Saatin alarmı çaldığında, Elif gözlerini açmadan bir süre öylece yattı. Günlerdir hissettiği yorgunluk, vücudunu felç eden bir ağırlık gibi üzerindeydi. Ama duramazdı. Kira gecikmişti, annesi yine bütün parayı alıp kaybolmuştu ve çalışmazsa aç kalacaklardı.
Zorlukla yataktan kalkıp mutfağa yöneldi. Mutfak dediği şey, içinde sadece bir ocak ve birkaç tabak olan küçük bir alandı. Masanın üstünde açılmış boş sigara paketleri ve kırık bira şişeleri vardı. Derin bir iç çekip gözlerini kaçırdı. Bunlar artık ona yabancı şeyler değildi.
Elif hızla hazırlandı, yıpranmış kot pantolonunu ve siyah tişörtünü giydi. Ayakkabılarını bağlarken annesi oturma odasından ona seslendi:
“Bana biraz para bırak, Elif.”
Elif, sinirle dişlerini sıktı. “Daha dün verdim anne.”
“Ne yapayım, yetmedi!” Kadının sesi sertti ama içinde bir parça da yalvarış vardı.
Elif cebinden çıkardığı son parayı masaya bıraktı. Karnında açlıktan düğüm olan hissi bastırmaya çalışarak kapıyı sertçe çekip dışarı çıktı.
İşe vardığında, müdürü onu süzerek yaklaştı. Orta yaşlı, karnı dışarı fırlamış, yağlı saçları olan adam, her zamanki gibi sinsi bir gülümsemeyle gözlerini Elif’in üzerinde gezdirdi.
“Bugün çok güzel görünüyorsun, Elif.”
Elif, midesine oturan o tanıdık rahatsızlık hissiyle, zoraki bir gülümsemeyle başını salladı ve hiçbir şey demeden işinin başına geçti. Ama içindeki korku büyüyordu. Çünkü bu, asla yalnızca bir sözle kalmazdı.
Ve gerçekten de kalmadı…
Elif, gün boyunca işine odaklanmaya çalışsa da müdürünün bakışlarını ensesinde hissetmekten kendini alamıyordu. Ellerini tezgâha sıkıca bastırarak nefesini dengelemeye çalıştı. Birkaç saat daha dayansa, maaşını alıp eve dönecekti. Sadece birkaç saat…
Ama işler hiçbir zaman düşündüğü kadar basit gitmezdi.
“Elif, buraya gelir misin?”
O ses… O yağlı, iğrenç ses.
Elif’in içi titredi ama başını sallayıp arka depoya doğru ilerledi. Depo, karanlık ve dar bir odaydı. İçeri girerken içgüdüleri kaçmasını söylüyordu ama kaçmak için bir bahanesi yoktu. Ya da belki vardı, ama burada çalışan herkesin bildiği bir şey varsa, o da müdürüne karşı gelenlerin işlerini çabuk kaybettiğiydi.
Adam kapıyı ardından kapattığında Elif’in kalbi hızlandı.
“Seninle konuşmam lazım,” dedi müdür, adım adım yaklaşarak.
Elif, yutkundu. “Ne hakkında?”
Adamın yüzündeki gülümseme genişledi. “Senin hakkında… Çok çalışıyorsun, yoruluyorsun. Biliyorum. Ama bu işte ilerlemek istersen, bana biraz daha yakın olmalısın.”
Elif’in midesi bulandı. Geri çekildi ama adamın kolları çoktan onu köşeye sıkıştırmıştı. Kendi bedeninin ona ihanet ettiğini hissediyordu; kalbi deli gibi çarpıyor, dizleri titriyordu. Kaçmak istiyordu ama nasıl?
Tam o anda dışarıdan bir ses duyuldu. Başka bir çalışan bir şeyler söylüyordu. Müdür, rahatsız olmuş gibi homurdandı ve Elif’in kolunu bıraktı.
“Elif, git şimdi,” diye fısıldadı tehditkâr bir sesle. “Ama unutma, senin burada kalman bana bağlı.”
Elif hızla kapıyı açıp dışarı çıktı. Ellerini yumruk yaparak, boğazındaki düğümü çözmeye çalıştı. Gözleri dolmuştu ama ağlamayacaktı. Ağlamak, güçsüzlük göstergesiydi ve o artık güçsüz olmak istemiyordu.
Bugünlük kurtulmuştu… Ama ya yarın?
O gece, eve döndüğünde annesi yine ortalıkta yoktu. Mutfağın lambasını yaktığında masanın üstünde boş bir cüzdan ve birkaç sigara izmariti buldu. Açlıktan midesi kavruluyordu ama yiyecek hiçbir şey yoktu.
Elif, eski koltuğa çökerek başını dizlerine yasladı. O anda, hayatta ne kadar yalnız olduğunu bir kez daha fark etti.
Ama yalnız olmak, pes etmek anlamına gelmiyordu.
Gözyaşlarını silerek ayağa kalktı. Eğer kimse ona yardım etmeyecekse, o zaman kendi savaşını kendi verecekti.
Ve bir gün, bu savaşı kazanacaktı.