Karanlık koridorlarda koşarken nefes nefese kalmıştık. Arkamızdan gelen o ıslak sürünme sesi bir ara kesildi, sanki avını kaybetmiş bir yaratık gibi durakladı. Üçümüz de soluklanmak için bir köşeye sindik, sırtımızı nemli duvara yasladık.
"Sanırım... sanırım onu atlattık," dedi Ateş, nefes nefese. Ama sesindeki güvensizlik hepimize geçmişti.
Batı elini göğsüne bastırmış, kalp atışlarını sakinleştirmeye çalışıyordu. "Bu yer sonsuz gibi. Hiç bitmeyecek mi bu koridorlar?"
Biraz dinlendikten sonra tekrar yürümeye başladık. Gezgin kostümlerimizin cepleri boştu ama en azından üzerimiz artık daha dayanıklıydı. İlerledikçe koridorların rengi değişmeye başladı; sarımsı duvarlar yerini soluk griye bırakıyordu. Halı da değişmişti, artık ayaklarımızın altında sert bir zemin vardı, sanki eski bir ofis binasına girmiştik.
"Bakın," dedi Ateş birden, elini kaldırıp ileriyi işaret ederek. "Orada bir kapı var."
Gerçekten de koridorun sonunda, diğerlerinden farklı, ahşap bir kapı duruyordu. Üzerinde eski, silik harflerle bir şeyler yazılıydı ama okunmuyordu. Kalbim heyecanla çarpmaya başladı; belki de bu, çıkışa giden bir yoldu.
Kapıya yaklaştık. Batı elini tokmağa uzattı ama Ateş onu durdurdu. "Bekle. Ya bir tuzaksa?"
"Başka seçeneğimiz yok ki," dedim. "Ya deneriz ya da bu koridorlarda sonsuza kadar dolaşırız."
Derin bir nefes alıp kapıyı araladık. İçerisi, beklediğimizin tam tersiydi -- terk edilmiş bir ofis kat düzeni, sıra sıra masalar, devrilmiş sandalyeler, tozlu bilgisayar ekranları. Duvarlarda eski toplantı panoları asılıydı, üzerlerinde anlaşılmaz grafikler ve notlar vardı. Sanki burada bir zamanlar insanlar çalışmış, sonra bir anda her şeyi bırakıp kaybolmuşlardı.
İçeri adım attığımızda ayaklarımızın altında cam kırıkları çıtırdadı. Batı, masalardan birinin üzerinde duran eski bir telefonu fark etti. "Bakın, bu hâlâ çalışıyor olabilir mi?"
Telefonu eline aldı, kulağına götürdü. Hat sesi yerine, hafif bir cızırtı ve ardından uzak, boğuk bir fısıltı duyduk. Üçümüz de irkildik. Batı telefonu hemen yere bıraktı.
"Ne dedi?" diye sordu Ateş, sesi titreyerek.
"Anlamadım," dedi Batı, yüzü bembeyaz olmuştu. "Ama sanki... sanki adımı söylüyordu."
Bu sözler üzerine odada bir sessizlik çöktü. Uzaktan, katın diğer ucundan, hafif bir kağıt hışırtısı duyduk. Sanki biri -ya da bir şey- masaların arasında dolaşıyordu. Üçümüz birbirimize baktık, hiçbirimiz sesli konuşmaya cesaret edemiyordu.
Yavaşça, adım adım, sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye karar verdik -- belki bir çıkış işareti, belki bir ipucu bulabilirdik. Masaların arasından geçerken, devrilmiş bir dolabın arkasında parlak, metalik bir cisim gördüm. Eğilip aldım; eski, paslı bir anahtar zinciriydi, üzerinde tek bir anahtar sallanıyordu.
"Bu bir işaret olabilir," dedim, anahtarı avucumda sıkarak. "Belki bir yerlerde bunun açacağı bir kapı vardır."
Tam o sırada, katın öbür ucundaki camlı bir ofis odasının içinden, karanlıkta parlayan iki nokta belirdi. Gözler bize bakıyordu. Üçümüz aynı anda donduk kaldık, nefesimizi tuttuk.
"Kımıldamayın," diye fısıldadı Ateş, dişlerinin arasından. "Belki bizi görmemiştir."
Ama gözler yavaşça bize doğru yaklaşmaya başladı, karanlığın içinden usulca beliren ince, uzun bir siluetle birlikte...