İçeriğe geç

AYNI RÜYAYI GÖRENLER -Kırmızı Bağlar

Bölüm 1 · 15 dk okuma

AYNI RÜYAYI GÖRENLER -Kırmızı Bağlar

Bölüm 1

BÖLÜM 1 -Kayıp Özgürlük-

İnsan bazen en kalabalık yerde bile yalnız hissedebiliyormuş.

Bunu ilk ne zaman fark ettim bilmiyorum. Belki çocukken sarayın uzun koridorlarında tek başıma dolaşırken… belki de herkesin aynı masada oturup birbirinden bu kadar uzak olabildiğini gördüğümde.

Ama o gece…

O gece bunu iliklerime kadar hissettim.

Kraliyet yemeklerinden hep nefret etmişimdir.

Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünürlerdi. Uzun altın şamdanlar, kristal bardaklar, işlemeli tabaklar, sessiz hizmetkârlar… Her şey o kadar düzenliydi ki insan nefes almaya korkardı.

O akşam da hepimiz büyük yemek salonundaydık.

Babam, yani Kral Rowan, masanın başında oturuyordu. Sert bakışları yine herkesin üzerinde dolaşıyordu. Yanındaki annem, Kraliçe Selene, her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Saçlarının tek bir teli bile dağılmazdı.

Dört ağabeyim de oradaydı.

Kael yine ciddi görünüyordu. Çocukluğumdan beri babama en çok benzeyen oydu.

Kael’in yüzünde her zamanki o soğuk ifade vardı. İnsan bazen onun gerçekten gülüp gülmediğini merak ediyordu.

Ronan sessizdi ama gözleri sürekli birilerini inceliyordu.

Cedric ise diğerlerinden farklıydı. En az konuşanımız oydu. Bazen onun ne düşündüğünü anlamak imkânsız olurdu.

Küçük kız kardeşim Lyria önümdeki mum aleviyle oynuyordu.

Erkek kardeşim ise sıkılmış şekilde sandalyeye yayılmıştı.

Adı Darius.

Muhtemelen şu an burada olmak isteyen son kişi bendim ama ondan bile sıkılmış görünüyordu.

Masada konuşmalar sürüyordu. Sınırlar… askerler… anlaşmalar… yeni ticaret yolları…

Ama ben hiçbirini dinlemiyordum.

Önümdeki tabağa bakıyor gibi yapıyordum sadece.

İçimde garip bir sıkışmışlık vardı son zamanlarda. Sanki bu sarayın duvarları her geçen gün biraz daha daralıyordu.

Sonra annem sesimi duyduğum anda içimi huzursuz eden o sakin tonuyla konuştu.

“Elvin.”

Başımı kaldırdım.

Bana bakıyordu.

Ve nedense kötü bir şey söyleyeceğini hemen anlamıştım.

“Yarın sarayımıza misafirler gelecek.”

Omuz silktim.

“Pekâlâ.”

Annem peçetesini yavaşça bıraktı.

“Karşı krallığın varisi seni görmüş.”

Bir anda içimde tuhaf bir his oluştu.

Kael hafifçe sırıtınca daha da huzursuz oldum.

Annem devam etti:

“Senden oldukça etkilenmiş. Yarın ailesiyle birlikte seni görmek için gelecekler.”

İşte o an zaman durmuş gibi hissettirdi.

Kalbim sıkıştı.

“Beni görmek için mi?”

Babam kaşlarını çattı.

“Elbette.”

Birden iştahım tamamen kayboldu.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Annem gayet normal bir şey söylüyormuş gibi konuşuyordu.

“Elvin, artık çocuk değilsin. Bu evlilik iki krallık için de önemli olabilir.”

Evlilik.

Bu kelime bile boğazımı sıkmaya yetmişti.

Bir anda bütün salon üstüme geliyor gibi hissettim.

Ben bir insan değilmişim de sanki taşınacak bir taçmışım gibi…

“Elvin,” dedi babam sertçe, “bu kadar büyütülecek bir konu değil.”

O an içimde bir şey koptu.

“Ben sizin anlaşmalarınızdan biri değilim.”

Masadaki hava aniden değişti.

Lyria bana korkuyla baktı.

Darius doğrulup oturdu.

Ama ben artık duramıyordum.

