İlk kitabımı yazıyorum arkadaşlar. Bu kitabı aslında wattpad de yayınlamaya başlamıştım. İlk bölümünü yayınladım ki wp Türkiye 'de kaldırıldı. Kitabımda öylece kalmıştı. Ama ben böyle olsun istemediğim için bu uygulamadan yayınlamaya karar verdim. Yazım hataları varsa yorumlarda belirtirseniz düzenlerim ya da bir sonraki bölümlerde dikkat etmeye çalışıyorum.
Birazcık dramla başladı ama gidişat bu olduğu için yapacak bir şey yok. Umarım duyguları yansıtabilmişimdir.
Okurken keyif almanız dileğimle, iyi okumalar...
***********
Hayat herkese eşit davranmıyor. Bir yerden alırken bir yerden veriyor. Benden neden her şeyimi alıyor diye sorgulamaktan kendimi alamadığım zamanlar oluyor bazen. Umutlarımı alıyor, hayallerimi alıyor, ailemi alıyor. Ruhumu çalıyor…
Bana benden geriye hiçbir şey bırakmıyor.
Önceden kalbimde bir boşluk varmış gibi hissederdim. Şimdi ne o boşluğu ne de kalbimi hissedebiliyorum. Artık ben o boşluğun kendisi olmuşum…
Hayat mı acımasız yoksa insanlar mı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da yaşadıklarımı hak edecek hiçbir şey yapmadığım.
Kapım tıklatıldığında “Gir.” Dedim. İçeri adamlarımdan biri girdiğinde başını öne eğip yüzüme bakmadan “Safir Hanım babanız odasında sizi bekliyor.” deyişini seyrettim. Sinirle “Tamam. Çık.” dediğimde hemen çıkıp gitti. Ayağa kalktım ve sıradaki görevimin ne olduğunu öğrenmek için babamın odasına yürümeye başladım.
Morukla odalarımız karşılıklı sayılırdı. Uzun bir koridorun bir ucunda benim odamın kapısı varken diğer ucunda onun odasının kapısı vardı.
Kapısını tıklatmadan içeri girdiğimde kaşlarını çatmasını seyrettim. Masasının önündeki koltuklardan birine yayıldığımda suratına boş bakışlarımı yöneltip konuşmasını bekledim. “Sana kaç kere kapımı tıklatmadan girme dedim.”
Düşünürmüş gibi yaptım. “Zibilyon kere falan herhalde.”
Şakaklarını ovdu ve “Neden ısrarcısın o halde.” dedi. Ukalaca baktım ona.
“Çünkü sadece ve sadece saygı duyduğum insanların kapısını tıklatırım ve sana saygı duymadığımı ikimiz de biliyoruz. Yani boş yapmayı kes ve işten bahset. Vaktimi yiyorsun.”
Sözlerim karşısında çok sinirlendiğini ve ceza vereceğini biliyordum. Ama umurumda bile değildi. “Benimle düzgün konuşmayı öğrenene kadar ceza almaya devam edeceksin. Bunu bilmene rağmen neden hala benimle düzgün konuşmamak konusunda ısrarcısın Safir.”
Güldüm. Mutluluktan uzak bir gülümsemeydi bu. Eğlenen bir tavırla “Bilmem. Sanırım cezalar konusundaki yaratıcılığını seviyorum.” dediğimde gözlerini devirdi.
“O zaman akşamki cezan çok hoşuna gidecek Safir. Ama şimdilik yapacağın işten konuşalım.”
“Akşamı dört gözle bekliyorum.”
Bıkkınca verdiği bir soluktan sonra bana bir dosya uzattı. Öldürülecek olan adamın dosyası olduğuna emindim. Dosyayı çıkardığımda haklı olduğumu bir kez daha anladım. “Ozan Korfalı. 45 yaşında. Korfalı Nakliyenin sahibi. Yukarıdakilerin hoşuna gitmeyecek bir şeylere bulaştı muhtemelen. Ölüm emri geldi. O ve oğlu Enis Korfalı ölecek. Bu akşam kızının doğum günü şerefine bir davet verecek. Davet bittikten sonra oğluyla birlikte biriyle buluşmaya gidecek orada buluştuğu kişi de dahil olmak üzere üçü de ölecek.”
