İçeriğe geç

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 25 · 9 dk okuma

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 25

24. Bölüm

‎Naz ın anlatımıyla ‎ ‎Uras susuyordu. ‎Ben konuşursam kırılacak, susarsam kopacağız gibiydi. Aynı odadaydık ama aramızda koca bir mesafe vardı. Ona doğru bir adım attım, sanki yıllardır yürüyormuşum gibi ağırdı. ‎“Beni böyle görmezden gelme,” dedim. Sesim sandığımdan daha titrek çıktı. ‎Başını kaldırdı. Gözlerinde alışık olmadığım bir şey vardı. Yenilmişlik değil… eksiltilmişlik. ‎“Görmezden gelmiyorum,” dedi. “Sadece… seni bu hâlime ortak etmek istemiyorum.” ‎Kalbim sıkıştı. ‎“Ben zaten ortağın değil miyim?” dedim. “İyine de, kötüne de.” ‎Sessizce güldü. O gülüş canımı yaktı. ‎“Ben iyi değilim Naz,” dedi. “Ve sen hep iyisini hak ettin.” ‎Yanına oturdum. Aramızda bir karış mesafe bile bırakmadım. ‎“Beni neyin hak ettiğime sen karar verme,” dedim. “Ben buradayım. Gitmedim. Bu bir şey anlatmıyor mu sana?” ‎Başını eğdi. Ellerine baktı. O eller beni defalarca korumuştu. Şimdi kendini tutuyordu. ‎“Azil… sadece iş değil,” dedi. “Ben kimdim, Naz? Şimdi neyim?” ‎Elini tuttum. Titriyordu. ‎“Sen hâlâ sensin,” dedim. “Benim bildiğim Uras’sın. Üniformasız da.” ‎Gözleri doldu. Bunu hiç yapmazdı. ‎“Ya yarın?” dedi. “Ya sana verecek bir şeyim kalmazsa?” ‎Boğazım düğümlendi. ‎“Ben senden gelecek vaatleri istemedim hiç,” dedim. “Ben senin yanında kalmanı istedim. Susarken bile kaçmamanı.” ‎Başını omzuma yasladı. İlk defa bu kadar yakındı, bu kadar savunmasız. ‎“Gitmek istemiyorum,” dedi fısıltıyla. “Ama kalırsam seni yaralarım diye korkuyorum.” ‎Saçlarını okşadım. ‎“Beni sen yaralamazsın,” dedim. “Beni asıl sensizliğin yaralar.” ‎O an anladım; biz kavga etmiyorduk. ‎Biz aynı acıyı farklı yerlerden tutuyorduk. ‎Uras başını kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. ‎“Kalabilir miyim?” dedi. ‎Gülümsedim. Gözlerim doluydu. ‎“Zaten hiç gitmedin,” dedim. ‎Ve o gece ilk defa azil kelimesi odada yankılanmadı. ‎Onun yerine sessiz bir söz kaldı aramızda: ‎Birlikteyiz. Kırık da olsak. ‎ ‎ ‎Gece ilerledikçe ev daha da sessizleşti. Uras yanımdaydı ama kalbi sanki başka bir odadaydı. Ona baktım. Bu sessizlik, konuşmadığımız her şeyin ağırlığıydı. ‎“Elinden geleni yapmadığını mı sanıyorsun?” dedim ansızın. ‎Başını kaldırdı. Şaşırdı. ‎“Ne?” ‎“Kendini suçlamayı,” dedim. “Bunu çok iyi yapıyorsun.” ‎Derin bir nefes aldı. ‎“Ben seni bu hayata mahkûm etmek istemedim, Naz.” ‎“Beni dinle,” dedim. Sesim titredi ama durmadım. “Ben bu hayatı seninle seçtim. Azilsiz hâlini değil, senin kendini sevdim.” ‎Gözlerini kapattı. Sanki sözlerim ona ağır gelmişti. ‎“Ya bir gün bana kızarsan?” dedi. “Ya ‘keşke