İçeriğe geç

Backrooms

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Backrooms

Bölüm 1

1. Bölüm

Sarıydı. Her şey sarıydı. Ama öyle böyle bir sarı değil, gözün kaçmak istediği, beynin "burada bir yanlışlık var" diye uyarı gönderdiği türden bir sarı. Duvarlardaki boya, mat bitmiş, ne parlak ne de donuk, tam arada bir yerde öylece duruyordu. Sanki hiçbir amaç için seçilmemiş, sadece "renk olsun" diye sürülmüş gibi. Halının dokusu ayak tabanlarına değdiğinde, nemli ve soğuk bir his bırakıyordu; oda sıcaklığına rağmen yerden bir küf kokusu yükseliyordu, öyle hafif, öyle bayat, öyle için için işleyen bir koku ki, Adam's bir an önce burayı terk etmesi gerektiğini ilk kez o an hissetti, ama daha nereye gideceğini bile bilmiyordu.

Başını çevirdiğinde her yöne uzanan koridorlar vardı. Düz, sınırsız, sonsuzmuş gibi görünen koridorlar. Kırık bir simetriyle ilerleyen floresan lambalar, tavana eşit aralıklarla monte edilmiş, ama bazıları hafifçe titriyor, kimisi daha parlak, kimisi daha loş yanıyordu. Vızıltı, işte o vızıltı, sürekliydi. Adam's kendi nefesini duymak için kulak kesildi, ama o yüksek frekanslı ses, duyma eşiğinin hemen altında bir yerde, sinir uçlarını didikleyerek beyninin tam orta yerine yerleşmişti. İki eliyle kulaklarını kapattı, ama vızıltı geçmedi, sanki kafatasının içinden geliyordu, duvarların içinden, yerin altından.

Yatağını aradı önce. Gözlerini kapayıp açtığında kendi yatağında, kendi yastığında, kendi odasında uyanmayı o kadar çok istedi ki, göz kapaklarını sımsıkı yumdu, tüm kaslarını gerip "Şimdi uyanacağım" diye düşündü, ama gözlerini araladığında aynı sarı tavan, aynı floresan lamba, aynı lekesiz ve kusursuz duvarlar. Kalbi hızlandı. Göğsünün sol tarafında, kaburgalarının altında bir yerde, sanki oraya küçük, yumruk büyüklüğünde bir taş yerleştirilmişti; her atışında o taş oraya çarpıp acı veriyordu. Terlemişti, sırtı komple ıslanmış, tişörtü vücuduna yapışmış, ensesinden aşağı süzülen ter damlaları omurgasının çukurunu takip ederek beline doğru ilerliyordu. Soğuk bir rüzgâr yoktu ama ter buharlaşırken üşüyordu.

Yerdeydi. Başlangıçta sırt üstü yatıyormuş, şimdi doğrulmuş, avuçlarını halının üzerine koymuş bekliyordu. Halının altındaki zemin beton gibi sertti, parmak uçlarıyla bastırdığında hiçbir esneme yoktu, katı ve soğuk bir yüzey. Ayağa kalktı. Dizleri çatırdadı, eklemleri uyuşmuştu, sanki saatlerce aynı pozisyonda kalmış gibi. Başı dönüyordu, ama midesi bulanmıyordu; o daha kötüydü, çünkü bulanma geçici bir rahatsızlık hissi verirken, baş dönmesi beynin yanıltıldığını, denge merkezinin çöktüğünü söylüyordu. Duvara tutundu. Boya pürüzsüzdü, ama altındaki alçıpanın soğukluğu parmak uçlarından koluna, oradan omzuna, sonra ensesine vurdu. Gerçekti. Her dokunuş, beynine "gerçek" sinyali gönderiyordu.