“Tanımadığım biriyle evlenmeyeceğim!”

Babamın sesi salonu doldurdu.

“Sesini yükseltme!”

Ama gözlerim yanıyordu artık.

“Hayır!”

Ayağa kalktım.

Sandalye taş zeminde sertçe sürtündü.

“Ben böyle bir hayat istemiyorum!”

Babam masaya vurdu.

“Yeter artık Elvin!”

Ama yıllardır içimde tuttuğum her şey ağzımdan dökülüyordu.

“Belki de sizin istediğiniz kişi ben değilim!”

Salon buz gibi olmuştu.

Kimse konuşmuyordu.

Ben ise daha fazla orada kalamayacağımı biliyordum.

Arkamı döndüm.

Ve salondan çıktım.

Koridorda yankılanan ayak seslerim kalbim gibi hızlıydı.

Nereye gittiğimi düşünmüyordum bile.

Tek istediğim uzaklaşmaktı.

Odama girer girmez kapıyı kapattım.

Göğsüm hızla inip kalkıyordu.

Bazen bu sarayda nefes almak bile zor geliyordu bana.

Balkona çıktım.

Gece serindi.

Ay gökyüzünde kocaman duruyordu.

Korkuluklara yaslandım.

Aşağıdaki bahçeye baktım.

Her şey sessizdi.

Ve bir anda aklıma tek bir düşünce geldi:

Git.

Hiç düşünmeden odama geri döndüm.

Dolabımdan koyu renk bir pelerin aldım. Ağır prenses kıyafetimi çıkarıp daha rahat şeyler giydim.

Kalbim hızlı atıyordu.

Yakalanırsam büyük sorun çıkardı.

Ama o an umurumda değildi.

Koridordan gitmek istemedim.

Çünkü sarayda herkes bir şeyleri izlerdi.

Bu yüzden balkon korkuluğuna çıktım.

Aşağı baktığımda kısa bir an tereddüt ettim.

Sonra kendimi bıraktım.

Çimlere düştüğümde dizim hafif acıdı ama aldırmadım.

Ayağa kalkıp ahırlara doğru koştum.

Oraya vardığım anda açık gri yeleli atım başını kaldırdı.

Luna.

Onu gördüğüm an içim biraz olsun rahatladı.

Boynuna sarıldım.

“Biraz uzaklaşmam lazım.”

Burnunu omzuma sürttü.

Sanki beni anlıyordu.

Birlikte sessizce sarayın arka kapısından çıktık.

Ve geceye karıştık.

Ay Işığı Ormanı geceleri başka bir yere dönüşüyordu.

Ağaçların arasından süzülen ay ışıkları yere gümüş gibi vuruyordu. Rüzgâr yaprakları hafifçe sallıyordu.

Luna’nın üstünde ilerlerken ilk kez rahat nefes alabildiğimi hissettim.

Burada kimse bana nasıl davranmam gerektiğini söylemiyordu.

Burada sadece ben vardım.

Ve sessizlik.

Ama yalnız değildim.

Bunu henüz bilmiyordum sadece.

Ormanın biraz ilerisinde, gölgelerin arasında biri beni izliyordu.

Siyah pelerinli bir genç.

Atının üzerinde durmuştu.

Ay ışığı yüzünün bir kısmını aydınlatıyordu.

Beni izlediğini hissetmedim.

Ama o beni görmüştü.

Uzun uzun.

Sanki ilk kez gerçekten birini görüyormuş gibi.

Sonra rüzgâr saçlarımı savurduğunda onun bakışları değişti.

Meraklıydı.

Ve garip bir şekilde hüzünlü.

Ama yanıma gelmedi.

Sadece sessizce izledi.

Sabahları sarayın sesi olurdu.

Bazen hizmetçilerin ayak sesleri…

Bazen koridorlarda yankılanan metal zırhların sesi…

Bazen de kulelerden yükselen çanlar…

Ama o sabah beni uyandıran şey sessizlikti.

Gözlerimi açtığımda odam hâlâ karanlığa yakındı. Gün yeni doğuyordu. İnce lacivert perdelerin arasından sızan solgun ışık, duvarlardaki gümüş işlemeleri belli belirsiz parlatıyordu.

Bir süre kıpırdamadan tavana baktım.

Geceyi düşündüm.