“Kiminle buluşacak?”
Yutkundu. “Bilmiyorum. Zaten orası bizi alakadar etmez. Sen işini yap yeter.” Endişeli gibiydi. Ama neden endişeli olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. İnsan öldürmek artık benim için nefes almak kadar doğal bir hale gelmişti. Bunu biliyordu. O zaman ne için endişeliydi ki? Belki de ben kuruntu yapıyordum. Boş verdim ve ayağa kalktım.
Tam kapıdan çıkarken bana seslendi. “Safir…”
Yavaşça omzumun üzerinden ona baktığımda “Ne olursa olsun başarılı ol! Acıma…” dedi. Kaşlarımı çattım. Onaylamadan odadan çıktım. İçimde tuhaf bir his belirmişti ve hiç de hayra alamet değil gibiydi.
***
Dürbünle Korfalıların bahçede verdikleri partiyi seyrediyordum. Ozan Korfalı telaşlı gibiydi. Oğlu Enis Korfalı da en az babası kadar telaşlıydı. Oğlu benden 2 yaş büyüktü sadece. Doğum günü pastasını üflemek üzere olan kız ise 9 yaşındaydı. Sadece 9 yaşında ve birkaç saat sonra abisini ve babasını kaybedecekti. Benim silahımdan çıkan kurşun yüzünden, hayatı tepetaklak olacaktı…
Dürbünle bakmayı kesip yüzümü ovuşturdum. “Kendine gel Safir. Avcı olmazsan av olursun…’’ diyerek mırıldandım. Derin bir nefes verdim. Dürbünü elime alıp bir süre bekledim. Biraz daha iyi hissettiğimde partiye tekrar odaklandım. Küçük kıza ve annesine bakmamak için özelikle çaba harcıyordum.
***
Nihayet parti bitmişti ve herkes dağılmıştı. Ozan Korfalı ve oğlu arabalarına binip giderken uzak mesafe takibe başlamıştım. Buluşmanın nerede olacağını bilsem de işimi şansa bırakmamam gerektiğini bilecek kadar çok şey görmüştüm.
Buluşma yerine az kaldığında doğruluğu teyit edilmiş oldu ve öncesinde belirlediğim yere sessizce gitmem gerektiği için arabayı durdurdum ve indim. Hızlıca buluştukları açıklığı görecek bir ağacın arkasında mevziimi aldım. Öncesinde buraya saklamış olduğum silahımı çıkardım ve nişan aldım. Gelecek olan adamı bekliyorlardı.
Beklenen adam nihayet geldiğinde arabalarından indiler. Şapkalı adamın yüzünü görmek neredeyse imkansızdı. Bana arkası dönüktü. Açıkçası kim olduğu da pek umurumda değildi.
Arabaların tekerleklerine iki el ateş ettiğimde kaçmak için delikleri kalmamıştı. Burnunu çıkaranı indirecektim. Bir süre bekledikten sonra küçük Korfalı kafasını yeterince iyi saklayamamaya başlamıştı. Tek el kurşun ve küçük Korfalı ‘nın yere yığılan bedeni. Ozan Korfalı ‘nın acı çığlığı kulaklarımda yankılandığında zerre bir şey hissetmemiştim. İçim cız bile etmemişti. Ozan Korfalı oğlunun bedenini çekmeye çalışırken açık verince tek el kurşun ile onun da işi bitmişti.
Sadece tek bir kişi kalmıştı. Şapkalı adam. Arabasının arkasından çıkmamak konusundaki ısrarı sinirlendirmeye başlamıştı. Bir anda yanımdaki ağaca isabet eden kurşun ile adamın yerimi tespit ettiğini anlamıştım. Gülümsedim. Karanlıkta yerimi ancak silahın sesinden tespit edebilirdi ve bu durum karşımdaki adamın Korfalılar gibi kolay lokma olmadığı anlamına geliyordu. Korfalıları indirmemi beklemişti. Böylece yerimden emin olacaktı. Olmuştu da. Ama bilmediği bir şey vardı.