Sağa döndü, aynı koridor. Sola döndü, aynı koridor. Önündeki koridor, arkasındaki koridor. Hiçbiri diğerinden farklı değildi. Kapılar vardı, ara ara, eşit aralıklarla sıralanmış, beyaz çerçeveli, metal kollu, standart ofis kapıları. Adam's yavaş adımlarla en yakınındaki kapıya yürüdü. Ayakları halıya batıyor, her adımda hafif bir cızırtı duyuluyordu, sanki halının lifleri birbirine sürtünüyordu. Kapı koluna uzandı, soğuk metal avucunu yaktı, çevirdi. Kapı tıkırtısız, sessizce açıldı. İçerisi aynı oda. Aynı sarı duvarlar, aynı floresan ışık, aynı halı. Sadece bir öncekinden farklı olarak duvarda küçük bir çatlak vardı, boyanın altından belli belirsiz bir gri sıva görünüyordu. Kapıyı kapattı, diğer kapıya yöneldi, açtı, yine aynı oda, bu sefer çatlak yoktu ama köşede yerde ufak bir toz yığını vardı, kimsenin süpürmediği belli. Üçüncü kapı, dördüncü, beşinci... Her biri bir öncekinin aynısıydı, ama küçük farklılıklarla; birinde tavandaki lamba hafif eğikti, diğerinde duvar kağıdının kenarında kabarcık vardı, bir başkasında yer karosu (halının altında mıydı bilmiyor) belki çökmüştü, hafif bir engebe hissediliyordu.

Saatine baktı. Bileğindeki dijital saat 03:47'yi gösteriyordu. Oysa yatağa yattığında saat 23:15'ti. Dört buçuk saat geçmişti. Ama burada ne kadar kaldığını hesaplayamıyordu. Belki on dakika, belki bir saat. Zaman algısı kaymıştı. Telefonunu çıkardı, cebinde duruyordu. Ekranı açtı, şarjı %100'dü, ki bu imkânsızdı, çünkü gece boyunca şarja takmamıştı. Sinyal yoktu, hiçbir operatör görünmüyordu. Arama yapmayı denedi, "Aranan numara geçici olarak kullanılamıyor" yazdı. Mesaj atmayı denedi, gönderme tuşu basılı kaldı ama hiçbir şey olmadı. Tarih 31 Ağustos 2026'yı gösteriyordu, doğruydu. Saat 03:47'de sabitlenmişti, saniyeler işliyordu ama dakika değişmiyordu. Saniye 59'u geçtiğinde 00 olarak sıfırlanıyor ve dakika aynı kalıyordu. 03:47. Sonsuza kadar 03:47.

Bir an duraksadı. Telefonun ekranındaki saatle yetinmedi, bileğindeki saate baktı, o da 03:47'yi gösteriyordu, saniyesi bile aynıydı. İkisi de birlikte sıfırlanıyordu. Adam's cihazları fırlatıp kırmak istedi, ama bir şey onu alıkoydu, belki de bu nesneler burada tek bildiği şeylerdi, onlara tutunmak zorundaydı. Telefonu cebine koydu, saat bileğinde kaldı. Derin bir nefes aldı. Odanın havası ağırdı, oksijen vardı ama sanki içinde fazla karbondioksit birikmiş gibi, ciğerleri doldurmak için daha fazla çaba harcamak zorundaydı. Başı dönüyordu hala, ama yürümeye devam etti.