Ay Işığı Ormanı’nı…

Luna’nın sırtında hissettiğim rüzgârı…

Ve gölgelerin arasında gördüğüm o yabancıyı.

Gerçekten biri miydi?

Yoksa sadece özgürlük isteğimin yarattığı bir hayal mi?

Bilmiyordum.

Ama hâlâ gözlerimin önündeydi.

İç çektim.

Sonra yavaşça doğruldum.

Yatağımın üzerindeki koyu lacivert örtüler omuzlarımdan kaydı. Ayaklarımı soğuk mermer zemine bastığım anda ürperdim.

Odam sabahları her zaman fazla büyük hissedilirdi.

Tavandan sarkan ince tüller rüzgârla hafifçe hareket ediyor, şöminenin üzerindeki beyaz güller sabah ışığında soluk görünüyordu.

Çocukken bu oda bana masal gibi gelirdi.

Şimdi ise güzel bir kafes gibi görünüyordu.

Kapım hafifçe çalındı.

“Prenses Elvin?”

Lina.

“Gir.”

Kapı açıldı.

Lina her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Kumral saçlarını sıkıca toplamıştı. Elinde birkaç kıyafet taşıyordu.

“Günaydın.”

“Bundan emin değilim.”

Gülümsememeye çalıştı.

“Majesteleri bugün kahvaltıda tam kadro bulunmanızı istedi.”

“Ne kadar heyecan verici.”

Lina kıyafetleri yatağın üzerine bıraktı.

“Ve ardından talim alanına gitmeniz gerekiyor.”

Başımı geriye attım.

“Harika. Gerçekten mükemmel bir gün olacak.”

Hazırlanmak uzun sürdü.

Çünkü sarayda hiçbir şeyin sade olmasına izin verilmezdi.

Dolabımın önünde durup kıyafetlere baktım.

Kat kat kumaşlar…

Taş işlemeler…

İnci detayları…

Sanki bütün bu elbiseler başka biri için hazırlanmıştı.

Sonunda kırmızı olanı seçtim.

Kadife kumaşı ağırdı ama güzeldi. Koyu kırmızı rengi neredeyse şarap tonundaydı. Omuzları açıktı. Boyun kısmı yüksek balıkçı yakaya benziyordu ve yakasında küçük kırmızı taş işlemeleri vardı.

Uzun eteği yere kadar iniyordu.

Zarifti.

Ama yine de ben gibi hissettirmiyordu.

Lina saçlarımı tararken aynaya baktım.

Uzun düz siyah saçlarım sırtımdan aşağı dökülüyordu. Yeşil gözlerim uykusuz görünüyordu.

“Bugün güzel görünüyorsunuz,” dedi Lina.

“Bugün sadece canlı görünüyorum.”

Lina cevap vermedi.

Çünkü sarayda bazı cümlelere cevap verilmezdi.

Kahvaltı salonuna indiğimde herkes yerindeydi.

Her zamanki gibi.

Uzun masa salonun ortasında uzanıyordu. Altın şamdanların ışığı kristal bardaklarda yansıyor, tavandaki dev avize sabah güneşini yüzlerce parçaya bölüyordu.

Duvarlarda eski kralların portreleri asılıydı.

Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı.

Güç.

Ve yalnızlık.

Kael beni görünce hafifçe kaş kaldırdı.

“Bugün bağıracak mısın?”

Yerime otururken ona baktım.

“Karar vermedim.”

Lyria güldü.

Babamın tek bakışıyla sustu.

Kral Rowan’ın yüzü her zamanki gibi sertti. Üzerindeki koyu lacivert ceket omuzlarını daha geniş gösteriyordu.

Annem ise kusursuz görünüyordu.

Her zaman olduğu gibi.

Sanki hiç yorulmaz, hiç üzülmezdi.

Bazen onun gerçekten insan olup olmadığını merak ediyordum.

“Bugün misafirlerimiz için hazırlık yapılacak,” dedi annem sakin bir sesle.

İştahım anında kaçtı.

Kael bana bakıp hafifçe sırıtıyordu.

Sinir bozucuydu.

Leon ekmeğini keserken konuştu.

“Prens Leorion’un oldukça başarılı biri olduğu söyleniyor.”

“Ne kadar etkileyici,” dedim ruhsuzca.