Bende kolay lokma değilim.
Eğlence vakti.
Elimdeki sniper ‘ı bıraktım ve ağaçların arkasından bir gölge misali adamı çembere aldım. Yani etrafından dolandım. Tam tahmin ettiğim gibi yerimi değiştirdiğimi fark edememişti. Tabancamı adama doğrulttum ve nişan aldım. Hala yüzünü görememiştim. Çünkü eski menzilime doğru bakıyordu. Islık çaldığımda kafasını bu tarafa çevirdi. Kafasını çevirmesi ile sol göğsüne yediği kurşunla yere yığıldı. Sanki her şey ağır çekimde ilerlemişti. Adamın yüzünü görüp algıladığımda çoktan tetiğe basmıştım. Donup kalmıştım. “Hayır.”
Kendi kendime mırıldanıyordum. “Hayır. O olamaz.”
Elimdeki silah yeri boyladığında adamın yanına koşmaya başladım. Bilinci açıktı. Hala yaşıyordu. Beni gördüğünde “Safir…?” diye mırıldandı. Başını kaldırıp sarıldım. Gözlerim dolmuştu. “Özür dilerim. Özür dilerim. Özür dilerim. Görmedim. Yemin ederim görmedim. Görsem asla ateş etmezdim. Kendi kafama sıkardım. Ama sana sıkmazdım. Yemin ederim.”
Gülümsedi. “Seni göndereceğini tahmin edemedim. Bu kadarını yapmaz demiştim. Sana bunu yaşattığım için özür dilerim kızım.”
Hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. “Seni hastaneye götüreceğim. İyileşeceksin.”
Başını olumsuz anlamda salladı. Birden öksürmeye başladı. Ağzından gelen kan iyiye işaret değildi. Her yer kan olmuştu. Bir yandan ona sarılıp bir yandan yarasına bastırıyordum elimi. “Fazla vaktim yok. beni iyi dinle Safir. Benim gizli yerimi bilen tek kişi sensin. Orası artık senin. Orda para ve dosya bulacaksın. Sak-” bir anda öksürmeye başlamasıyla sözleri yarım kalmıştı. Ağzından yine kan gelmesine rağmen kanlı dişleriyle gülümsedi bana. “Sakın babana bahsetme oradan ve dosyalardan. Davamın ister devamını getir ister getirme. Sana kalmış kızım. Kendin için en iyi yolu seç.” Daha kuvvetli öksürmeye başlamasıyla daha şiddetli ağlamaya başlamıştım.
“Ne olur gitme. Yalvarırım. Ne olur. Ne olur gitme.”
Elini yanağıma koydu ve gözyaşlarımı sildi. Saçlarımı okşadı. Gözyaşlarım durmuyordu. Arada hıçkırmam dışında sessizce döküyordum gözyaşlarımı. Elini göğsümün üzerine koyup öksürdü. “Buradan bir yere gitmiyorum kızım. Sen beni hatırladığın sürece hep yanında olacağım.”
Başını göğsümün üzerine koyup daha çok sarıldım ve mırıldandım. “Özür dilerim. Affet beni.”
“Affedilecek bir şey yok. Benim-” şiddetli bir öksürükle zar zor aldığı nefeslerden sonra devam etti “Benim kızım olduğun ve bana tekrar baba olmayı tattırdığın için teşekkür ederim kızı-”
Sözünü tamamlamasını bekledim bir süre. Kızım demesini bekledim. Tekrar saçlarımı okşamasını bekledim. Gözyaşlarımı silmesini…
Ama düşen elinden bunların hiçbirini yapamayacağını biliyordum. Bilmeme rağmen bekledim.