İlk başta koridorun sonuna ulaşmayı umdu. Dümdüz ilerledi, adımlarını saydı. 100 adım. 200. 300. Koridor bitmedi, kıvrılmadı, sağa sola sapmadı. Sadece düzdü, sonsuzdu. Duvarlardaki lambalar aynı aralıkla tekrarlıyor, kendi gölgesi önünde uzayıp kısalıyordu, ışık kaynağının altından geçerken gölgesi tam ayaklarının dibine iniyor, sonra tekrar önüne uzanıyordu. 500 adım. 700. Adam's durdu, nefesi hırıltılıydı, bacakları ağrımaya başlamıştı, baldırlarında kasılmalar hissediyordu. Dizlerine eğildi, ellerini yere koydu, halının o nemli dokusunu tekrar hissetti. Bu sefer daha yakından inceledi, halının liflerinin arasında toz değil, küçük siyah noktalar vardı, sanki yangın artığı, is. Parmaklarıyla ovuşturdu, parmak uçları karardı. Ellerini birbirine sürttü, siyah leke geçmedi, kurum gibi. Duvara yaslandı, alnını soğuk boyaya dayadı, alnındaki ter boyaya yapıştı, küçük bir nemli leke bıraktı. O lekeyi gördü, kendi teriydi, ama sanki lekenin etrafında başka lekeler de vardı, daha eski, daha koyu, kurumuş, sarıya çalan kahverengi. Kan. Onlar kan lekesiydi. Adam's geri çekildi, arkasına yaslandığı duvardan uzaklaştı, kalbi deli gibi atıyordu, şimdi kulaklarında kendi nabzını duyabiliyordu, vızıltıyla karışan o ritmik uğultu.

"Kimse yok mu?" diye bağırdı. Sesi boşluğa karıştı, yankılandı, ama sanki koridor onun sesini emdi, uzaklara götürdü, ama hiçbir cevap gelmedi. Tekrar bağırdı, daha yüksek, daha çaresiz. "Burası neresi?!" Ses telleri gerildi, boğazı yandı. Sustu. Bekledi. Sadece vızıltı. Ve kendi nefesi.

Yürümeye devam etti. Artık adım saymayı bırakmıştı, çünkü her sayı anlamını yitiriyordu. Solundaki kapıyı açtı, sağındakini, önündekini, arkasındakini. Hepsi aynı. Bir ara koridorun sağ tarafındaki bir kapıyı açtığında, karşısına başka bir koridor çıktı, o koridora girdi, ama birkaç adım sonra yine ana koridorun bir kopyasıyla karşılaştı. Labirent değildi bu, çünkü labirentte yön değiştirirsin, şaşarsın, ama burada her yön aynı yere çıkıyordu. Sanki evrenin kendisi tek bir odayı kopyalayarak sonsuzluğu yaratmıştı.

Aklından geçen düşünceleri kontrol etmeye çalıştı. Panik, onu ele geçirmek üzereydi. Nefes alışını yavaşlatmak için ağzından derin nefes aldı, ama ağız kuruydu, tükürüğü yoktu, dil damağına yapışıyordu. Susamıştı. Ne kadar zamandır su içmediğini hatırlamıyordu. Yatağa yatmadan önce bir bardak su içmişti, ama burada geçen süre... Saat sabitlenmişti, ama vücudu zamanın geçtiğini söylüyordu. Susuzluk başlıyordu, dudakları çatlamaya başlamıştı, üst dudağının ortasında küçük bir yarık oluşmuş, oradan sızan kanla tuzlu tadı diline geliyordu. O tad, gerçekti. Rüyada tad olmaz. Rüyada acı olmaz. Rüyada susuzluk olmaz. Ama o susuzdu.

Kapılardan birinin ardında, diğerlerinden farklı olarak, yerde duran bir şişe su buldu. Şeffaf, plastik, marketlerde satılan sıradan bir su şişesi. Ama kapağı açıktı, yarısı boştu. Birazı yere dökülmüş, halıda koyu bir leke bırakmıştı. Adam's şişeyi aldı, tereddüt etti. Kimin bıraktığı belli değildi, belki bir tuzaktı, belki zehirliydi. Ama susuzluk öyle bir noktaya gelmişti ki, ağzı o kadar kurumuştu ki, dudağındaki yarıktan akan kanı yaladığında bile o tuzlu tadı ilaç gibi içine çekiyordu. Şişeyi kaldırdı, burnuna götürdü, su kokuyordu, o tanıdık, hiçbir şey kokmayan su kokusu. Küçük bir yudum aldı. Su boğazından aşağı inerken, yemek borusu boyunca ilerlerken, midenin boşluğuna düşerken hissettiği rahatlama, gerçeğin son kanıtıydı. Rüya değildi. Rüyada su içmek boğazı ıslatmazdı, midene gitmezdi, susuzluğu gidermezdi. Ama bu su, onu canlandırdı. Şişeyi elinden bırakmadı, yanına aldı, azar azar içmeye devam etti.

