İçeriğe geç

Ayla'nın Kebapçısı

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Ayla'nın Kebapçısı

Bölüm 1

AYLA'NIN KEBAPÇISI

BİRİNCİ BÖLÜM

1

O akşam dükkanı kapatmayı biraz geç düşünmüştüm. İftar saati geçeli yarım saat olmuş, sokak tenhalaşmıştı. Ramazan ayında İstanbul'un arka mahalleleri böyledir; iftarla birlikte herkes evine çekilir, sokaklar ölü bir şehri andırır. Bir tek ben kalmıştım, Ayla'nın Kebapçısı'nda, tezgahın başında.

Dükkanın adını annemden almıştı. Ayla, yani ay ışığı demek. Annem gençken ölmüştü, geriye bana bu isim kalmıştı ve bir de kebap tarifi. Onun tarifiyle açmıştım bu dükkanı, tam yedi yıl önce. Yedi yıldır aynı yerde, aynı sokakta, aynı müşterilere aynı kebapçılığı yapıyordum. Kimse eski polis olduğumu bilmiyordu. Kimsenin bilmesini de istemiyordum.

Tezgahı silerken düşündüm: Yedi yıl boyunca kaç kere bu tezgahı silmişimdir? Her gece aynı hareket, aynı bez, aynı deterjan kokusu. İnsanın hayatı böyle mi geçmeliydi? Bu kadar tekdüze, bu kadar sessiz?

Kapı açıldı.

İçeri giren adamı görünce içimden bir şey kıpırdadı. Necdet. Mahallenin müteahhiti, aynı zamanda en sevilmeyen adamı. Altmışına merdiven dayamış, saçları beyazlamış, göbek yapmış ama gözleri hala o eski kurnaz bakışlı. Kimseciklerin olmadığı bir sokakta, iftardan yarım saat sonra, Necdet'in kebapçıma gelmesi hayra alamet değildi.

"Necdet Abi," dedim, sesimi mümkün olduğunca doğal çıkararak. "İftara mı kaldın? Karnın mı acıktı?"

Cevap vermedi. Elinde kağıt bir torba vardı, içinden şişenin şekli belli oluyordu. Doğruca arka taraftaki özel odaya yöneldi. Ben tezgahın arkasında kalakaldım.

Özel oda dediğim, dükkanın arka tarafında, mutfağın yanında küçük bir bölmeydi. Eskiden depoymuş, ben dükkana çevirirken orayı da müşterilere açmıştım. Genelde kalabalık gruplar gelince kullanıyorduk ya da mahallenin ileri gelenleri özel bir şeyler konuşmak istediğinde. Dört masası vardı, penceresi yoktu, tek bir tavandan sarkan lambayla aydınlanırdı. Necdet'in oraya geçmesi bir şey ifade etmiyordu belki ama içime bir kurt düştü.

Beş dakika geçti. On dakika geçti. Necdet'ten ses seda yok.

Yirmi dakika oldu. İçim iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştı ki mutfaktan garip bir tıslama sesi geldi. Önce ocaklardan birini açık unuttum sandım ama hepsi kapalıydı. Ses devam ediyordu. İnce, kesik kesik, bir yılanın tıslaması gibi.

Mutfak kapısına yöneldim. Tam o sırada sesin geldiği yeri fark ettim: Özel odanın kapısı. Kapı aralıktı, içeriden loş bir ışık sızıyordu. Tıslama sesi de oradan geliyordu.

"Necdet Abi?" diye seslendim. Cevap yok.

Kapıyı ittim.

Necdet yerde yatıyordu. Sırtüstü, kollar iki yana açılmış, bacaklar dümdüz. Göğsünün tam ortasına saplanmış bir bıçak vardı. Benim bıçağım. Sabah son müşteriden sonra temizleyip tezgahın altına koyduğum bıçak. On yıllık bıçak, sapı kemikten, namlusu çelik, tam ortadan ikiye ayırır eti. Şimdi Necdet'in göğsünde duruyordu.

Ama beni asıl donup bırakan şey bıçak değildi. Necdet'in yüzüydü. Gözleri açıktı, tam bana bakıyor gibiydi. Ve dudaklarında bir kıvrım vardı. Gülümsüyor muydu? Yoksa ölüm anında yüz kaslarının kasılması mıydı bu?

Sağ eli havada, duvara doğru uzanmış gibiydi. Elinde bir telefon vardı, ekranı hala yanıyordu. Kendi videosunu çekiyordu. Ölüm anını kaydediyordu.

Bir saniye kadar öylece kaldım. Sonra polislik günlerimden kalma refleksle harekete geçtim. Olay yerine dokunmadım. Sadece bir adım geri çekildim, cebimden telefonumu çıkardım ve 112'yi aradım.

"İmdat, cinayet var. Adres: Balat, Yıldırım Sokak, no: 27, Ayla'nın Kebapçısı. Bir erkek, göğsünden bıçaklanmış. Ölmüş."

