Bir kayanın üzerinde ayaklarını sarkıtıp öylece ileri baktı. Hiç vazgeçmedi, sınırlar ötesinde neler olduğunu hayal etmeden geçen tek bir günü olmadı. O gün cesaretini topladı, kayanın üzerinden hızla atlayıp "Gideceğim" dedi, fısıltıyla, etrafında kimse olmasa da duyulmasının korkusu kısmıştı sesini, korkusunu göz ardı ederek tekrarladı "Bab'a gideceğim" bu kez haddinden fazla çıktı sesi ve yüksekliğini fark ettiği an etrafına korku dolu gözlerle baktı, kimseyi göremeyen gözleri yuvasında sakince yerine dönerken duyduğu ses ile adeta yerinden zıpladı "Yine mi..." Duyulduğundan emin olmayıp yarı da kesmişti, biraz daha yaklaşıp tekrardan devam etti "Yine mi buraya geldin Yuzarsif" bıkkınlık vardı bu cümlede ve çaresizlik. Yuzarsif'in tüm korkusu geldiği gibi hızla gitmiş, yerine güven ve huzur dolmuştu çünkü sesin sahibi Cezlan'dı. O'nun en yakın arkadaşı ve gönlünün kuru çölünde bir damla suyuydu. Adı gibi hep neşeliydi Cezlan, neşesi en çok da onun içine işler, heyecanlı konuşmalarında gözlerinin içine bakarak dinlerdi.
Ormandan geçerken uzun siyah saçlarına takılan küçük dal parçalarını temizlerken Yuzarsif yutkundu "Ne yine mi Cezlan ?" Boş bir soru olduğunu bildiği için gözlerini kaçırdı. Cezlan, elleri hala saçlarında durup başını yana doğru hafifçe eğdi sonra yüz hatlarını gevşetip iç çekti tam konuşmak için ağzını açmıştı ki "Dinle beni çocuk" dedi Yuzarsif emin bir seda ile kükredi sanki, parmağıyla Bab'ı gösterip devam etti "Orası benim hayalim, dora halkının zırvaları umrum da değil ! Onlar da merak ediyor, onlar da en az benim kadar düşünüyor ama.." başını yere eğip hışımla salladı "Ama kendilerini boş rivayetlerle tatmin edip meraklarını bastırmaktan başka bir şey yaptıkları yok, korku bedenlerinizi ve düşüncelerinizi esir almış, yaşamak için korkunun pençesine sığınmış bir halk yaşayıp, (yaşamaksa tabi bu) ölümü beklemekten başka bir şey yapamayacaktır." İçinde ki heyecanını fikirleriyle dile dökmenin cesaretiyle belini doğrultmuş dimdik ufka bakıyordu. Cezlan, yüzünü O'nun sırtına dayayıp kollarını beline doladı, böylelikle sakinleşeceğini umuyordu çünkü hep öyle olurdu Yuzarsif ne zaman duygu patlaması yaşasa Cezlan onu sarıp sarmalar, kollarının arasında gevşer o an herşeyi boşverirdi ama bu kez değil. Cezlan, bunu hissetti ve irkildi "Sen.." dedi kesildi ve kahkaha attı "Sen ciddi misin?" Yüzünü, yüzüne dönüp bıçak gibi bakışlarıyla ona cevap vermişti "Bırak şu saçmalığı yeter artık ! Sana aşktan ziyade gönlümün en karanlık ücralarındaki hislerle bağlandım, sen ise macera peşinde gözlerini bana kör ettin" Sustu ve kelimelerinin O'na işlemesi için derince baktı. Yuzarsif, Cezlan'ın yüzüne düşen saç tellerini kulağının arkasına doğru atıp yanağını avucunun içine aldı. "Bizim için, herkes için çocuk. Sen bir macera olarak görüyorsun ben ise kurtuluş olarak, şahlanış olarak görüyorum bir halkın zincirlerini kırmaktan bahsediyorum. Kurtarıcı beklemek esirliği kabullenmektir. Ben bunu yapmayacağım ölümüm bu yolun üzerinde olsun ki vazgeçmeyeceğim" gözleri parlıyordu ama Cezlan, O'nun bu heyecanına karşılık vermedi, tek kelime dahi etmeden arkasını dönüp uzaklaştı. Yuzarsif, bunu umursamadı sonuçta O'da anlayacaktı.