gitseydim’ dersen?” ‎Kalbim sıkıştı. Ona biraz daha yaklaştım. ‎“Ben vazgeçmeyi bilmem,” dedim. “Korkarım, evet. Ama gitmeyi seçmem.” ‎Gözlerini açtı. Yorgundu ama dürüsttü. ‎“Ya seni eksik bir hayata bağladıysam?” dedi. ‎“Elimi bırakma,” dedim. “Eksik dediğin şey sensiz olan hayat olurdu.” ‎Bir süre konuşmadık. Sadece nefeslerimiz vardı. Bu sessizlik bu kez ağır değildi; bekleyen bir sessizlikti. ‎“Güçlü olamadığım zamanlar olacak,” dedi kısık bir sesle. ‎“Olmasın,” dedim. “Hep güçlü olma. Ben de yanında zayıf kalabileyim.” ‎Başını eğdi, alnını avuçlarıma yasladı. İlk defa kendini benden saklamıyordu. ‎“Ben seni kaybetmekten korkuyorum, Naz,” dedi. ‎Gözlerim doldu. ‎“Ben de,” dedim. “Ama korkmak sevmeye engel değil.” ‎Gece biraz daha ilerledi. Ev hâlâ sessizdi ama içimdeki gürültü dinmişti. Çünkü ilk defa aynı korkunun içinde yalnız değildik. ‎Bazı geceler insanın kaderini değiştirmez. ‎Ama kalbini, olması gereken yerde sabitler. ‎ ‎ ‎Bir süre öylece kaldık. Zaman ilerledi ama içimde acele yoktu. Uras’ın nefes alışını dinlerken, bu sessizliğin ilk defa beni korkutmadığını fark ettim. ‎“Benden hâlâ bir şeyler bekliyor musun?” dedi aniden. ‎Başımı kaldırdım. ‎“Beklemekten yoruldum,” dedim. “Ama seninle yürümekten yorulmadım.” ‎Gözlerimin içine baktı. ‎“Yürüyemediğim günler olursa?” ‎“Elini uzatırsın,” dedim. “Ben dururum.” ‎Sessizce güldü. O gülüşte uzun zamandır görmediğim bir kırıntı vardı: umut. ‎“Beni olduğum her hâlimle kabul ediyorsun,” dedi. ‎“Hayır,” dedim. “Olduğun hâlinle değil… kaldığın yerden.” ‎Başını omzuma yasladı. ‎“Kalabilir miyim?” diye sordu yine. ‎“Zaten burası senin yerin,” dedim. ‎Gece bittiğinde sorunlar bitmedi. Azil hâlâ oradaydı, belirsizlik hâlâ yakındı. Ama kalbimde bir şey yer değiştirmişti. Artık korku en önde durmuyordu. ‎Uras fısıldadı: ‎“Yarın zor olacak.” ‎“Biliyorum,” dedim. “Ama bu gece gerçeğiz.” ‎Ve bazen bir gece, ‎bir ömürlük cesaret bırakır insanın içine. ‎ ‎Uras uykuya daldığında bile yüzündeki çizgiler silinmedi. Elimi uzatıp kaşlarının arasındaki o tanıdık kırışıklığa dokundum. Hayat onu sertleştirmişti ama bana dokunduğunda hâlâ yumuşuyordu. ‎“Uyumuyorsun,” dedi gözlerini açmadan. ‎“Sen uyurken de buradayım,” dedim. “Gitmeye niyetim yok.” ‎Gözlerini açtı, tavana baktı. ‎“Bazen sabah olmasın istiyorum,” dedi. “Çünkü sabahlar gerçekle geliyor.” ‎“Gerçekten korkma,” dedim. “Gerçek biziz.” ‎Başını bana çevirdi. ‎“Ya ben bu gerçeği koruyamazsam?” ‎Elini tuttum. Avuç içi hâlâ sıcaktı. ‎“Kimse koruyamaz,” dedim. “Ama terk etmemeyi seçebilir.” ‎Derin bir nefes aldı. ‎“Ben senden kaçmak istemiyorum,” dedi. “Sadece kendimden yoruldum.” ‎“Yorul,” dedim. “Ama yanımda yorul.” ‎Gözleri