İlknur'la vedalaşıp eve geldiğimde daire kapısının önünde bir süre sıkıntıyla bekledim. Umarım uyumuştur, yoksa gece gece ablamın rutin şikayetlenme seanslarından birini geçmekle uğraşamayacaktım şimdi. Elimden geldiğince sessiz davranıp anahtarla yavaşça kapıyı açtım. Bir süre bekledim, tamam! Bir adet agresif, gaddar karı bağırışı yankılanmadı odada, yess! Tam parmaklarımın ucunda odama doğru ilerliyordum kiii; bir dakika ya, televizyon mu açıktı salonda?
"Bakıyorum gelmişsin Nez."
Diye sinsi bir ses yankılandı bu sefer salondan. Hay lanet ya! Gaddar ve sinsi ablam ışıkları kapatmış, televizyon izliyormuş meğersem.
"Canın ciğerin kardeşine bir hoşgeldin yok mu, sen insanları hep böyle mi karşılarsın?"
Artık kaderime teslim olma vakti gelmişken küçük bir şakalaşma fena olmazdı değil mi? Ablam tabii ki de kaliteli şakadan anlayamayacak kadar kapasitesiz olduğu için onun pek hoşuna gitmemiş, yüzündeki imalı bakışların yerini Grumpy Cat bakışları almıştı.
"Nerlerdesin sen? Hadi onu geçtim iki saattir arıyorum niye açmıyorsun? Hep seninle mi uğraşacağım ben-"
"Canım ablama en sevdiği tatlılardan aldım, bence bu tartışmayı daha sonraya saklayabiliriz, tatlılar daha önemliiii."
Diye sözünü kestim, elimdeki poşeti tabiri caizse burnunun dibine sokarak. İyi ki pastaneye gidip küçük lokmalıklardan almayı akıl etmiştim yoksa bütün gece kendisiyle birlikte uyutmayacaktı beni. Ablamın bu hayatta bir şeye zaafı vardıysa o da bu tatlılardı. Kendisinin bir diş hekimi olmasıyla aşırı ironik bir durumdu bu tabii ki. Sadece ikimizin bildiği küçük sırlardan biriydi bu da. Gözleri çoktan hipnotize olmuş gibi poşete kitlenmişti bile.
"İyi tamam, ama bunu daha sonra tartışacağız."
Diye ben daha ne olduğunu anlamadan, elimden ciğeri kapmaya çalışan kedi gibi poşeti tuttuğu gibi kaptı. Bende o sırada rahatlamanın etkisiyle bir oh çektim. Pijamalarımı giyinip mutfağa girdiğimde ablam çoktan lokmalıkları hoplatıyordu bile. Bir tane almak için uzanmıştım ki, ablam elinin tersiyle benimkine vurdu.
"Sana tatlı yok."
"Farkındaysan onu ben aldım."
"Evet, benim sana verdiğim parayla."
Gıcık ablamın, gıcık ve imâlı bakışlarına burun kıvırarak balkona ilerledim bende bu sırada. Üzerime kolsuz bir pijama giymiştim ve dışarıda hafif serin bir esinti vardı. Hafiften titrememe sebep olmuştu bu yüzden. Yine de huzurluydu. Çocukluğumdan beri gece vaktini çok severdim, özelliklede gökyüzündeki yıldızları saatlerce izlemeye bayılırdım, tüm gecemi ayırabilirdim buna, sadece sessizce yıldızları seyredip, kendimi onların arasında hayal etmek, onların bir parçası olduğumu düşünmek rahatlatıcıydı benim için. Ben genel olarak sosyal bir insandım, ama bende herkes gibi bazen yalnız başıma vakit geçirmek isteyebiliyordum, bu da benim huzur bulma biçimimdi. Neden bilmiyorum ama bu gece yıldızlara daha yakın hissediyordum kendimi, tuhaf bir şekilde.
...
"Nez."
Diye seslenildiğini duydum, yine aynı karanlık boşluğun içerisindeyken. Bir kadın sesiydi, ses tonu tok ve nazikti, bir kaç kere yankılanmıştı bu güzel ses kulağımda.
"Nez, duyabiliyor musun beni?"
Bu sefer kulağımı sızlatmıştı bu ses, çok yakınımdan geliyordu, ama etrafımda insan namına hiçbir şey yoktu. Buna rağmen beni boğan bu boşluğa doğru bağırdım.
"Nerdesin?... Dahası, kimsin sen?"
Konuştuklarım bulunduğum alanda gürültülü bir şekilde yankılanmıştı, kulaklarım cidden ağrımıştı bu kez.