Bu buluş, ona bir umut verdi. Biri buradaydı, ya da en azından bir zamanlar buradaydı. Şişe plastikti, etiketinde bir marka vardı, tanıdık gelmiyordu ama okunaklıydı, "Aqua Pure" yazıyordu. Altında küçük harflerle bir adres vardı, ama o adres gerçek dünyada bir yere aitti, belki de. Adam's şişeyi inceleyerek yürümeye devam etti, artık amaçsız değildi, bir iz vardı. Başka bir kapı açtı, bu sefer odanın içinde bir sandalye gördü, plastik, beyaz, ofis sandalyesi. Sırt kısmı kırıktı, bir bacağı eksikti, duvara yaslanmış duruyordu. Sandalyenin önünde yerde bir defter vardı, spiral ciltli, sayfaları rüzgârla karışmış gibi dağılmıştı, ama burada rüzgâr yoktu. Adam's eğildi, defteri aldı. İlk sayfada el yazısıyla karalanmış bir yazı vardı, okunaklı değildi, sanki titreyen ellerle yazılmıştı. "Yürüme. Koş. Işıkları takip etme. Onlar seni görüyor." Altında tarih yazıyordu, "17.03.2022". Dört yıl önce. Adam's defteri çevirdi, diğer sayfalar boştu, sadece bu cümle. Sonra defterin arka kapağına yapıştırılmış küçük bir fotoğraf buldu. Bir aile fotoğrafı, bir kadın, iki çocuk, bir adam. Adamın yüzü karalanmıştı, sanki biri çizmişti. Adam's fotoğrafı inceledi, kadının ve çocukların yüzlerinde acı vardı, gülümsemiyorlardı, belki burada çekilmişti, belki gerçek dünyada.

O an, koridorun sonundan bir ses geldi. Vızıltının dışında bir ses. Hafif bir tıkırtı, sonra bir hışırtı. Sanki biri halının üzerinde ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Adam's başını kaldırdı, sesin geldiği yöne baktı, ama hiçbir şey görünmüyordu, koridor boştu. Tıkırtı tekrarlandı, biraz daha yakından. Kalbi durdu, neredeyse. Nefesini tuttu, sesi iyice duymak için. Şimdi daha netti, ağır, düzensiz, bir ayak sürünüyor, diğeri çekiliyor gibi. Bir varlık, bir şey, ona doğru geliyordu. Adam's geriye doğru bir adım attı, arkasındaki kapıyı açtı, içeri girdi ve kapıyı sessizce kapattı. Kapının metal kolunu sımsıkı tuttu, parmakları bembeyaz oldu. Kapıda bir delik yoktu, ama kapının altındaki boşluktan dışarıdaki ışığın değiştiğini gördü, bir gölge geçti. O gölge, normal bir insan gölgesi değildi, çok uzundu, kolları yere kadar sarkıyordu, başı tavana değecekmiş gibi. Gölge kapının önünde durdu. Duraksadı. Adam's nefes almıyordu, akciğerleri yanıyordu, ama ses çıkarmamak için ölü taklidi yapıyordu. Gölge hareket etti, kapı koluna bir şey dokundu, hafifçe salladı. Adam's kolonu daha sıkı tuttu. Birkaç saniye geçti, dakikalar mı, saatler mi bilmiyor. Sonra gölge çekildi, ayak sürüme sesleri uzaklaştı, tekrar vızıltıya karıştı.