doldu. Bunu fark edince yüzünü çevirdi ama geç kalmıştı. ‎“Ben güçlü bir adamdım,” dedi. “Şimdi aynaya bakınca…” ‎“Aynaya değil bana bak,” dedim. “Ben hâlâ seni görüyorum.” ‎Sessizlik yeniden aramıza girdi. Ama bu kez düşman değildi. Dinlenen bir kalp gibiydi. ‎“Yarın uyanınca hâlâ burada olur musun?” diye sordu. ‎Gülümsedim. ‎“Yarın değil,” dedim. “Şimdi bile buradayım.” ‎Ve o an anladım: ‎Bazı sevgiler geleceğe söz vermez. ‎Ama şimdiyi bırakmaz. ‎ ‎Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri sızdığında ikimiz de uyanıktık. Gece bitmişti ama konuşacaklarımız bitmemişti. Uras doğruldu, pencereye baktı. Omuzlarında yine o tanıdık yük vardı. ‎“Bugün kendimi toparlamam gerekiyor,” dedi. “En azından denemem.” ‎Yanına yaklaştım. ‎“Toparlanmak güçlü olmak demek değil,” dedim. “Düşsen de ayağa bakabilmek yeter.” ‎Bana döndü. ‎“Benden bir şey bekleme,” dedi kısık bir sesle. “Söz veremem.” ‎“Söz istemiyorum,” dedim. “Dürüst olman yeter.” ‎Bir an durdu. Sonra başını salladı. ‎“Dürüstsem,” dedi, “korkuyorum.” ‎Gülümsedim, acıyla ama sakince. ‎“Ben de,” dedim. “Ama korktuğumda elini bulabiliyorum.” ‎Elimi tuttu. Bu kez sıkı değildi, kaçamak da değildi. Olduğu gibiydi. ‎“Yanımda kal,” dedi. “En azından bugün.” ‎“Bugün buradayım,” dedim. “Yarın için de kaçmıyorum.” ‎Derin bir nefes aldı. ‎“Belki her şey düzelmez,” dedi. ‎“Düzelsin diye sevmiyorum,” dedim. “Kalsın diye seviyorum.” ‎Bir süre sustuk. Sonra kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu. ‎“Akşam dönersem…” dedi. ‎“Dön,sevgilim ne olursa olsun ” dedim. “Anlatacak bir yerin var.” ‎Kapı kapandığında içimde bir sızı vardı ama panik yoktu. Çünkü bu kez gidiş bir kaçış değildi. Bir denemeydi. ‎Ve bazen sevgi, ‎insanın kapıdan çıkarken ‎geri dönebileceği bir yer olduğunu bilmesidir. ‎ ‎ ‎Akşam oldu. Saatler ilerledikçe ev yine sessizleşti ama bu kez bekleyişim farklıydı. Panikle değil, farkındalıkla bekliyordum. Kapının sesini dinlemedim; adımlarını hissettim sanki. ‎Kapı açıldığında başımı çevirdim. Yorgundu. Gözleri gün boyu taşıdığı her şeyle doluydu. ‎“Geldin,” dedim. ‎“Döndüm,” dedi. O tek kelimeyle aradaki farkı hissettirdi. ‎Ceketini bıraktı, yanıma geldi. ‎“Bugün zorlandım,” dedi. “Ama kaçmadım.” ‎Elimi uzattım. ‎“Zorlanman sorun değil,” dedim. “Kaçmaman yeter.” ‎Yanıma oturdu. Dizlerini dirseklerine dayadı. ‎“Bazen kendimi hâlâ yarım hissediyorum,” dedi. ‎“Yarım olmak kötü değil,” dedim. “Beni tamamlayan da kusursuzluğun değildi.” ‎Başını kaldırdı. ‎“Ne peki?” diye sordu. ‎“Gerçeğin,” dedim. “Yanımda böyle durabilmen.” ‎Bir süre sustu. Sonra fısıltıyla, sanki kendine söyler gibi konuştu: ‎“Ben bu hayatı yeniden kurabilir miyim?” ‎Omzuna yaslandım. ‎“Kurmak