*************
Sabahın erken saatlerinde yatağından çıkıp halkına gönderilen Resûlün öğrettiği gibi suyla maddeten ve manevi olarak temizlendi. Râbbine her zaman ki gibi güneş doğmadan secde edip ibadetini bitirdi. Ellerini avuç içleri yukarı olarak iyice havaya kaldırıp başını acizce yere eğdi. Râb'dan Bab'a ulaşmayı diledi ve ellerini yüzüne sürüp kalktı. Resûlün sözlerinden okuduklarını anımsadı;
"Allah'a sığınan doğru yolda olduğu sürece emniyettedir." Yuzarsif de fikirlerini doğru kabul edip İlah'a dayandı. Halkın Resûlden gelenleri işlerine geldikleri gibi kabul ettiklerini biliyordu. Bab hakkında halkın bilgilerinin, ilahi bilgiler ile çakıştığını söylediği ve gerçekleri açıklayıp, onları yalanladığı için O'nun üzerine gidip sözlerini değiştirdiklerini de duymuştu. Peki doğru olanı nasıl bulabilirdi ki Resûl binlerce sene önce gelmişti ve o bilgilere ihtiyacı vardı. Kapının önüne çıkıp içine derince temiz hava çekti, bu saatlerde de havanın tadı çok başka oluyordu hele de yaz mevsiminde serin ve tatlı olurdu. Tüm bunları düşünürken aklına Dede geldi "Evet, Dede bunu bilir, O herşeyi bilir" dedi ve hemen ayakkabılarını giyip, üç sokak ötede samanlığın yanındaki tahta evin önüne geldi. Buraya ne zaman gelse hep huzur dolu hissederdi, Dede bu saatlerde hep uyanık olurdu. Yuzarsif de bunu bildiği için erken olmasını dert etmemişti hatta bir kaç kere Dede'nin evinde kalmıştı ordan aşinaydı Dede'nin hayatına ve düzenine. Daha küçüktü o sıralar "13 yaşlarında yerinde duramayan bir canavar" köyde böyle tanımlarlardı, gerçi aradan 6 yıl geçmiş olsa da köylü O'nu hala canavardan farklı görmüyordu. Ama Dede herkese olduğu gibi Yuzarsif'e de merhametle hatta daha ziyade yaklaşır, evinde ağırlamaktan büyük sevinç duyardı eskiden de bu böyleydi şimdi de. Tüm köyün aksine O'nu bağrına basardı. Her çocuk Dede'nin evin de kalmak isterdi. O'nun her çocuğa anlatacak birbirinden güzel bir sürü hikayesi vardı ne de olsa O bu köyün Dede'siydi ama hiç evlenmemişti, hep dininde hizmet için, insanlara yardım için çalışmıştı şimdi ise yaşlı olmasından ötürü hayatının son dakikalarını zikir, ibadet ve çocuklara çoğunlukla da büyüklere hakikâtleri anlatmakla geçiriyordu. "Dede, kesin zikir çekiyordur. Bu saatte hasta olsa bile belki uyur, tabi ondan da şüpheliyim" dedi kendi kendine. Dışarı da bir kaç hayvan sesinden başka çıt ses yoktu kapıyı tıklatıp bu derin sessizliği bozdu, kapı gıcırdayarak açılmıştı. Dede, kapısına gelene "Kim o?" Diye seslenmeyi çok uzun zaman önce bırakmıştı, evi yol geçen hânından farksızdı çünkü. "Hoşgeldin güzel oğlum" dedi Yuzarsif'in yüzünü görür görmez. Gülümseyince nur saçıyordu resmen, yanakları kırmızımsıydı, bembeyaz uzun sakalları vardı simsiyah gözleri ve yaşlılığına rağmen dinç bir duruşa sahipti. Elinde ki, el işlemeli ceviz ağacından yapılmış bastonunu içeri uzatıp "Gel hadi, hava serin evlat" dedi. Yuzarsif, "Bismillah" deyip içeri girdi. Bu da dininin bir öğretisiydi "Bismillah her hayrın başıdır* "İbadetini yerine getirdin mi ?" Diye sordu Dede, yer minderine otururken. Başını sallamakla yetindi Yuzarsif. "Râb kabul etsin" dedi Dede. Yuzarsif, buna sessizce "Amin" deyip bir sağa bir sola bakmaya başladı belli ki bir şeyler söyleyecekti ama neresinden başlayacağını bilemediğini fark etti. Dede, "Evlat, başlamadan bilinmez işin ne başı ne sonu" dedi kendine has ses tonuyla. Yuzarsif "Bab" dedi. Bir nefes çekip "Bab, meselesini anlat bana Dede gerçekten halkın dediği gibi mi, yoksa