Adam's kapıya yaslandı, bacakları titriyordu, yere oturdu, sırtını kapıya verdi, başını dizlerine gömdü. Ağlamaya başladı. Ama gözyaşları susuzluğunu daha da kötüleştirdi, tuzlu sıvı yanaklarından süzülüp ağzına girdi. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Bir rüya olsa, şimdi uyanırdı. Bir kabus olsa, artık sona ererdi. Ama o hâlâ oradaydı, sarı duvarlar, floresan ışık, nemli halı. Defter elindeydi. "Onlar seni görüyor." O gölge neydi? Başka kimler vardı? Buraya nasıl düşmüştü? Uyumuştu, sadece uyumuştu. Her gece yaptığı gibi. Ama bu gece, farklıydı. Yatağa yattığında o tuhaf his, başının altındaki yastığın sertliği, yorganın ağırlığı, odanın sıcaklığı... Hepsi normaldi. Ama sonra, ne oldu? Bir boşluk hissetmişti, düşer gibi, süzülür gibi, sonra burada uyanmıştı. Uyku felci miydi? Hayır, uyku felcinde hareket edemezsin, bağıramazsın. Oysa o kalkmış, yürümüş, kapıları açmış, su içmişti. Bu gerçekti.

Birkaç dakika öylece oturdu. Yerdeki halıya baktı, liflerin arasında saç telleri buldu, kısa, koyu renk, belki kendi sakalından dökülmüş, belki bir başkasından. Belki de binlerce insan burada yürümüştü, her biri onun gibi şaşkın, korkmuş, çaresiz. Kimisi bulmuştu suyu, kimisi defteri yazmış, kimisi o gölgenin kurbanı olmuştu. Adam's ayağa kalktı, dizleri hâlâ titriyordu, ama artık oturacak hali yoktu. Hareket etmeliydi, çünkü durmak ölümdü, bunu içgüdüsel olarak biliyordu.

Kapıyı yavaşça araladı, dışarı baktı. Koridor boştu. Ses yoktu. Gölge gitmişti. Dışarı çıktı, kapıyı arkasından kapattı. Hangi yöne gideceğine karar veremedi, ama sağa döndü. Birkaç adım attıktan sonra, yerde küçük bir nesne gördü, parıldıyordu. Eğildi, aldı. Bir anahtardı, eski, pirinç, dişleri aşınmış. Üzerinde bir etiket vardı, "30" yazıyordu. 30. Ne demekti? 30 numaralı oda mı? 30. seviye mi? Etikette başka hiçbir şey yoktu. Anahtarı cebine koydu. Belki bir kapı açar, belki çıkışa götürür. Belki de hiçbir işe yaramaz.

Koridorun sonuna doğru ilerlerken, duvarda bir çizik gördü. Daha önce fark etmemişti, çünkü sarı boyanın üzerinde açılmış derin bir çizik, içinden alçıpanın gri rengi görünüyordu. Çiziğin yanında, bir ok vardı, kazınmış, sola işaret ediyordu. Adam's okun gösterdiği yöne baktı, orada bir kapı vardı, diğerlerinden farklı olarak siyah renkliydi. Diğer kapılar beyazdı, bu siyahtı. Üzerinde hiçbir numara yoktu. Adam's yavaşça yaklaştı, elini kapı koluna uzattı. Metal soğuktu, ama diğerlerinden daha soğuk, sanki buz gibi. Çevirdi. Kapı açıldı. İçerisi karanlıktı, floresan ışığı içeriye dolamıyordu, sanki karanlık bir perde ışığı emiyordu. Adam's bir adım attı, içeriyi görmek için gözlerini kısarak baktı, ama hiçbir şey görünmüyordu. Kapı eşiğinde, zeminde bir not vardı, katlanmış. Aldı, açtı, okudu: "Burası Seviye 0. Çıkış yok. Ama geçit var. Siyah kapıdan geçersen, Seviye 1'e ulaşırsın. Ama dikkat et, her seviye bir öncekinden daha kötü. Dönmeyi düşünebilirsin, ama dönecek yer yok. - M.E.G." M.E.G. Ne demekti? Bir örgüt mü, bir kişi mi? Adam's notu katladı, cebine koydu. Siyah kapının önünde durdu, içindeki karanlığa baktı. O gölge, o ses, o "Oyun Başladı" uyarısı, kafasında dönüp duruyordu. Bu bir oyunsa, kurallarını öğrenmeliydi. Ama eğer bir oyun değilse, eğer gerçekten bir hapishaneyse, o zaman kaçmanın tek yolu ileri gitmekti.

