Bölümü beğenmeyi ve yorum bırakmayı (BOL BOL YAZIN OKUMAYI ÇOK SEVİYORUM.) unutmayın!
Ayrıca tanıtım yazısına TW listesi geldi, bakmanızı tavsiye ederim.
Bölüm – III
17/05/2025
Karan Noir SÜVARİ
“Tüm bunlara gerek var mı cidden?” diye sordum kocaman, sekiz rakamı şeklinde bir balonu şişiren kardeşime bakarak. Cevap vermedi, beyaz suratı pespembe olmuş vaziyette üflemeye devam ediyordu.
Çaresizce salonumuzu inceledim. Nereye baksam bir yerlerden ya bir süs ya da bir balon sarkıyordu. Reşit olma partisi için etraf komik seviyede renkliydi.
Blanche nihayet balondan ayrılıp soluklandı ve hava kaçmasın diye tıpasını kapattı. Ayağa kalkarak “1” balonunun olduğu duvara ilerledi. Kafasını sekizin deliklerinden birinden geçirip balonu bıraktı ve devasa rakam kafasından sarkarken koluna yapıştırdığı koli bandı rulosunu aldı. “Lütfedip yardım etmek ister misin?” diye sordu nefes nefese.
“Daha gelenlerin kim olduğu bile kesin değilken yok, almayayım.”
“Ne alaka?” diye sordu kaşlarını çatarak. Makasla banttan bir parça kesip, silindir hâline getirip balona yapıştırdı.
Bir an düşünür gibi yaptım. “Kuzey'den haber yok mu hâlâ?”
“Daha dün konuştum.” Bir parça daha kesti.
“Ve bugün mesajlarına bakmamaya başladı.” Yerdeki bir balonu tekmeledim. “Ya Elvin? Özge?”
“Protestodalarmış, uzun sürmezmiş.”
“Azra?”
“O gelemiyor, çok uzakmışız.” Dönüp balonu boynundan çıkardı ve yerine yapıştırdı.
“Ecem? Nehir?”
“Onlar geliriz dedi ya.”
“Geliriz demediler, Blanche.” diye düzelttim. “Geliriz herhalde dediler.”
Aniden bana döndü. “Ee, Noir?” dedi hiddetle. “Ne demeye çalışıyorsun? Neyi yüzüme vurmaya çalışıyorsun?”
“Üzülme diye uğraşıyorum.”
Elindeki bantı masaya sertçe bıraktı. “Sen beni sadece daha çok üzüyorsun!” Hızla yanımdan geçti, omzu omzuma çarptı ve salonu terk etti.
Birkaç saniye boş salona baktıktan sonra yavaşça ilerleyip kanepeye oturdum. Blanche böyleydi işte, kendi hisleriyle kör olup onun için yaptıklarımın kıymetini bir köşeye iterdi. Komik ya, onun için çok şey yapmıştım. Onun için çok şeyden vazgeçmiştim çünkü yıllar önce anneme onu koruyacağıma dair bir söz vermiştim.
Gerçi bir noktada...
Silkinip düşünceleri kafamdan attım. Burak’la ettiğimiz kavgadan sonra istemediğim kaygılar zihnime üşüşmeye başlamıştı. O sürekli kaçtığım riskleri sesli dillendirmek zorunda kalınca artık kaçamamaya başlamıştım.
Eli titreyen cerrah olmazdı.
Gri bir karargâh açılmadığı müddetçe o seçimle işim yoktu. Toplumdan dışlanmış azınlık bir kesim için de asla karargâh açılmayacaktı, en azından yakın gelecekte. Bu yüzden olumsuz niteliklerimin beni asker yapmaması umrumda değildi ama olumsuz niteliklerim benim doğrudan cerrah olmama engel olmasa da, benim iyi bir cerrah olmamı güçleştiriyordu. İnsanların hayatı elimdeyken titreyen elimi heyecan diye geçiştiremezdim. Tek hatamla sevdiklerini kaybeden birileri de bana anksiyete hastasıyım diye müsamaha göstermezdi. Çirkin hastalıklarım benim için bir bahane ya da özür değil, törpülemekle yükümlü olduğum birer pürüzdü.
Ama öğrenmiştim ki anksiyete sadece kişilikten gelen bir dezavantaj değil, beynimdeki kimyasal bir dengesizlikti. Kişilik törpülenirdi de zihin kimyamı değiştirmek için ilaçlarımı düzenli almaktan başka ne yapabilirdim ki? Ben travma sonrası anksiyete geliştirmemiştim. Genetiğimdeydi, böyle doğmuştum. Benimle başlamamıştı ama benimle bitecekti.
Telefonum titrediğinde onu cebimden çıkardım. Kilit ekranımı açıp bildirim merkezine baktığımda Burak'tan gelen yığınla mesajın üstünde Ferhat Abi’nin mesajını gördüm.