Göğsümden biraz uzaklaştırıp yüzüne baktığımda kapalı gözlerini açmasını diledim. Benim gözlerimden daha kara gözleri olduğunu söyleyip böbürlenmesini istedim. Elim yavaşça nabzını yokladı. Atmayan bir nabızla karşılaştığımda gözlerini sonsuza kadar kapattığını anladım.
Öyle bir çığlık attım ki. Ben bile kendime şaşırdım. Uzun zamandır nadiren hissettiğim kalbim yerini belli edip sızım sızım sızlıyordu. Sanki son kez atıyormuş gibiydi.
Kollarımda can veren adama yaşarken söylemeye dilimin varmadığı kelimeyi söylemek için kulağına eğildim. Gözyaşlarım yüzüne damlarken fısıldadım. “Baba…”
Daha sıkı sarılıp tekrar fısıldadım. “Babam. Bak sana baba diyorum. Kalk artık. Yalvarırım baba. Kalk…”
Bir süre kalkıp kızım demesini bekledim sımsıkı sarılarak. Kalkmayacağını bile bile bir umut bekledim.
Gözyaşlarım durduğunda onu yavaşça yere yatırdım. Sakallarını okşayıp yanağına bir öpücük kondurdum. “Buluşacağımız güne kadar hoşça kal babam.” Elini alıp kalbimin üzerine koydum. “Benim kalbim attığı sürece ölmeyeceksin. Yemin ederim buna neden olan kim varsa bulacağım ve bedelini ödediklerinden emin olacağım.”
Elini yavaşça yere bırakıp ayağa kalktım. Dizlerimin gücü nereye gitmişti? Gözyaşlarım daha yeni durulmuştu. Ama yerine yenileri gelmek için yalvarıyorlardı. Dolan gözlerimle bulanık gördüğüm alana baktım. Silahlarımı toplayıp. Arabama yürümeye başladım. Tabancamı belime yerleştirmiştim zaten. Nişancı tüfeğimi de çantama koyup gelişigüzel arka koltuğa atmıştım. Şoför koltuğunda yerimi aldığımda aynadaki yansımama takılı kaldı gözlerim. Yüzüm saçlarım, üstüm başım kan içindeydi. Babamın kanı sadece ellerimde değildi. Her yerimdeydi. Bu görüntü beni dehşete düşürdü.
Kendi kendime fısıldadım aynaya bakarak. “Ben babamı öldürdüm.”
Artık kaybedeceğim hiçbir şeyim kalmamıştı. Elimde babamlayken yaşadığım kalan birkaç güzel anıdan başka hiçbir şeyim yoktu. Zaten onu da elimden kimse alamazdı.
Babamla anılarımız gözlerimin önüne geldikçe aklımdan geriye kalan tüm mantık kırıntılarını da kaybediyordum. Tek tük güzel anım vardı zaten. Onlarda babamlaydı. Onlara da kan bulaşmıştı. Babamın kanı…
Direksiyonu yumrukladım. “Neden? Neden? Neden? Neden? Neden?” Yumruklamayı bırakıp başımı direksiyona yaslarken mırıldandım. “Neden…?”
Neden ona baba demedim ki sanki? Baba demem için ölmesi mi gerekiyordu? Şu an hayattaki en büyük pişmanlığın nedir diye sorsalar, babama baba diyemeden onu kaybettim derdim. Hiçbir pişmanlık bunun üstüne çıkamayacaktı. Biliyordum.
Arabayı çalıştırıp yola koyulduğumda aklıma morukla depodan çıkmadan önceki konuşmamız geldiğinde buz kestim.
FLAŞBACK
“Kiminle buluşacak?”
Yutkundu. “Bilmiyorum. Zaten orası bizi alakadar etmez. Sen işini yap yeter.” Endişeli gibiydi. Ama neden endişeli olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. İnsan öldürmek artık benim için nefes almak kadar doğal bir hale gelmişti. Bunu biliyordu. O zaman ne için endişeliydi ki? Belki de ben kuruntu yapıyordum. Boş verdim ve ayağa kalktım.