Babam bakışlarını bana çevirdi.

“Elvin.”

“Ne?”

“Bugün sorun çıkarmayacaksın.”

İçimde sinirli bir kahkaha yükseldi.

Sorun.

Ben onlar için sadece “sorun”dum bazen.

Bir prenses değil.

Bir kız değil.

Sadece kontrol edilmesi gereken biri.

Ama hiçbir şey söylemedim.

Çünkü konuşursam yine kavga çıkacaktı.

Kahvaltıdan sonra talim alanına gittim.

Sarayın doğusundaki eğitim meydanı sabahları her zaman hareketli olurdu.

Askerlerin kılıç sesleri havayı dolduruyor, kum zeminde ayak sesleri yankılanıyordu.

Rüzgâr sert esiyordu bugün.

Elbisemin eteği hareket ederken merdivenlerden aşağı indim.

Muhafızlar beni görünce eğildi.

“Prenses.”

Başımı hafifçe salladım.

Komutan çoktan meydanın ortasında bekliyordu.

“Bugün geç kaldınız.”

“Kendimi şanslı hissettim.”

Adam iç çekti.

Sanırım benimle uğraşmaktan yorulmuştu artık.

Eğitim için üzerimdeki ağır üstlüğü çıkardım. Altında siyah ince kumaştan talim kıyafetim vardı.

Saçlarımın bir kısmını topladım.

Sonra eğitim kılıcını elime aldım.

Soğuk metal avuçlarımda ağır hissettirdi.

“Başlayın,” dedi komutan.

İlk birkaç hareket kolaydı.

Adım.

Savunma.

Dönüş.

Karşı saldırı.

Bedenim bunları yıllardır alışkanlıkla yapıyordu.

Ama zihnim burada değildi.

Sürekli başka yere kayıyordu.

Görücülere… Şaka gibiydi.

Tam kılıcı kaldırırken gözüm istemsizce yukarı kaydı.

Ve onu gördüm.

Dağın tepesinde biri duruyordu.

Siyah pelerinli bir figür.

Atının yanında hareketsizdi.

Rüzgâr pelerinini savuruyordu.

Kalbim aniden hızlandı.

Yüzünü hâlâ seçemiyordum ama beni izlediğini hissedebiliyordum.

Bir an boyunca hareket etmeyi unuttum.

Dünya sessizleşmiş gibiydi.

“Prenses!”

Komutanın sesiyle irkildim.

Kılıcı neredeyse elimden düşürüyordum.

“Asker eğitiminde dikkatinizi kaybetmek ölüm sebebidir.”

Nefesimi toparlamaya çalıştım.

“Özür dilerim.”

Tekrar dağa baktım.

Ama siluet kaybolmuştu.

Sanki hiç orada olmamış gibi.

Ve nedense…

Bu beni hayal kırıklığına uğrattı.

Dağın tepesindeki siluet kaybolduktan sonra talime devam etmeye çalıştım.

Ama zihnim artık tamamen dağılmıştı.

Komutanın söylediği hareketleri yapıyor, kılıcı savuruyor, savunmaya geçiyordum ama hiçbirine gerçekten odaklanamıyordum.

Sürekli aynı sorular dönüyordu aklımda.

Kimdi o?

Neden beni izliyordu?

Ve neden onu gördüğümde içimde tuhaf bir his oluşuyordu?

“Prenses!”

Kılıç sertçe benimkine çarptı.

Gerçekliğe döndüm.

Komutan sinirli görünüyordu.

“Bugün aklınız burada değil.”

“Fark ettim.”

Askerlerden biri gülmesini zor tuttu.

Komutan bana sert baktı.

“Bir savaşta dikkatinizi böyle kaybederseniz—”

“Ölürüm,” dedim sıkılmış şekilde.

“Bunu az önce de söylediniz.”

Adam birkaç saniye bana baktı.

Sonra derin nefes verdi.

“Bugünlük yeter.”

Kılıcı teslim ederken rahatladım.

Rüzgâr saçlarımı savuruyordu.

Tekrar dağın tepesine baktım.

Boştu.

Ama nedense hâlâ izlendiğimi hissediyordum.

Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.

“Yüzün korkunç.”

Arkamı döndüm.

Aurelia.