Telefondaki ses bir şeyler söyledi, duymadım. Telefonu kapatıp duvara yaslandım. Necdet ölmüştü. Benim dükkanımda. Benim bıçağımla. Ve gülümsüyordu.

Neden gülümsüyordu?

---

2

Polis yirmi dakika sonra geldi. Ramazan akşamı, trafik yok, ama yine de beklettiler. İki ekip arabası, bir ambulans, bir de olay yeri inceleme aracı. Sokak birden ışıl ışıl oldu, mavi ve kırmızı ışıklar evlerin duvarlarında dans ediyordu. Mahalleli camlara çıktı, meraklı gözler aşağıya bakıyordu.

Olay yeri inceleme ekibi içeri girdi, fotoğraflar çekti, parmak izi aldı, delil torbalarına eşyalar koydu. Ben dışarıda bekliyordum, bir polis memuru gözetiminde. Sigara içmek istedim, yasaktı. Oturmak istedim, yer yoktu. Ayakta bekledim, duvara yaslanmış, Necdet'in gülümseyen yüzünü düşünerek.

Yarım saat sonra bir araba daha geldi. Siyah bir sedan, camları filmli. Arabadan iki kişi indi. Bir kadın, bir erkek. Kadını görünce içimden bir şey koptu.

Defne.

Defne Yılmaz, kırk beş yaşında, Komiser. Yedi yıl önce birlikte çalıştığımız eski partnerim. Uzun siyah saçlarını arkadan toplamış, gri bir pantolon ceket giymişti. Yüzü yorgundu, göz altlarında morluklar vardı. Yedi yıl geçmişti ama aynı duruş, aynı bakış.

O da beni görünce durdu. Bir an öylece kaldık, aramızda on metre mesafe, aramızda yedi yıllık bir geçmiş. Sonra yanındaki adama bir şey söyledi ve yürümeye başladı. Doğruca bana geldi.

"Cem," dedi. Sesi aynıydı. Biraz kalın, biraz kısık, sigaradan çatallaşmış.

"Defne."

"Sen misin yani kebapçı?" Gözlerimin içine bakıyordu, eski günlerdeki gibi. O bakışı bilirdim: Doğruyu söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.

"Benim."

"Nasılsın?"

"İyiydim, bu akşama kadar."

Başını salladı. Olay yerine doğru baktı, sonra tekrar bana döndü.

"Anlat bakalım."

Anlattım. Necdet'in geldiğini, elindeki torbayı, özel odaya geçtiğini, sesi duyduğumu, bulduğumda yerde yattığını. Her şeyi anlattım. Yalnız bir şeyi atladım: Necdet'in gülümsediğini söylemedim. Neden söylemedim, bilmiyorum. Belki de kendime saklamak istediğim bir ayrıntıydı. Belki de bu işin içinde bir iş olduğunu o an sezmiştim.

Defne dinledi, not aldı, ara sıra başını salladı. Anlatmam bitince bir süre sustu.

"Bıçak senin mi?"

"Evet. Sabah temizleyip tezgahın altına koymuştum."

"Tezgahın altı neresi?"

"Mutfakta, tezgahın altındaki dolap."

"Oraya herkes girebilir mi?"

"Müşteriler giremez. Sadece ben girerim. Bir de..."

"Bir de?"

"Bir de Necdet girmiş demek ki."

Defne kaşlarını kaldırdı. "Necdet daha önce hiç mutfağa girdi mi?"

"Girmedi. Ama bugün girdi. Özel odaya geçerken, belki... Bilmiyorum. Mutfağa uğradı mı, görmedim."

Defne not defterine bir şeyler yazdı. Sonra gözlerini bana dikti.

"Cem, Necdet'le aran nasıldı?"

İşte geldik. Bu soruyu bekliyordum.

"İyi değildi."

"Ne kadar iyi değildi?"

"Necdet bu binayı yıkmak istiyor. Yerine apartman dikecek. Kiracılarla anlaşmış, üç daire boşaltılmış. Ama dükkan benim, mülk sahibi de kiraya vermek zorunda değil. Ben vermedim. Necdet'le birkaç kere tartıştık."

"Kavga ettiniz mi?"

"Bağırdık. İtip kakmadık."

"Tehdit etti mi seni?"

"Etti."

"Ne dedi?"

"Seni buradan zorla çıkarırım, dedi. Benimle uğraşma, dedi. Bir gün pişman olacaksın, dedi."

Defne başını salladı. "Sen ne dedin?"

"Ben de dedim ki, denemekten vazgeç, Necdet Abi. Kebapçılık yapıyorum, kimseyle işim yok. Bırak beni rahat."

"O ne dedi?"

"Güldü. Öyle bir gülüştü, işte... Niyetini anladım."

Defne defterini kapattı. Gözlerimin içine baktı uzun uzun.

"Cem, sen yaptın mı bunu?"