zorunda değilsin,” dedim. “Yaşamakla başla.” ‎Elini omzuma koydu. İlk defa dokunuşu tereddütsüzdü. ‎“Beni tut,” dedi. ‎“Tutuyorum,” dedim. “Daha sıkı değil… daha gerçek.” ‎O an ev yine sessizdi. Ama bu sessizlik boşluk değildi. ‎İçinde iki kalbin aynı ritmi vardı. ‎Ve anladım: ‎Bazen sevgi, yaraları kapatmaz. ‎Ama insanın onlarla birlikte kalmasına izin verir. ‎ ‎Akşamın karanlığı iyice çöktüğünde evin içindeki ışıklar daha soluk görünüyordu. Uras kanepede oturuyordu, elleri dizlerinde, gözleri bir noktaya takılı kalmıştı. Günün ağırlığı omuzlarından taşmıştı sanki. Yanına sessizce oturdum. Konuşmadan. Çünkü bazı anlar kelimelerden önce anlaşılmak ister. ‎“Bugün herkes benden bir şey bekledi,” dedi bir süre sonra. “Ama ben kendimden bile ne beklediğimi bilmiyorum.” ‎“Bilmemen sorun değil,” dedim. “Herkesin bildiği günler olmak zorunda değil.” ‎Başını çevirdi, yüzümde bir cevap arar gibi baktı. ‎“Ya hiç bilemezsem?” ‎Kalbimde bir yer sızladı. ‎“O zaman da burada oluruz,” dedim. “Bilmeden de yan yana durabiliriz.” ‎Derin bir nefes aldı. ‎“Eskiden her şey netti,” dedi. “Görevim, yerim, kim olduğum…” ‎“Elinden alındı,” dedim yavaşça. “Ama sen hâlâ buradasın.” ‎Bir an sustu. Sonra sesi daha alçaldı. ‎“Bazen sana bakınca korkuyorum.” ‎“Benden mi?” diye sordum. ‎“Hayır,” dedi. “Seni kaybetmekten.” ‎Elimi elinin üstüne koydum. ‎“Beni kaybetmenin tek yolu gitmek,” dedim. “Ve sen buradasın.” ‎Başını eğdi. Parmakları elimde dolaştı. ‎“Ya bir gün kendimle baş edemezsem?” dedi. ‎“Baş edemediğin günlerde de insan olursun,” dedim. “Ben kahraman istemedim hiç.” ‎Gözleri doldu ama kaçmadı bu kez. ‎“Ben seni mutlu edemem diye korkuyorum.” ‎“Mutluluk sürekli bir hâl değil,” dedim. “Ama seninle gerçek.” ‎Bir süre sessiz kaldık. Zaman ağırlaştı ama dağılmadı. Sonra Uras ayağa kalktı, pencereye gitti. Dışarı baktı. ‎“Bu şehir bana yabancı geliyor artık,” dedi. ‎“Yabancı hissettiğinde,” dedim, “dönüp bakacağın bir yer olsun istedim.” ‎Bana döndü. Gözlerinde yorgun ama temiz bir ifade vardı. ‎“Ben burada kalırsam,” dedi, “sana eksik bir adam olurum.” ‎Ayağa kalktım, karşısına geçtim. ‎“Ben eksik bir adamla tam bir sevgiyi yaşayabilirim,” dedim. “Ama sahte bir güçle asla.” ‎Ellerimi tuttu. Bu kez kaçmadan. ‎“Ben denemek istiyorum,” dedi. “Korkarak ama dürüstçe.” ‎“Yeter,” dedim. “Çünkü ben de böyle seviyorum.” ‎Gece ilerledikçe ev yeniden sessizleşti. Ama bu sessizlik yalnızlıktan değil, yerine oturmuş bir yorgunluktan geliyordu. Yan yana oturduk. Başımı omzuna yasladım. ‎“Yarın yine zor olacak,” dedi. ‎“Biliyorum,” dedim. “Ama her zor gün, bir akşamla bitiyor.” ‎Hafifçe gülümsedi. ‎“Akşam dönmek…” dedi. “Eskiden hiç bu kadar anlamlı