Üzerinde koyu yeşil deri eğitim ceketi vardı. Belindeki kahverengi kemere küçük bir hançer takılmıştı. Koyu kızıl saçları yüksek atkuyruğu yapılmıştı ve birkaç tutam rüzgârla yüzüne düşüyordu.

“Teşekkür ederim.”

“Ciddiyim. Ya birini öldüreceksin ya da âşık oldun.”

Göz devirdim.

“İkinci seçenek daha korkunç.”

Aurelia sırıttı.

“Demek ihtimali var.”

Koluma girdi.

“Hadi. Pazara gidiyoruz.”

“Ben mi karar verdim buna?”

“Hayır. Ama saraydan kaçmanın başka yolu yok.”

Bu kısmı mantıklıydı.

Sarayın arka kapısından çıktığımızda ilk kez rahat nefes alabildim.

Pazar yerine yaklaştıkça kalabalığın sesi duyulmaya başladı.

İnsanlar bağırıyor, satıcılar müşteri çağırıyor, çocuklar sokaklarda koşuyordu.

Baharat kokuları havaya karışıyordu.

Tarçın.

Tütsü.

Taze ekmek.

Sarayın yapay kokusundan çok daha gerçekti.

Aurelia önümde yürürken konuşuyordu.

“Eğer bugün o prensle evlenmeye karar verirsen seni bayıltırım.”

“Ne kadar romantik.”

“Ciddiyim.”

Gülümsedim istemeden.

Pazar her zamanki gibi rengârenkti. Kumaş tezgâhlarında ipekler dalgalanıyor, kuyumcuların vitrinleri güneşte parlıyordu.

İnsanlar bize bakıyordu tabii.

Sonuçta saraydan geldiğimiz belliydi.

Ama burada en azından nefes alabiliyordum.

Aurelia bir hançer tezgâhında oyalanmaya başladı.

Ben ise biraz ilerledim.

Tam o sırada biriyle sertçe çarpıştım.

Elimdeki küçük kese yere düştü.

“Ahğ—”

Düşecekken güçlü bir el kolumu tuttu.

Kalbim aniden hızlandı.

Başımı kaldırdım.

Ve onu gördüm.

Siyah saçları hafif dağınıktı. Koyu kahve gözleri dikkatle bana bakıyordu. Yüzü keskin hatlıydı ama bakışlarında tuhaf bir sakinlik vardı.

Üzerinde sade koyu renk kıyafetler vardı fakat duruşu sıradan biri gibi değildi.

Bir süre birbirimize baktık.

Sonra fark ettim.

Hâlâ kolumu tutuyordu.

Nedense geri çekilmek istemedim.

Ama o önce bıraktı.

“Özür dilerim.”

Sesi düşüktü.

Sakin.

“Ben de dikkat etmiyordum.”

Yere eğilip düşen kesemi aldı.

Parmakları kısa bir an elime değdiğinde içimden garip bir ürperti geçti.

“Buyurun.”

“Teşekkür ederim.”

Bakışlarını üzerimden çekmiyordu.

Sanki beni çözmeye çalışıyordu.

Tam konuşacakmış gibi oldu.

Ama o sırada Aurelia geldi.

“Elvin?”

Yabancı bakışlarını ona çevirdi.

Sonra yeniden bana baktı.

Ve hafifçe başını eğdi.

“İyi günler.”

Arkasını dönüp kalabalığın arasında kayboldu.

Ben olduğum yerde kaldım.

Aurelia yavaşça bana döndü.

“…Tamam.”

“Neye tamam?”

“Yüzüne.”

“Yüzümde ne var?”

“Birine ilk kez öyle baktın.”

“Saçmalama.”

Aurelia sırıttı.

“O çocuk kimdi?”

“Bilmiyorum.”

Ama bunu söylerken bile içimde garip bir hayal kırıklığı oluştu.

Çünkü gerçekten bilmiyordum.

Pazarda biraz daha dolaştık.

Aurelia sonunda iki yeni hançer aldı. Ben ise annemin istediği kumaşları seçmek zorunda kaldım.

Ama aklım sürekli başka yerdeydi.

Bir ara istemsizce kalabalığın içinde onu aradığımı fark ettim.

Bu düşünceye sinirlendim.

“Harikasın Elvin,” diye mırıldandım kendi kendime.

“Bir yabancıyı düşünmeye başladın.”