bir hurafeden ibaret mi?" Dede, boğazını temizleyip, bastonunu yatay olarak kucağına indirip iki eliyle sıkıca tuttu. "Halk, bu konuyu çok konuşmaz Yusuf" dedi. Bazen "Yusuf" derdi O'na. "Biliyorum Dede" gözlerini devirdi. "Bu yüzden sana geldim halk sadece; Bab'a yaklaşıldığın da büyük bir zelzelenin olacağını ardından bir takım canavarların meydana çıkıp halkın başına felâket yağdıracağından bahsedip duruyor. Ha, bir de beklediğimiz bir kurtarıcımız var. Belki bir kurtarıcı gelecek olabilir ama biz o gelene kadar niye hiç bişey yapmayalım. Dua ardından fiil istemez mi?" anlatırken bunları hatırladığı için tekrar sinirlenmişti. "Belki de doğrudur, gelecektir ve bizim beklememiz gerektir." dedi Dede, gayet sakin bir cevaptı. "Öyleyse 2000 senedir nerede bu kurtarıcı, gökten mi, yerden mi gelecek bunca yıl beklendi" Daha da sinirlendi. Dede, gülümsedi "Zamanı geldiğin de gelecektir, ama gökten mi iner yerden mi çıkar bilmem tüm bunlar yazıtların içinde" dedi. "Yazıtlar mı?" Diye sordu tüm merakıyla "Bununla ilgili yazıtlar mı var?" Sanki bir şeyler arıyormuş gibi odada gözlerini gezdirdi. "Evlat, bırak bu işi ve git. Peşinde koşmak bir işe yaramayacak, git medreseni oku bir zanaat sahibi ol ve evlen dinine bağlı biri ol ve Râb sana Cennet'ini bahşetsin. Bunlar bizim gücümüzün yeteceği meseleler değil !" Gözleri çaresizce yere bakıyordu. Yuzarsif, bu cümlelerin altında bir yaşanmışlık hissetmişti. Dede'de bir şeyler yaşamıştı "Bir şey var Dede, söylemediğin bir şey var gibi?" Dedi Yuzarsif. Dede, bastonundan yardım alarak kalkıp sobanın yanındaki yatağına gitti. "Uykum var evlat, sen ister burda otur bir kaç kitap oku ya da canın ne isterse, ister de gidebilirsin" deyip sustu ve yorganı üzerine çekip bastonu yatağın yanına bırakıp gözlerini kapadı. Yuzarsif, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ağzını açtı ama konuşmadı Dede'yi yormak istemezdi. Yuzarsif, evden usulca çıkıp gitti. Dede, ardından yaşla dolu gözlerini açtı "Ah evlat, bu halk sana da zulüm edecek. Seni de her şeyden men edecek Râb bilir, belki seni öldürecekler. Duâmdır ki bu işin peşini bırakırsın" diye fısıldadı, duvarında asılı manzara resimli tabloya bakarak, bu sıradan bir resim değildi, onu Dede çizmişti ve Bab'ın kimsenin yaklaşamadığı bir köşesinden ufkun ilerisini resmetmişti. O gün Dede, oraya iyice sokulmuştu o kadar ileri gitmişti ki Bab'a 100 adım kalmıştı orda durdu ve bu manzarayı görüp resmetti, sonra yoluna devam edecekti ki arkasından bir silah patladı. "Geri dön !" Bu halkın o zamanlar Valisiydi. Daha Dede, gençti ve korkmuş ayakları istemsizce Bab'ın zıttına köye doğru ilerliyordu. Bunu kimse bilmedi bir Vali, bir Dede, bir de Allah. Çünkü Vali "Bu bir ayaklanmaya meydan verebilir, insanlar bundan cesaret alıp Bab'ın dışına çıkabilir bunun duyulmasına asla müsaade etmeyeceğim" demiş ve onu cezalandırmak için evlendiği zaman eşini ve olursa çocuğunu öldürtmekle tehdit edip yalnızlığa terk etmişti. O da bu olaydan sonra vazgeçip tıpkı Yuzarsif'e söylediği gibi dinine bağlı sadece Cennet'i arzulayan ve arzulatan bir hayat yaşamayı seçmiş bu dünyadan elini eteğini çekmişti. Tabi Dede, Vali daha 50'li yaşlardayken ölmüş olsa da üzerinden yıllar geçmiş olan bu olayı alevlendirmek istemeyip düzene bağlı kaldı. "Belki de bu en iyisidir" derdi her yalnız kaldığın da, sanki kendini hala ikna etmeye çalışıyordu, kabullense de içinde bir şeyler rahat değildi ama onu da görmezden gelmeyi yavaş yavaş başarmıştı.