I. Şehrin Zirvesine Tırmanış
Sarnıcın serin, arınmış sularını geride bırakıp yeryüzüne çıktığımızda, şehrin üzerindeki gökyüzü artık mavi değildi.
Akşamın alacakaranlığı yerini kurşuni, morumsu bir karanlığa bırakmıştı. Şehrin en yüksek tepesinde bir mızrak gibi göğe saplanan devasa televizyon kulesi, etrafına toplanan fırtına bulutlarının tam merkezinde duruyordu. Kulenin tepesindeki devasa çelik verici, mor şimşekleri bir paratoner gibi kendine çekiyor; dalga dalga yayılan görünmez bir frekans, kulaklarımızda tiz bir metal cızırtısı bırakıyordu.
Tüm şehirde elektrikler kesilmişti. Sokaklar, sadece araçların kilitlenmiş farları ve binaların camlarına vuran şimşeklerin çiğ ışığıyla aydınlanıyordu. İnsanlar sokaklarda panik içinde koşuşturuyor, gökyüzündeki bu anomalinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Son düğüm noktası orası," dedi J, başını kaldırıp kulenin tepesindeki mor girdaba bakarken.
Ceketinin altındaki omzu tamamen iyileşmemişti ama gözlerindeki altın halkalar artık kontrolsüzce genişliyor, teninin altındaki ışıltı gömleğinin kumaşından bile dışarı taşıyordu.
"Malakor kulenin verici sistemini kullanarak son mührü kırıyor. Eğer o frekans tüm şehre yayılırsa, insanların zihnindeki koruma kalkanı tamamen çökecek. Şehir yaşayan bir gölge ordusuna dönüşecek."
"O kuleye girmemiz gerek," dedim, rüzgarın savurduğu saçlarımı geriye iterek. "Nasıl çıkacağız?"
J elimi tuttu. Dokunuşu artık yakıcı bir güçle titriyordu. "Normal yollar kapalı. Ama mühürler bir kez birleştiğinde, mesafe sadece bir yanılsamadır."
II. Metal ve Fırtına
Kulenin tabanındaki güvenlik bariyerleri çoktan erimiş, çelik kapılar içe doğru bükülmüştü. Asansörler çalışmıyordu; ancak J ile aramızdaki bağ, yer çekiminin ve basamakların ağırlığını anlamsız kılıyordu.
Acil durum merdivenlerinden yukarı doğru fırladığımızda, adımlarımız basamaklara neredeyse değmiyordu. Avuçlarımızdaki altın mühürlerin yaydığı manyetik alan, bizi basamaklar boyunca yukarı fırlatan bir akıma dönüşmüştü.
Yüzlerce metre yüksekteki gözlem katının camları patlayarak boşluğa saçılmıştı. Şiddetli rüzgar içeri uğultuyla doluyor, yağmur damlaları cam kırıklarıyla birlikte havada uçuşuyordu.
Ve tam merkezde, devasa çelik verici direğinin dibinde Malakor duruyordu.
Artık sadece bir gölge silüeti değildi. Şehrin altından ve saat kulesinden çektiği karanlık enerjiyi bedenine toplamış; zırhı andıran simsiyah, katılaşmış bir duman formuna bürünmüştü. Göğsünün ortasında, kırılmak üzere olan üçüncü kadim mühür mor bir alev gibi çırpınıyordu.
"Sonunda geldiniz," dedi Malakor. Sesi kulenin çelik halatlarını titretiyor, fırtınanın gürültüsünü bastırıyordu. "Kendi ayaklarınızla kurduğum sunağa geldiniz."
III. Kırılan Çelik, Dökülen Kan
"Bu sunak senin mezarın olacak Malakor!" diye bağırdı J.
J öne doğru atıldı. Havada süzülen altın ışık huzmeleri birer kılıç gibi Malakor’un gövdesine çarptı. Ancak Malakor bu kez hazırlıklıydı; gölge kollarını iki yana savurarak J’nin ışığını emdi ve onu kulenin çelik kolonlarından birine doğru fırlattı.
Güm!
Çelik kolon darbenin etkisiyle içe doğru çöktü. J yere düştüğünde ağzından ince bir altın sıvı süzüldü.
"J!"
Öne atılmak istedim ama Malakor’un mor gözleri bana kilitlendi. Görünmez bir pençe boğazımı sıktı ve beni yerden birkaç metre havaya kaldırdı. Ayaklarım boşlukta sallanırken ciğerlerime hava yerine buz gibi bir karanlık doldu.
"Küçük tasarımcı..." diye tısladı Malakor, bana doğru süzülerek. "Metale şekil verebilirsin, camı parlatabilirsin... Ama bir tanrının iradesini bükemezsin. J seni korumak için kendi özünü harcadı. Şimdi ikinizin de ışığını bu kentin üzerine bir lanet olarak yağdıracağım."
Malakor elini göğsüme doğru uzattı; avucumdaki altın hilal izini söküp almak için kara dumanlarını derime sapladı.
Acı dayanılmazdı. Ruhumun çekildiğini, AURA’nın o sıcak, güvenli kokusunun silindiğini hissettim.
IV. İradenin Zaferi
Tam bilincim kaybolmak üzereyken, aşağıdaki kırık kolonun altından J’nin sesi yankılandı:
"Ona dokunamazsın!"
J ayağa kalkmıştı. Ancak bu kez etrafındaki ışık sadece altın sarısı değildi; bedeninden yükselen alevler saf, göz kamaştırıcı bir beyazlığa bürünmüştü. Kendi can özünü, son muhafızlık mührünü tamamen serbest bırakmıştı.
Bana baktı. Gözlerindeki bakış son bir vedanın değil, mutlak bir teslimiyetin ve inancın ifadesiydi.
"Birlikte!" diye bağırdı J.
Boğazımı sıkan gölge pençesine rağmen sağ elimi havaya kaldırdım. Avucumdaki hilal izi, J’nin göğsünden fışkıran beyaz ışıkla rezonansa girdi. Çantamda kalan son pirinç halkalar, gümüş zincirler ve kulenin etrafındaki kırık çelik kablolar havalandı.
Metalleri karanlığa karşı bir kalkan olarak değil; iki ruhu birbirine bağlayan devasa bir iletken olarak şekillendirdim.
Çelik kablolar ve altın ışıltılı metaller birleşerek gökyüzünü yaran devasa bir kafese dönüştü. Malakor’un etrafını sardı, onu verici direğine kilitledi.
Malakor acıyla kükredi ama kaçamadı. Çünkü bu kez metalin üzerinde sadece kadim bir büyü değil, benim iradem ve J’nin feda ettiği saf ışık vardı.
"Şimdi son mühür!" diye haykırdım, J’ye doğru elimi uzatarak.
J havaya sıçradı, elimi havada yakaladı. İki mühür tam temas ettiği an, kulenin tepesinde gökyüzünü ikiye bölen kör edici bir patlama meydana geldi.
Şehrin üzerindeki mor fırtına yarıldı; bulutların arasından süzülen ilk sabah ışığı, televizyon kulesinin tepesine bir şafak oku gibi saplandı.