaralandığını hiç fark etmemiştim bile. Utancımdan yüzüm kızarmıştı ve elimdeki beyaz otlar da işimi zorlaştırıyordu.

Yanıma gelene kadar duraksadım. Yüzüme gelen batan güneş ışığının önüne geçtiğinde suratındaki ifade daha da belirginleşmişti. “Kaygı"

"Konuşmak istediğin bir şeyler var gibi Flavion. Umuyorum ki ben söylemeden önce sen bana söylersin."

Ona doğru bir adım daha atıp yaralı olan elini avuçlarımın içine aldım ve sargı bezini etrafında birkaç tur döndürerek sıkılaştırdım.

Gözleriyle hareketlerimi takip ediyordu, nefes alışverişini kuzguni saçlarımın üstünden hissedebiliyordum.

Yavaştı.

Oldukça yavaş.

Son düğümü atıp sargıyı sıkılaştırdıktan sonra bir adım geriye çekildim. Söze ilk giren ben oldum.

"Eee kim bu şanslı kız?"

Kafasını aşağıya doğru eğdi ve zoraki bir nefes verdi. Kafasını kaldırdığında karşımda hareketlerini asla kestiremediğim ikinci kişiliği duruyordu. Bu halindeyken onu pek sevdiğim söylenemezdi.

Doğal ortamında kızlarla flörtleşen zararsız bir Flavion'ı etrafına her zaman cehennem hissi yayan bir Lucifer gibi göremezdiniz.

Pekâlâ benim dilimden konuşmanın vakti gelmişti.

"Bir tüccarın kızı yani onu tanıdığını sanmıyorum."

Histerik bir gülüş çıktı boğazımdan.

"Peki bu benim tanımadığım leydiyi sen nerede görüp tanıştın, oduncu?"

Sinirlenmiştim ama o hala neden böyle davrandığımı anlayamıyordu.

Biz birlikte büyümüştük, her şeyi birbirimize anlatırdık ta ki şu ana kadar. Onu asla diğer kardeşlerimden ayrı tutmamıştım. Benim bir annem yoktu ve çoğunlukla yağan kardan dolayı zayıf bünyem hasta düşerdi. Çocukluğumda günlerimin çoğunu Flavion'ın evinde, doktor olan annesinin yanında geçirmek zorunda kalmıştım. Ben onu ailem olarak görürken o beni hayal kırıklığına uğratmayı seçmişti.

"Bana söyleyebilirdin, seni yargılamazdım ve bunu biliyorsun. Aşık olduğunu ve bahçeden ayrılmak istediğini söyleyebilirdin. En azından bende planlarıma seni dahil etmemiş olurdum."

Huzursuz bir sessizlik. Karma benim için geldi, kahretsin.

Nehrin kıyısına gidene kadar arkasına bile bakmadı bende çimenlerin hışırtısını cevap olarak almak zorunda kaldım.

Sonra beklemediğim bir şey oldu. Arkasını dönüp yavaşça gülümsediğinde güneşin turuncu ışınları tenimi yaktı.Dalgalanan kumral saçlarını yüzünden çekip akan nehre elini daldırdı.

"Su akıyor Arwen, sen istesen de istemesen de akmaya devam edecek ve sen istemesen de ben hep senin yanında olacağım, Bahçe'de veya Bahçe'siz."

Bu beklediğim cevap değildi ama beni sakinleştirmeye çalıştığını çok iyi biliyordum.

Ben saman alevi gibiydim. Çabucak yanmıştım ve o da üstüme su atmıştı.

Beni söndürmüştü.

Sakinleşmiştim, şimdilik.

Nehrin yanına gidip çimenlere oturdum ve güzel manzarayı izlemeye koyuldum, can yoldaşım ile.

Çimenlere doğru gülerek baktım.

"Tabii ki de can yoldaşım sizlersiniz."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.