“Ne diyorsun?” dedi Aurelia.

“Hiç.”

Güneş batmaya başladığında saraya döndük.

Gökyüzü turuncu ve koyu kırmızı renklere boyanmıştı.

Ama sarayın kapısından içeri girer girmez içimdeki huzur yeniden kayboldu.

Misafirler gelmişti.

Hizmetçiler koridorlarda koşuşturuyor, her yerde hazırlık yapılıyordu.

Lina beni görünce neredeyse rahatlamaktan ağlayacaktı.

“Prenses! Nihayet.”

“Kaçarsam beni bulamazsınız.”

“Majesteleri sizi bekliyor.”

Tabii ki.

Odamda üzerimi değiştirdim.

Simsiyah elbiseyi yatağın üzerine bıraktığım anda Lina gerildi.

“Gerçekten bunu mu giyeceksiniz?”

“Evet.”

Elbise sadeydi ama güçlü görünüyordu. Siyah kumaşı ışığı neredeyse tamamen yutuyordu. Omuzları açıktı. Kolları ince tülle kaplıydı.

Sonra kırmızı taşlı tacı aldım.

Lina şaşkın görünüyordu.

“Siyah elbiseyle kırmızı taç…”

“Tam istediğim görüntü.”

Saçlarımı açık bıraktım.

Aynaya baktığımda karşımdaki kız güzel görünüyordu belki.

Ama en çok tehlikeli görünüyordu.

Ve bunu seviyordum.

Salona indiğimde herkes sustu.

Mükemmel.

Dev kristal avizeler ışığı üzerime düşürüyordu. Siyah elbisem taş zeminde sessizce hareket ederken kırmızı taşlı tacım alev gibi parlıyordu.

Prens Leorion bana bakarken nefesini tuttu.

Yanındaki Vivienne ise şık görünüyordu.

Masaya oturdum.

Konuşmalar başladı.

Krallar anlaşmalardan bahsediyor, annem sürekli beni övüyordu.

Ben ise yavaş yavaş boğuluyordum.

Sonra Vivienne konuştu.

“Bu kadar siyah giymeniz ilginç.”

Salondaki hava değişti.

“Bir cenazeye mi geldik?”

İşte o an içimdeki son sabır da koptu.

Yavaşça ayağa kalktım.

Sandalyem taş zeminde sürtündü.

Babam hemen gerildi.

“Elvin.”

Ama onu dinlemedim.

Salonun ortasına yürüdüm.

Müzisyenlere baktım.

“Çalmaya devam edin.”

İlk nota yükseldi.

Sonra ikinci.

Ve ben dans etmeye başladım.

Siyah eteğim dönerken taş zeminde dalga gibi hareket ediyordu.

Şarkı dudaklarımdan kendiliğinden döküldü.

“Altın zincir taktılar,

Parlıyor diye sustular…

Bir taç koydular başıma,

Ben onu gökyüzü sandım…”

Dans ederken ilk babamın yanına gittim.

Eğilip kulağına fısıldadım:

“Hep annemi destekledin.”

Sonra döndüm.

Şarkı devam etti.

“Camdan bir kalp verdiler,

Kırılınca suç bende kaldı…”

Annemin yanına geldim.

Gözlerine baktım.

“Beni kusursuz yapmak isterken mutlu olmayı unutturdun.”

Annemin yüzü değişti.

Ama dans etmeye devam ettim.

“Adımı bir masala yazdılar,

Ama sonunu bana sormadılar…”

Kael’in önünde durdum.

“Beni hep korumaya çalıştın ama hiç dur demedin.”

Sonra Ronan’a döndüm.

“Sen hep güçlü görünmeye çalışıyorsun.”

Cedric’e:

“Herkesi çözüyorsun ama kendini asla.”

Leon’a geldiğimde birkaç saniye durdum.

Çünkü o gerçekten üzgün görünüyordu.

Sen beni en çok anlayandın.”

Sonra küçük kardeşlerime baktım.

Lyria’nın gözleri şaşkınlıkla bakıyordu.

“Ben fırtınanın kızıyım,

Rüzgâr ismimi bilir benim…

Bir gün bu duvarlar yıkılırsa,

Ben küllerimden doğarım yeniden…”

Sonunda Prens Leorion’un önünde durdum.