“Senin ve Beyza'nın doğum gününü kutlarım, Karan. Yetişkinlerin dünyasına hoş geldiniz. Buralar pek hoş değil ama sizin önünüzde parlak, başarı dolu bir gelecek var. Dilerim o geleceğin bir noktasında hepimiz saklanmadan, özgürce fikirlerimizi beyan edebiliyor oluruz. Mutlu yıllar, Gri'nin İkizleri.”
Her ülkedeki griler yüksek güvenlikli bir uygulamadaki kendi ülkelerinin topluluklarında iletişim hâlindeydi. Ferhat Abi bizim topluluğumuzun başkanlarından biri, vefatlarından önce de ebeveynlerimizin yakın dostuydu. Teyzemler velayetimizi alıp bizi kendi Beyazlı görüşlerine göre yetiştirmeye çalışsa da biz gizli gizli her zaman Gri kalmıştık. 16. yaş günümüzde Ferhat Abi bize ulaşmıştı.
Gözlerim birkaç saniye mesajda oyalandı. Parlak bir gelecek, bizim için parlak bir gelecek... Oysa o korkular yine sürünüyordu zihnimde. Hiçbir rasyonel dayanağa dayanmayan komplo çarkları yine dönüyordu.
Ciğerlerime hava doldurmaya çalıştım.
“O ailemizi öldüren Odimiyuslar,” diyorlardı bana, “bir gün bizim için de gelecekler.”
Oysa biz özel değildik. İsyancı Odimiyuslar yüzünden ailesinden olmuş yüzlerce şanssız çocuktan yalnızca ikisiydik. Ama neden bizi bırakmışlardı? Savunmasız iki çocuğu neden evde aramamışlardı? Çok uzakta değildik, sadece anne ve babamı öldürdükleri yatak odasının balkonundaydık...
Midemde bir çalkalanma hissiyle ayağa kalkıp mutfağa ilerledim. Bardağa su doldururken başka bir konu düşünmeye zorladım kendimi ama o korkunç şeyler olacakmış düşüncesi zihnimi çekip çekip kendine çevirmeye devam etti. Ben böyle bir adam değildim. Ben böyle saçma şeylerden kaygılanacak biri değildim.
Suyu dudaklarıma götürdüm ama titreyen elim yüzünden üzerime döküldü. Bardağı hızla uzaklaştırıp tezgaha geri bırakmaya çalışırken yere düşürdüm. Parçalara ayrılıp gürültüyle dört bir yana saçıldı.
Yerdeki cam kırıklarına bakarken Blanche'ın giderek yaklaşan koşma seslerini çaresizce dinledim.
Mutfağın kapısı hızla açıldı. “Noir?” diye sordu. “İyi misin?”
“Evet.” dedim duruşumu dikleştirerek. Hâlâ içim bükülüyordu ama ilgisizce kırıklardan uzaklaştım. “Elimden kaydı. Buraya gelme, ben süpüreceğim.”
Kapıya doğru yürüdüm ve yanından geçmeye yeltendim ama yana adım atarak önümü kesti. Gözleri yüzümde dolanırken normal nefes almaya çalıştım ama bu sadece baş dönmesi yaptı. Kaçmam gereken büyük bir şey var hissi peşimi bırakmıyordu.
Uzun uzun yüzümü inceledikten sonra kaşları çatıldı. “Yalan söylüyorsun.” Kolumdan tutarak beni yere oturttu, sırtımı duvara yaslamamı sağladı. Bir işe yarayamayacağını anlayınca o ikizime sökmeyen iyiymiş taklidim de yüzümden anında kayboldu.
“Nefes al.” dedi önümde çömelerek. Sabit tutmaya çalıştığım bir yüz ifadesiyle derin soluklar içime çektim. O da yüzünde onda pek görmediğiniz katı bir ciddiyetle benden gözlerini ayırmadı. “Neden oldu?”
“Geçer birazdan.”
“Neden oldu?” dedi tekrardan.
“Konuşmak istemiyorum.” Ayağa kalkmaya çalıştım ama beni omuzlarımdan bastırarak geri oturttu.
Yüzünde yine o ifade vardı. Her şeyimi bilen o ifadesi. Her şeyimi gören o yüz ifadesi.
“Hep böyle diyorsun!” diye itiraz etti. O ifadeden nefret ediyordum. Beni bilmesinden nefret ediyordum. “Karan.” dedi. “Hâlâ geleceklerini mi düşünüyorsun?”
Tekrar kalkmaya uğraştım ama bir kez daha durdurdu. İstesem rahatça onu itip kalkabilirdim ama buna zorunda kalmak istemiyordum. “Beyza, istemiyorum!”
Sesi yükseldi: “Ne zaman isteyeceksin?”
“Beyza, bırak.”
“Ne zaman benimle konuşacaksın? Ne zaman yalnız olmadığını anlayacaksın?”
Nefeslerim boğazıma dizilirken tüm dünya birbirine taşıyor gibiydi. Her şey çok fazla gibiydi. Renkler on katı daha parlak ve her ses on katı gürültülü. Kaçma dürtüsü rasyonelliğimi parazit gibi ele geçirdi.