gelmemişti.” ‎“Çünkü artık dönecek bir yerin var,” dedim. ‎Ve o an şunu hissettim: ‎Bazı aşklar insanı uçurmaz. ‎Ama yere sağlam bastırır. ‎Ve ben, tam da bu yüzden kalmayı seçtim. ‎ ‎ ‎Gece yarısını geçmişti. Saatin tik takları bile çekinerek ilerliyordu sanki. Uras mutfakta su içmek için ayağa kalktı, sonra durdu. Geri dönüp bana baktı. O bakışta bir karar yoktu; bir soru vardı. ‎“Yanına gelmemi ister misin?” dedi. ‎“Gel,” dedim. “Yanımda durman yeter.” ‎Kanepenin ucuna oturdu. Aramızda çok az mesafe vardı ama o mesafe yılların yükü gibiydi. Elini dizlerinin arasında birleştirdi. ‎“Bugün herkes bana ‘güçlü ol’ dedi,” dedi. “Kimse ‘yorulmuş olabilirsin’ demedi.” ‎“Ben diyorum,” dedim. “Yorulmuş olabilirsin.” ‎Başını eğdi. Omuzları biraz daha düştü. ‎“Bunu duymaya ihtiyacım varmış,” dedi. ‎“Elbette,” dedim. “İnsan her zaman ayakta duramaz.” ‎Bir süre sustuk. Sonra bana döndü. ‎“Beni böyle görünce pişman oluyor musun?” diye sordu. ‎Kalbim hızlandı. ‎“Hayır,” dedim. “Ama seni böyle hissettiğimde üzülüyorum.” ‎“Aradaki farkı bilmiyorum,” dedi. ‎“Elbette bilirsin,” dedim. “Pişmanlık kaçmak ister. Üzüntü kalır.” ‎Derin bir nefes aldı. ‎“Ben kalmayı bilmiyorum,” dedi. “Hep yürümeyi öğrendim.” ‎“Elinden tutmayı öğren,” dedim. “Yürümek zorunda değilsin.” ‎Elimi uzattım. Tereddüt etti. Sonra tuttu. Avucu sıcaktı, parmakları titriyordu. ‎“Bazen elim boş kalacak diye korkuyorum,” dedi. ‎“Boş kalırsa da,” dedim, “yeniden uzatırsın.” ‎Gözlerime baktı. Uzun uzun. ‎“Sen bu kadar sakin konuşunca,” dedi, “ben daha çok dağılıyorum.” ‎“Çünkü kaçamıyorsun,” dedim. “Ama bu kötü bir şey değil.” ‎Başını omzuma yasladı. Nefesini hissettim. ‎“Ben senin yanında ağlayabilir miyim?” diye sordu, neredeyse çocuk gibi. ‎Kalbim kırıldı. ‎“Elbette,” dedim. “Ağlamak gitmek değildir.” ‎Sessizce ağladı. Omzumda. Sessiz ama gerçek. O an onu tutmak için güçlü olmaya çalışmadım. Sadece oradaydım. Bazen sevgi budur: düzeltmeye çalışmadan kalmak. ‎Bir süre sonra sesi yeniden geldi. ‎“Ben bu hâlimle sana yeter miyim?” ‎“Yeterlilik ölçülmez,” dedim. “Paylaşılır.” ‎Başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama bakışı daha netti. ‎“Yarın yine zorlanırsam?” dedi. ‎“Yine konuşuruz,” dedim. “Zorlanmak bir son değil.” ‎Hafifçe gülümsedi. ‎“Sen hep böyle mi kalacaksın?” diye sordu. ‎“Kalmak istedikçe,” dedim. “Evet.” ‎Gece bitti. Sorular bitmedi. Ama ilk defa sorular bizi ayırmadı. Aynı yerde durduk, aynı yorgunlukta nefes aldık. ‎Ve şunu anladım: ‎Bazı sevgiler çözüm sunmaz. ‎Ama insanın dağılmasına izin verip, toparlanmasına eşlik eder. ‎Ben de tam olarak bunu yapıyordum. ‎Kalıyor, beklemiyor, kaçmıyordum. ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.