Tam kapıdan çıkarken bana seslendi. “Safir…”
Yavaşça omzumun üzerinden ona baktığımda “Ne olursa olsun başarılı ol! Acıma…” dedi.
O biliyordu. Gelenin kim olacağını biliyordu. Yine de söylememişti. Yukarıdan emir geldiğinde uygulardı. Beynim patlayacak gibiydi.
Önce hangisinden başlamalıydım. Moruktan mı yukarıdakilerden mi? Peki emri yukarıdakilerin vermiş olmasına rağmen neden moruğa daha çok sinirliydim? Bildiğim bir şey varsa sadece ölüm buna sebep olanlar için asla yeterli değildi. Acı çekmelilerdi. Acı çektiklerinden emin olmalıydım.
Moruğu en sona bırakmaya karar verdim. Yukarıdakileri avlayışımı izlemeliydi ve sıranın ne zaman kendisine geleceğini düşünüp her saniyesini zehir etmeliydi kendine. Her şeyini kaybettiğini izlemeden yakasını bırakmayacaktım. Bana ölmek için yalvarana kadar ölmemesini sağlayacaktım.
Deponun önüne geldiğimde arabayı durdurdum. İçinden çıktığımda kapının önündeki adamlarımız şokla bana baktılar. Bu bakışlar çok tuhaftı. Şaşkınlık vardı. Şaşkınlık ve korku…?
Onlara baktığımda başlarını hemen önlerine eğdiler. Birinin yakasına yapışıp “İyi olup olmadığımı sormayacak mısın?” diye sordum. Titremeye başlayıp kekeleyerek sordu. “İ-iyi m-misiniz Safir h-hanım.”
Kahkaha attım. Bu kahkaha acıdan bir kahkahaydı. Delirmiş gibiydim. Belki de delirmiştim. “Harikayım.” Dedim ve silahımı belimden çıkarıp adamın kafasına dayadım. “O kadar harikayım ki canım kan görmek istiyor.”
Adam korkuyla gözlerini açtığında dizlerinin üzerine çöküp “Yapmayın. Lütfen. Ben yanlış bir şey yapmadım.” Dediğinde silahımın namlusunu alnına dayayıp ruhsuz bir sesle konuştum. “Bende yapmamıştım…”
Tam silahı ateşleyecekken bir ses duydum. “Yapma!”
Durdum. Bu sesi tanıyordum. Başımı kaldırdığımda babam tam karşımdaydı. Ama o ölmüştü? Deliriyor muydum?
“Neden? Yapmamam için tek bir sebep söyle!”
Bana gülümsedi. “Onu öldürürsen buradakilerden hiçbir farkın kalmayacak. Sende onlar gibi olacaksın.”
Yutkundum. “Farkım var mıydı ki?”
Kaşlarını çattı. “O adamın yolundan gittiğin sürece bir farkın olmayacak. Sen benim kızımsın. Farkını göster.”
Burukça gülümsedim ve namluyu indirdim. Titreyen adama bakıp kahkaha attım. “İyi günündesin. Seni öldürmemem gerektiğini söyledi.”
Adamlar bir baktığım yere bakıyor bir de bana bakıyorlardı. Önümdeki diz çökmüş adam şaşkınca “K-ki-kim?”
Gülümsedim. Babamı gösterip “Görmüyor musun?” diye sordum. Adam yutkundu ve başını öne eğdi. Başımı hafifçe sola eğdim ve fark ettiğim gerçekle, hayal kırıklığı içerisinde “Görmüyorsun…?” dediğimde adam tekrar titremeye başladı.
Babama baktığımda “Hep yanındayım kızım. Unutma sen benim kızımsın ve ben avları avlamam, avcıları avlarım.” dedi ve kocaman gülümsedi. Ona kocaman gülümsedim. Yavaşça silinip yok olmaya başladığında aklıma gelen anılarla bana ne demek istediğini anlamıştım. Bunu onun ağzından daha önce de duymuştum.
FLAŞBACK
“Neden gitmek zorundasın ki?”