Bu defa ne ses vardı ne seda. İçinde bulunduğum boşluk gitgide beni boğuyordu, ağırlığıyla eziyordu beni bu ortam, nefesimin kesilmeye başladığını hissettiğim anda yeniden konuşmaya başladı.
"Aslında, biliyor musun? Emin değilim, oysa ki eskiden kim olduğumdan ve ne istediğimden gayet emin gibiydim."
Ne demekti bu şimdi? Ne saçmalıyordu? Boşluktan gelen ses, benim nefesim gibi git gide kısılıyordu.
"Aslına bakarsan sanırım, biz seninle aynıyız, bir bütünüz."
"Duyuyor musun Nez?"
"...Nez?"
"...Nez!"
Bir dakika, neden o huzur verici ses birden tiz, ciyak ciyak bağıran bir sese dönüşmüştü?Şiddetli bir şekilde sarsılma hissettiğim anda gözlerimi aralamamla, tepemde ablamı beni sarsarak dibimde adımı bağırarak değil adeta haykırarak bulmam bir oldu.
"Off! Nabıyorsun be?"
"İki saattir alarm çalıyor dibinde, sen hayvan gibi uyuyorsun, beni de uyandırdın. Kalk da kendine bir çeki düzen ver, saçların hep ağzına burnuna girmiş."
Dedi kendisi yatağımın dibinden kalkıp giderken, ben ise onu hiç tınlamayıp, yastığı kaptığım gibi yüzüme kapattım. Gördüğüm rüyayı düşünüyordum. Bunun anlamı neydi? Son günlerde sürekli bu rüyaya sıkışıp kalmıştım. Hatta bu rüya bile sayılmazdı, sanırım karabasan dedikleri bu olsa gerekti. İlk gördümde sadece bir karanlıkta süzülüyordum, bir sıkıntı yoktu. Gitgide korkutucu bir hal almaya başlamıştı bu durum. Umarım tekrar olmaz. En sevdiğim renteki çivit mavisi okul sweatimi üzerime geçirip gri eteğimi de giyince mutfağa gidip, o sırada masaya oturup, çoktan tıkınmaya başlamış olan ablamın köşe tarafına geçtim bende.
"Bugün de gecenin bir yarısına kadar dışarda sürtmeyeceksindir diye umuyorum."
"Offf! He abla he!"
"Bana öyle karşılık verme Nez, ben senden 10 yaş büyüğüm, akranın değilim neyin değilim, düzgün konuş benimle."
"Okuldan çıkar çıkmaz direkt geleceğim eve, siz isteyin yeter ki, Ada sultanım."
Diye baştan savma bir karşılık verdikten sonra ablamın karşımda somurtuşu eşliğinde önümdeki omleti yemeye devam ettim. Ablam bana yine bir cevap yapıştıracak gibi oldu ama o an televizyondaki bir haber ilgisini çekince tüm dikkati televizyona kesildi. Yine yakınlarda bir cinayet olmuştu. Neredeyse iki aydır ardı kesilmeyen cinayetler meydana geliyordu. Ve sadece benim yaşadığım bu bölgede değil, dünyanın farklı farklı yerlerinde bile her seferinde gece vakitleri gerçekleşen bu cinayetler gün geçtikçe daha da artıyordu. Kurbanlar genellikle gece sularında ıssız sokaklarda yada inşaat alanlarında parçalanmış halde bulunuyor, kurbanların kayıp uzuvlarının yenilmiş olduğuna dair bulgular var. Bundan dolayı bir çok insan geceleri dışarı çıkmaktan korkmaya başladı. Ve en kötüsü de bu gece ölümlerinden kimin yada kimlerin sorumlu olabileceğine dair tek bir ipucu bile bulunamadı hala. Omleti yemeyi bıraktım, iştahım kesilmişti.
...