Salon tamamen sessizdi artık.

Eğildim.

Ve son sözleri sadece ona söyledim:

“Benimle evlenemezsin.”

Bir adım daha yaklaştım.

“Ama cenazemle evlenmek istersen…”

Dudaklarımda soğuk bir gülümseme oluştu.

“Hodri meydan senin.”

Leorion tamamen donmuştu.

Ben ise doğruldum.

Şarkının son notası salonda yankılanırken arkamı döndüm.

Ve yürüdüm.

Kimse beni durduramadı.

Çünkü ilk kez…

Kendi hikâyemi ben yazıyordum.

Salonun kapıları arkamdan kapandığı anda derin nefes aldım.

Göğsüm yanıyordu.

Sanki içeride saatlerce nefessiz kalmışım gibi.

Koridorda yalnızca ayak seslerim yankılanıyordu. Elimde tuttuğum kırmızı taşlı tacı sinirle yanımdaki mermer sehpaya bıraktım.

“Şunu bir daha takarsam aklımı kaybetmişimdir.”

Arkamdan gelen sesle irkildim.

“Hayır, yine takarsın.”

Aurelia.

Duvara yaslanmış bana bakıyordu. Yüzündeki ifadeyi görünce kaşlarımı çattım.

“Neden öyle bakıyorsun?”

“Çünkü biraz önce bütün kraliyet salonunu tehdit ederek dans ettin.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır. Hatta eksik anlatıyorum.”

İstemeden güldüm.

Aurelia yanıma geldi.

“Prensin yüzünü gördün mü?”

“Hayır.”

“Ben gördüm. Adam hayatı boyunca ilk kez korktu.”

“Güzel.”

Koridorun büyük penceresine yürüdüm.

Gece tamamen çökmüştü artık. Ay ışığı sarayın taş zeminine vuruyordu.

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Aurelia daha yumuşak bir sesle konuştu.

“Gerçekten iyi misin?”

Bu soru canımı sıkıyordu.

Çünkü herkes “iyi görünmemi” isterdi ama kimse gerçekten nasıl hissettiğimi sormazdı.

Camdan dışarı baktım.

“Bilmiyorum.”

“Kaçmak mı istiyorsun?”

Başımı hafifçe çevirdim.

“Her gün.”

Aurelia birkaç saniye sustu.

Sonra aniden gülümsedi.

“O zaman kaçalım.”

Kaş kaldırdım.

“Ne?”

“Ormana gidelim.”

“Şu an mı?”

“Evet, şu an.”

“Kraliçe annem öğrenirse—”

“Bizi öldürür.”

“Kesinlikle.”

“Bu da heyecan katıyor.”

İçimden istemsizce bir kahkaha çıktı.

Belki de gerçekten gitmeliydik.

Çünkü o salona geri dönmek istemiyordum.

“Tamam,” dedim sonunda.

Aurelia sırıttı.

“İşte benim prensesim.”

“Bir daha bana öyle deme.”

Sarayın mutfağı geceleri gündüzden tamamen farklı olurdu.

Gündüz kusursuz görünmeye çalışan o yer, gece olduğunda gerçek bir eve benzerdi.

Hizmetçiler gülerdi.

Yemek kokuları her yere yayılırdı.

Kimse resmi davranmazdı.

Arka merdivenlerden sessizce indik.

Üzerimde artık siyah elbise yoktu.

Onun yerine dar siyah deri pantolon giymiştim. Dizlerinde ince gümüş işlemeler vardı. Üstümde koyu lacivert bol kollu bluz vardı. Pelerinimin kenarları küçük lacivert taşlarla işlenmişti.

Saçlarımı toplamamıştım.

Aurelia ise koyu yeşil tunik giymişti. Her zamanki gibi belinde hançeri vardı.

Mutfağın kapısını açınca sıcaklık yüzüme vurdu.

Tarçın.

Bal.

Taze ekmek.

Bir anda bütün sinirim biraz hafifledi.

Yaşlı aşçı kadın bizi görünce ellerini beline koydu.

“Yine mi?”

“Bu kez resmî kaçış,” dedim.

Kadın göz devirdi.

“Bir gün hepimizi idam ettireceksiniz.”

Aurelia çoktan tezgahtaki yiyecekleri karıştırıyordu.

