
Ayşe, on altı yaşında, karanlık gözleri ve dalgalı kahverengi saçlarıyla sıradan bir kızdı. Ama her gecenin gelmesiyle birlikte, sıradanlığı kabusa dönüşüyordu. Gözlerini kapattığında, ona ait olmayan bir dünyada kayboluyordu. Bu dünyada, gölgeler dans ediyor, fısıldayan sesler kulaklarını tırmalıyordu. Her rüya, daha korkunç bir hale geliyordu ve Ayşe, kendisini bu kâbus döngüsünden kurtaramıyordu. Bir gece, rüyasında kendisini karanlık bir ormanda buldu. Ağaçların dalları öyle kalın ve karmaşık bir şekilde birbirine dolanmıştı ki, sanki ormanın kendisi ona tuzak kuruyordu. Ormanın derinliklerinden gelen uğultular, sanki fısıldayan ruhların ona doğru yaklaştığını hissettiriyordu. Ayşe, kalbinde bir korku hissiyle ilerlemeye karar verdi. Ama ne kadar ilerlese, o kadar çok kayboluyordu. Birden, bulunduğu yeri aydınlatan bir ışık belirdi. Işık, bir açık alanın ortasında, eski bir kuyuya doğru yöneliyordu. Kuya yaklaşırken, içindeki karanlığın derinliklerinden yankılanan bir ses duymaya başladı. "Beni çağırıyorsun, Ayşe… Beni serbest bırak!" Ayşe, korkuyla irkildi. Bu ses, daha önce rüyalarında duyduğu bir ses değildi. Ancak bu ses, ona tanıdık geliyordu. Sanki bilinçaltında daha önce tanışmışlardı. “Hayır, ben seni çağırmadım!” diye bağırdı. Ama ses gülerek yanıtladı. “Ama senin korkun, beni besliyor.” O andan itibaren, Ayşe'nin rüyaları daha da karmaşık hale geldi. Her gece, aynı ormana geri dönüyordu, ama artık daha fazla şey hatırlıyordu. Ormanın derinliklerinde kaybolmuş ruhlar, ona doğru yöneliyor ve her biri, kendisini kurtarmak için onun enerjisine ihtiyaç duyuyordu. Ayşe, her defasında daha da zayıflıyordu. Rüyaları, kabuslarının bir parçası haline gelmişti. Bir gece, Ayşe uyandığında, gözleri kan çanağı gibi olmuştu. Uykusuz geçen günler, üzerindeki yükü arttırıyordu. Arkadaşı Zeynep, onun bu halini fark ettiğinde, "Ayşe, seninle bir şey konuşmalıyım. Son zamanlarda seni çok kaygılı görüyorum. Rüyalarında ne oluyor?" diye sordu. Ayşe, Zeynep'e rüyalarını anlatınca, Zeynep'in yüzü bembeyaz oldu. "Biliyor musun? Bu, kabus değil, bir işaret olabilir. Belki de sana bir şey söylemek istiyorlar. Ama bununla yüzleşmek zorundasın," dedi. Ayşe, Zeynep'in sözlerini düşündü. Belki de korkusuyla yüzleşme zamanı gelmişti. Bir gece, cesaretini topladı ve tekrar ormanın derinliklerine gitti. "Beni çağırıyorsun, değil mi?" diye haykırdı. Her şey sessizleşti. O an, karanlık ağaçların arasında bir figür belirdi. Gözleri, Ayşe'nin ruhunun derinliklerine işleyen bir boşlukla parlıyordu. "Senin içindeki korku, beni besliyor. Ama seni asla bırakmam," dedi figür. Ayşe, kalbinin hızlandığını hissetti. Korkusunu kabullenip, karanlığa adım atmak zorundaydı. Bir anda, ormanın gölgeleri ona doğru saldırmaya başladı. Ama Ayşe, korkusunu geride bıraktı. "Beni bırak!" diye haykırdı, sesinin yankısı ormanın derinliklerinde kayboldu. Sonunda, Ayşe rüyasında korkularıyla yüzleşmeyi başardı. Ama bu sadece bir başlangıçtı. Korkularının ne kadar derin olduğunu ve onları nasıl aşacağını öğrenmesi gerekiyordu. Gerçek hayatında, bu kabusun izleri hâlâ kalacaktı. Ayşe, rüyalarını kontrol edebilecek mi? Yoksa karanlık, onu sonsuza dek esir mi alacak?