İlknur ile okula girdiğimizde sınıflarını arayan çömezleri izledim bir süre. Heheeee, sonunda son sınıf olduğuma göre karizmamı ortaya koyabilirdim artık, acaba gidip sıralarının üstüne cici bebe bisküvilerinden mi koysam diye düşünmedim değil, ama paramı buna harcamak gibi bir mallık yapmayacaktım tabii ki. İlknur' da geçen yıl böyle bir şakaya maruz kalmıştı, ama kız hiç tınlamayarak, zaten doğuştan beleş yemek bulma derdinde olduğundan direkt ağzına atmıştı. Bunu kabullenmek istemiyordum ama İlknur benden yaşça daha küçük olmasına rağmen küçüklüğümüzden beri benden her zaman daha olgundu. Genelde ben hep olay çıkartırdım, çabuk parlayan birisi olduğumu söylerler hep, birde çok kendimi beğenmişim ben onların dediklerine göre, bu yüzden pek sevmezler insanlar beni, ilk izlenimlerinde. İlknur ise benim içine ettiğim ortamı sakinleştirmeye çalışırdı, fazla sosyal bir yapısı olmamasına rağmen daha iyi anlaşırdı insanlarla bana kıyasla, bu yüzden. Kız doğuştan arabulucuydu resmen. İkimiz sınıflara dağılmak üzere ayrıldığımızda, sınıfımı bulup girdim. Mal sınıf arkadaşlarıma yeniden merhaba deme vaktiydi, ama o an dikkati mi dağıtan başka bir şey oldu. Bir grup, bizim sınıftan olmayan bir çocuğun etrafında toplaşıp, onunla sohbet ediyorlardı. Daha dikkatli baktığımda çocuğun benimkinden biraz daha koyu kızılımsı bir saç rengi vardı, uzun boyluydu, hatta sırık denirdi buna direkt. Daha önce hiç görmemiştim onu okulun civarlarında. Amannn, bana ne, sadece yerime oturup, Gözde hocamı bekleyeceğim ben, şansıma ilk iki ders matematikdi. Ki bazı gerizekalılar ilk ders matematik mi olur diye şikayetleniyordu. Tam bu sırada da Gözde hoca sınıfa girmişti. Onu görür görmez gözlerimden yıldızlar çıktı (kendimi anime karakteri gibi hayal etmeyi seviyorum vol.2)
"Arkadaşlar merhaba."
Diye seslendi, hafif, sevimli bir telaşla, yüzünde sempatik bir tebessümle masasına ilerlerken.
"Nasılsınız bakalım?"
Masasına ellerini dayayıp hepimizi süzmeye başladı, gözleri benimle buluşunca yüzümdeki tebessümü daha da genişledi. Yada en azından bana öyle gelmişti, hocaya 9.sınıfta yanlışlıkla anne dediğimden beri iyi değildim, neyse. Gözlerini sınıfta biraz daha gezdirdikten sonra bir kişiye dikkati kesildi. O kızıl saçlı sırığa bakıyordu. Bir dakika ya, bu niye hala burdaydı?
"Sınıfa yeni öğrenci gelmiş bakıyorum."
Ne? Heeee, yeni öğrenciymiş bu, bende saf gibi sorguluyorum. Gözde hoca çocuktan kendisini kısaca tanıtmasını isteyince sırasında ayağa kalkıp kendini tanıttı. İşte, ismi Bulut'muş, bizimle tanıştığına çok memnunmuş, bizimle güzel arkadaşlıklar kurmayı umuyormuş falan filan zırvaladı, bir kaç şey daha söylemişti ama çok takmamıştım, bana neydi zaten.
"Biraz fazla burnu havada değil misin sence?"
Ne? Nerden gelmişti bu ses? Etrafıma bakındım, ama ses daha çok yakınımdan gelmiş gibiydi, sanki birisi bunu kulağıma söylemiş gibi. Sonra bir anda başıma katlanılmaz bir ağrı girdi, kulaklarım çınlamaya başlıyordu, gözüm kararmıştı.
"Hocam ben bi lavaboya gidebilir miyim?"
"Noldu Nez, iyi misin? Gidebilirsin."
"İyiyim hocam, bir sorun yok, azcık başım dönüyor sadece, elimi yüzümü yıkarsam geçer."
Sınıftan çıkıp sendeleye sendeleye lavaboya doğru geldim. Ne olmuştu bana böyle bir anda? Off belki de yeteri kadar uyumuyordum son günlerde. Ellerimi lavabonun kenarlarına koyup, bir süre o şekilde baş dönmesinin geçmesini bekledim. Yavaş yavaş geçmeye başlamıştı sonunda, belki de bir doktora görünmeliydim. Aynaya baktım, gözlerim kızarmıştı biraz.
"Doktorluk bir durum olduğunu sanmıyorum bunun."
Daha deminkiyle aynı ses tonunda konuşmuştu aynadaki yansımam. Bir dakika. Aynadaki yansımam benimle ağızını hareket ettirip konuştu... Ne!
Bağırarak geriye sendelediğim anda ayağım kayıp kıç üstü yere düşmüştüm. Nefes nefese bir süre o şekilde kaldım. Sonrasında hemen ayağa kalkıp aynaya baktım. Hiç
bir şey. Değişik hiçbir şey yoktu, ama ben korku içinde hala nefes nefeseydim.
Noluyordu lan!