“Şundan alıyoruz.”

“Elini çek,” dedi aşçı kadın.

“Hayır.”

“Komutanın kızısın diye her şeyi yapamazsın.”

“Deniyorum ama.”

Mutfağın içi kahkahalarla doldu.

Ben tezgâha yaslanıp sıcak keklere baktım.

Genç hizmetçilerden biri heyecanla konuştu.

“Tarçınlı portakallı kek prensesim.”

Kekin üstünde ince portakal kabuğu parçaları vardı. Tarçın kokusu bütün mutfağı dolduruyordu.

“Tamam,” dedim ciddi bir ifadeyle.

“Bundan alıyoruz.”

Aurelia bana baktı.

“Bir dilim mi?”

“Koca tepsiyi.”

Bir süre sonra büyük bir sepet doldurmuştuk.

Tarçınlı portakallı kek…

Bal sürülmüş küçük çörekler…

Kurutulmuş çilekler…

Peynirli sıcak ekmek…

Çikolatalı kurabiyeler…

Ve sıcak çikolatalı süt.

Aurelia sepeti kaldırınca inledi.

“Biz yemek yemeye değil, savaşa gidiyoruz galiba.”

“İkisi arasında çok fark yok.”

Kısa kahkahalardan sonra saraydan ayrıldık.

Ay Işığı Ormanına vardığımızda gece iyice derinleşmişti.

Ağaçların arasından süzülen ay ışıkları toprağa gümüş gibi yayılıyordu.

Rüzgâr serindi.

Ama güzeldi.

Luna hafifçe kişnediğinde boynunu okşadım.

“Burayı senden daha çok seviyorum.”

Aurelia hemen cevap verdi.

“Bu arada atın senden daha mantıklı.”

“İhanet içindesiniz.”

Birlikte küçük açıklığa yürüdük.

Ortada eski taş çeşme vardı. Çocukken buraya gelip saklanırdım.

Örtüyü yere serdik.

Aurelia hemen kekten bir parça aldı.

“Tanrım…”

“Güzel değil mi?”

“Bununla insan kandırılır.”

Ben de bir lokma aldım.

Tarçın ve portakalın sıcak tadı ağzıma yayıldı.

İlk kez bütün gün gerçekten rahatladığımı hissettim.

Bir süre sadece konuştuk.

Saçma şeylerden.

Darius’un geçen hafta yanlışlıkla at ahırını kilitlemesinden…

Kael’in gizli şaraplarını annemin bulmasından…

Sonra sessizlik oldu.

Aurelia bana baktı.

“Bir şey soracağım.”

“Tehlikeli başladı.”

“Pazardaki çocuk.”

Kısa süre sessizlik oldu.

“Hayır.”

“Evet.”

“AURELİA.”

Kurabiyeyi ona attım.

Yakaladı.

“Hiçbir şey olmadı.”

“Adam sana bakarken nefes almayı unuttu.”

“Abartma.”

“Sen de ona bakıyordun.”

Sessiz kaldım.

Çünkü bu kısmı inkâr edemiyordum.

Ama bu aşk değildi.

Daha çok…

Merak gibiydi.

Garip bir his.

“Onu tanımıyorum bile,” dedim sonunda.

Aurelia omuz silkti.

“Belki de iyi bir şeydir.”

“Nasıl yani?”

“Saraydaki herkes seni ‘Prenses Elvin’ olarak biliyor.”

Ateşe baktım.

“Ya o bilmiyorsa?”

Bu düşünce içimde garip bir sıcaklık bıraktı.

Tam o sırada rüzgâr biraz güçlendi.

Yapraklar hışırdadı.

Ve nedense içimden şarkı söylemek geldi.

Sessizce başladım önce.

“Bir yol var gecenin içinde,

Adını kimse bilmiyor…

Belki kaybolurum diye,

Herkes benden korkuyor…

Ama ben rüzgârı duydum,

Bana ‘git’ dedi usulca…

Belki dünya sandığımdan,

Biraz daha büyüktür aslında…”

Aurelia sessizce dinliyordu.

Ben gözlerimi kapatmıştım.

Bilmediğim şey ise birkaç ağacın arkasında iki kişinin bizi izlediğiydi.

Yabancı kollarını göğsünde birleştirmiş halde durmuştu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.