"Yapmadım Defne. Sen de bilirsin, ben yalan söylemem."

"Bilirim." Sustu. "Ama yedi yıl geçti. İnsan değişir."

"Değişmedim."

Başını çevirdi, olay yerine doğru yürüdü. Birkaç adım sonra durdu, arkasını dönmeden konuştu.

"Karakolda görüşürüz."

---

3

Beni sabaha karşı karakola götürdüler. İfade verdim, aynı şeyleri anlattım, saatlerce bekledim. Bir odada, tek başıma, penceresiz. Duvarda saat vardı, tik tak tik tak. Sabah ezanı okundu, dışarıda güneş doğdu, ben hala o odadaydım.

Öğleye doğru Defne geldi. Elinde bir dosya vardı, yüzü asıktı.

"Cem," dedi, "başın dertte."

"Anlat."

Dosyayı açtı, önüme koydu. Fotoğraflar, raporlar, tutanaklar.

"Parmak izi. Bıçakta senin parmak izlerin var. Sadece senin."

"Benim bıçağım. Tabii ki izim var."

"Başka iz yok. Necdet'in izi yok, eldiven izi yok, hiçbir şey yok. Bıçağı temizlemişsin, sonra tekrar tutmuşsun gibi."

"Temizlemedim. Sabah temizledim, akşama kadar kullanmadım. Akşam Necdet geldi, bir daha mutfağa girmedim. O bıçağı kullanan varsa, eldiven takmış."

Defne başını salladı. Dosyadan başka bir şey çıkardı. Bir telefon. Necdet'in telefonu.

"Bunu izle."

Telefonun ekranını açtı, bir videoyu başlattı. Görüntü titrek, biraz karanlık. Necdet'in yüzü görünüyor, arkasında duvar. Bizim dükkanın özel odasının duvarı. Necdet kameraya bakıyor, konuşuyor.

"Bugün Cem'le son kez konuştum. Hala inat ediyor, dükkanı boşaltmıyor. Beni tehdit etti. Dedi ki, seni bu işten vazgeçiririm, bir yolunu bulurum. Bakalım, dedi, göreceğiz. Eğer başıma bir şey gelirse, bilin ki..."

Video burada kesiliyor.

Defne telefonu masaya koydu. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Bunu ne zaman çekmiş?"

"Tarih var, üç gün önce. Saat akşam sekiz."

"Üç gün önce akşam sekizde dükkan kapalıydı. Ben evdeydim."

"Emin misin?"

"Evdeydim Defne. Yalnızdım, evdeydim. Kimse yoktu yanımda."

Defne derin bir nefes aldı. "Cem, bu video var. Parmak izi var. Necdet'le aranızın kötü olduğunu herkes biliyor. Motifin var. Fırsatın var. Ne diyorsun buna?"

"Montajdır."

"Montaj değil. İnceledik, orijinal."

"O zaman Necdet yalan söylüyor. Ben onu tehdit etmedim. Hiçbir zaman etmedim."

"Ölü bir adam neden yalan söylesin Cem?"

İşte oradaydı. Asıl soru buydu. Ölü bir adam neden yalan söylesin? Ya da daha doğru soru: Necdet gerçekten ölü müydü? Onun yüzündeki o gülümsemeyi düşündüm. Bir ölü neden gülümser?

Defne'ye baktım. "Necdet'in otopsi raporu çıktı mı?"

"Daha çıkmadı. Öğleden sonra çıkar."

"Çıkınca bakar mısın? Bir şey soracağım."

"Ne?"

"Ölüm saati kesin mi? Bir de... Ölüm şekli. Bıçak darbesinin açısı, derinliği, yönü. Bunlara bakar mısın?"

Defne kaşlarını çattı. "Neden?"

"Çünkü Necdet bana bakıyordu. Ölürken değil, öldükten sonra. Gözleri açıktı, tam bana bakıyordu. Ve gülümsüyordu. Bir ölü neden gülümser Defne?"

Defne bir süre sustu. Sonra dosyayı topladı, ayağa kalktı.

"Seni şimdilik serbest bırakıyorum. Ama şehirden ayrılma yasağı koydum. Her an ifadeye çağırabilirim."

"Anlaşıldı."

Kapıya yöneldi, sonra durdu. Arkasını dönmeden konuştu.

"Cem, gerçekten yapmadın mı?"

"Yapmadım Defne."

"Peki ya bıçak? Parmak izi? Video?"

"Bilmiyorum. Ama öğreneceğim."

Başını salladı. Çıktı.

Ben o odada biraz daha oturdum. Duvardaki saate baktım. Tik tak tik tak. Necdet'in yüzü gözümün önündeydi. Gülümsüyordu. Bana bakıyordu. Ve ben onun ne düşündüğünü merak ediyordum.

Ölüm anında ne düşünür insan? Pişmanlık mı? Korku mu? Yoksa Necdet gibi biriyse, belki de zafer mi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.