Sorduğum soru karşısında gülümsedi. Saçlarımı okşayıp. “Avları avlamaktan sıkıldım. Hepsinin yükü sırtıma bindi ve artık taşımaya gücüm yetmiyor. Bundan sonra avları koruyacağım.” dedi.
Kahkaha atıp omzuna omzumla hafifçe vurdum. “Bu yufka yürekle fazla yaşamazsın.”
Gülümsedi. Ama bir şey demedi.
“Sen şuna senden sıkıldım artık desene.” Diye eklediğimde kaşlarını çattı. Başımı koltuğunun altına alıp sıkıştırdı. Güldüm ve kollarından kurtuldum. Çokta zorlanmamıştım. “Saçmalama Safir. Hangi baba evladından sıkılırmış?”
Burukça gülümsedim. “Beni görmeye gel.”
“Geleceğim.” dedi ve sarıldı. Sarıldığı anda kulağıma bir adres fısıldadı. Sanırım bu sende beni görmeye gel demekti. Kulağıma fısıldaması da hep bahsettiği gizli yerinin adresini söylediği anlamına geliyordu. Takip edilmediğinden emin ol demenin naif yoluydu. Gülümsedim.
Ayrıldığında göz kırptı. Ve arkamda bir yere bakıp arabasına bindi. Moruğun bizi izlediğinden ve ona baktığından emindim. Bu yüzden arkamda kime baktığına bakma gereği bile duymadım.
Arabasını çalıştırdı. Gitmeden önce aklımdaki soruyu sormak istedim. Açık pencereye ellerimi yaslayıp başımı hafifçe eğip “Avları koruyacağım derken ne demek istedin?” diye sordum.
Gözlerinde ciddiyet vardı. “Artık avları avlamayacağım, avcıları avlayacağım demek istedim.” dedi ve gülümseyip ekledi. “Kendine dikkat et kızım. Tekrar buluşana dek özle beni.”
Kahkaha attım. “Senin neyini özleyecekmişim acaba.” dediğimde sırıtıp göz kırptı.
“Sende kendine dikkat et. Sakın öleyim deme.” diye eklediğimde kahkaha atıp “Söz veremem.” dedi.
“Söz veremezmiş. Dokuz canlı olduğunu bilmesem endişeleneceğim bu sözlerine.”
Kahkaha attı. “Bir aslana kedi demen… Ne kadar da komiksin kızım. Sen bir daha espri yapma.”
Sözleri üzerine gözlerimi devirdiğimde bana derin derin baktı. “Hoşça kal.” dedi.
Yaslandığım arabadan bir adım uzaklaşıp “Hoşça kal.” dediğimde gaza basıp uzaklaştı.
O gün gidişini umursamamaya çalışmıştım. Nasıl olsa beni görmeye gelir diye düşünmüştüm. Ama o gelmemişti. O gelmedi diye bende gitmemiştim. Hayatın inatlaşmak için çok kısa olduğunu unutmuştum. Oysa başında namluyla yaşayan bir insanın unutamaması gereken bir gerçekti. Keşke onu görmeye gitseydim. Son sözlerinde bana kızım diyen bu adamı görmeye gitmemek hayattaki en büyük ikinci pişmanlığım olarak kalacaktı.
Karşımda titreyen ve bana delirmişim gibi bakan bu adamlara delirmedim demek isterdim. Ama delirip delirmediğimden kendim de emin değildim.
Depodan çıkan moruğu gördüğümde içimde yanan intikam ateşi harlamıştı. Parmaklarıma tetiği çekip onu vurmaması gerektiği emrini vermek de bedenimde hala babamın kanı mevcutken karşımdaki adamın kanına bulanmak isteyen ruhuma beklemesi gerektiği emrini vermek de sandığımdan daha da zordu…
********
Sizce Safir kendine hakim olabilecek mi yoksa yakıp yıkacak mı?
Ya da siz Safir 'in yerinde olsaydınız böyle bir durumda ne yapardınız?