Karanlığa doğru bir adım attı, ama çekindi. Geri çekildi. Siyah kapıyı kapattı. O anda, koridorun diğer ucunda, o ağır ayak sürüme sesi tekrar başladı, daha hızlı, daha kararlı. Gölge geri gelmişti, ve bu sefer koşuyordu. Adam's kalbinin göğsünden fırlayacağını hissetti. Geriye baktı, koridorun sonunda uzun, ince, karanlık bir siluet belirdi, floresan ışığının altında sallanan, dengesiz, eklemleri ters dönmüş bir yaratık. Kafası yok gibiydi, ya da başı omuzlarının arasına gömülmüştü. Kolları yerde sürüyordu, parmakları uzun, tırnakları yerden tıkırdama sesi çıkarıyordu.

Adam's çığlık atmadı. Çünkü nefesi kesilmişti. Tek yapabildiği, siyah kapıyı tekrar açıp içine dalmaktı. Karanlık onu yuttu, kapı arkasından kapandı. Siyah kapı kapanır kapanmaz, tüm sesler kesildi. Vızıltı bile durmuştu. Mutlak sessizlik. Adam's karanlığın içinde nefes nefese duruyordu, elleri önünde, hiçbir yeri görmüyordu. Bir elini duvara dokundurmak için uzattı, duvar dokusu farklıydı, sarı oda değildi, pürüzlü, beton gibi, soğuk ve nemli. Ayaklarının altındaki zemin halı değildi, çimento gibi sertti. İleride, çok uzakta, loş bir ışık belirdi, kırmızımsı, titreşen. Adam's o ışığa doğru yürümeye başladı. Artık geri dönüşü yoktu. Seviye 0'ı geride bırakmıştı. Ama Seviye 1'in ne getireceğini bilmiyordu. Sadece bir şeyi biliyordu: Oyun başlamıştı, ve oyundan çıkmanın tek yolu, tüm seviyeleri tamamlamaktı. Ya da ölmek.

Gözleri karanlığa alıştıkça, etrafındaki boşluğu daha iyi seçmeye başladı. Seviye 0'ın o dayanılmaz sarısı gitmişti, yerini kirli gri, küflü betonlar almıştı. Tavan alçalmıştı, neredeyse başına değiyordu. İlerideki kırmızı ışık, bir acil durum lambasıydı, duvara monte edilmiş, yanıp sönüyordu. Ona doğru ilerlerken, arkasında siyah kapının kaybolduğunu fark etti. Dönüş yoktu. Artık sadece ileri.

Ve tam o anda, karanlığın içinden, o tanıdık, çocuksu-bilgisayarsı ses tekrar duyuldu, ama bu kez daha yakın, daha net, daha alaycı:

"Seviye 1'e hoş geldin, Adam's. Burada kurallar değişir. İlki: Işığa güvenme. İkincisi: Gölgenin aslında sahibi yoktur. Üçüncüsü... onu kendi başına öğren."

Ses yankılandı ve kayboldu. Adam's elindeki su şişesini sıktı, cebindeki anahtarı ve notu yokladı, hâlâ oradalardı. Derin bir nefes aldı, kırmızı ışığa doğru yürüdü. O an, anladı ki bu sadece bir başlangıçtı. Daha yirmi dokuz seviye vardı. Ve her biri onu biraz daha deli edecekti. Ama yine de yürüdü. Çünkü durmak, ölmekti. Ve henüz ölmeye hazır değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.