Ofise vardığımızda Ateş bizi her zamanki sakinliğiyle karşıladı. Masasının başında oturuyordu ama gözlerinde farklı bir parıltı vardı, sanki içinde uzun zamandır sakladığı bir şeyi paylaşmak istiyordu.
"Sizi buraya boşuna çağırmadım," dedi, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. "Bir süredir şarkı yazmak istiyorum. Kafamda notalar dönüp duruyor ama bir türlü kağıda dökemiyorum. Sizin fikirlerinize ihtiyacım var."
Batı gülümsedi. "Ateş'ten şarkı, bunu görmek isterim doğrusu!" dedi şakayla karışık. Ben de gülümsedim çünkü Ateş'in bu yönünü hiç görmemiştik. Çalışkanlığıyla, soğukkanlılığıyla tanıdığımız arkadaşımızın böyle sanatsal bir tarafı olduğunu öğrenmek hoşuma gitmişti.
Konuşmaya devam ederken Batı birden ayağa kalktı. "Bir dakika, tuvalete gitmem lazım," dedi ve ofisin köşesindeki kapıya doğru yürüdü. Ateş kafasını sallayıp kalemi eline aldı, notlar karalamaya başladı. Ben de pencereden dışarıyı seyrediyordum.
Aradan birkaç dakika geçti. Batı hâlâ dönmemişti. İçimde tuhaf bir his belirdi, açıklayamadığım bir huzursuzluk. Ateş de fark etmişti bunu, kalemi masaya bıraktı.
"Batı bu kadar uzun sürmezdi hiç," dedim endişeyle.
Tuvaletin kapısına doğru yürüdük. Kapıyı açtığımızda içeride kimse yoktu. Ama gördüğümüz şey normal bir tuvalet manzarası değildi -- duvarlardan biri sanki erimiş gibi, sarımsı ışıltılı bir sisin içinde kayboluyordu. Nemli, küf kokulu bir hava yüzümüze çarptı.
"Bu da ne?" diye fısıldadı Ateş, sesi titriyordu artık.
Elimi uzatıp duvara dokunmak istedim ama ayağım kaydı, ikimiz de aynı anda o tuhaf sisin içine, duvarın ardına doğru çekildik. Bir an her şey karardı, kulaklarımda o eski floresan ışıklarının uğultusu yankılandı.
Gözlerimi açtığımda karşımda sonsuz, sarımsı, küf kokulu koridorlar uzanıyordu. Batı da orada, birkaç metre ötede, şaşkın gözlerle bize bakıyordu.
Backrooms'a düşmüştük.