Blanche, “Ne zaman, Noir?” diye sordu boğuk bir sesle. “Ne zaman beni uzaklaştırmayacaksın?”
“Bırak dedim!”
Zorla ayağa kalktığımda beni tekrar tutmaya çalıştı ama hızlı hareketimle savrulup geriye doğru düştü. O düşüşün sebep olması gerekenden çok daha fazla bir acıyla bağırdığında ne olduğunu algılayabilmem için birkaç saniye öylece durmam gerekti.
Demin kırdığım bardağın parçalarının üzerine itmiştim onu.
Blanche kaldırdığı ellerine bakarken, avuç içlerinden akan kan yolları süzülüp yayıldı. “Beyza!” diye atıldım yere çökerek. “Özür dilerim! Çok özür dilerim!” Ellerini ellerime alıp saplanmış cam parçalarına baktığımda benden cerrah falan olmayacağına emin oldum. Ben kimseye deva olamazdım.
Beynim önceliklerini seçmiş gibi anksiyetemi bastırdı. Hiçbir şey söylemeyen Beyza'yı yerden kaldırarak yemek masasının yanındaki bir sandalyeye oturttum. “Bekle.” diyerek bir koşu banyodaki ilk yardım dolabına gittim, eşyaları hazırlayıp geri döndüm.
Ben cam parçalarını temizlediğim bir cımbızla çıkarırken Blanche korkunç derecede sessizdi. Bana bağırsın, çağırsın da susmasın istiyordum. Blanche susmazdı. Susarsa sorun büyüktü çünkü o gün de susmuştu.
Cam kırıklarını çıkardıktan sonra yarayı iyice temizleyip sardım. Nihayet bitirdiğimde çekinerek geriledim, yüzüne baktım. O da bana baktı.
Dakikalar sonra ilk kez, “Noir,” dedi donuk bir sesle, “herkesten kaçabilirsin ama benden kaçamazsın.” Ayaklandı. “O abartılı ters bakışlarla baktığın balonları da indirebilirsin. Kimse gelmiyor. Kuzey de mekanda kızlarla hikaye atmış.”
Blanche Beyza SÜVARİ
Kardeşimin bir zamanlar olduğu kişiyi hâlâ zihnimin soluk sayfalarında, yaşam çizgimin ta en başlarında bir noktalarda anımsayabiliyordum. Her zaman çok bilmişti, her zaman biraz sabit fikirli ve ketumdu ama bu olduğu kişi olduğu için böyleydi. O zamanlar Noir benden saklanmazdı.
Bir şeye üzülürse bunu gizlemeye çalışmaz, herkesten önce gelir benimle paylaşırdı. Saklayamazdı çünkü. Farklı cinsiyetteki ikizlerin çoğunda görülmeyen, yakın bir bağımız vardı, mesela anksiyete krizlerinde onu en iyi sakinleştirebilendim ben. Birbirimizi o kadar iyi anlardık ki çoğu zaman kelimelere fazla gerek olmazdı. Bizim varlığımız bile birbirimizi anlamak için kâfiydi.
Aramıza ilk duvarlar anne babamızı kaybedince çekilmişti. Noir o günün lafını bile etmek, hatta anne babamızı anmak bile istemiyordu. Herkesten, travmasını ona anımsatabilecek her şeyden kaçıyordu ve ben dahi ulaşamıyordum ona. Birkaç hafta boyunca benimle doğru düzgün konuşmamıştı hatta, gözlerinde bir yerlerde benim de ona acı verdiğimi o yaşta bile seçebilmiştim.
Sonra katılaşmıştı, memnuniyetsizleşmişti. Beni kolay kolay takdir etmez, durup durup eleştirir olmuştu. Çevresindeki herkese karşı soğuklaşmıştı. Hissettiği hiçbir şeyi, içinde dönen hiçbir fırtınayı benimle paylaşmıyordu. Teyzemin bizi götürdüğü çocuk terapisti, kardeşimin bu şekilde yas tuttuğunu söylüyordu. Onun yası herkesi itmekti ama ben de yas tutuyordum ve benim yasım en çok kardeşime yaslanmak istiyordu.
Ama Karan kaçtı. Beş yaşında bir çocuk ne kadar kaçıngan olabilirse Noir o kadar kaçıngandı.
Sonra yıllar geçti, bir gün geldi. Korkunç bir gün. Hâlâ bazen beni geceleri uyutmayan bir gün ve o günden sonra bir parçam tamamen kardeşimi kaybetti. Gülüyorduk, şakalaşıyorduk ama Noir çok uzaktı. En çok bana uzaktı çünkü ben onu görebiliyordum. Biz çok uzaktık çünkü konuşmuyorduk.
Odama girip kendimi yatağa bırakmıştım. Boğazımdaki yumru artık dayanılmaz bir hâldeydi. Yaşlar görüşümü buğular ve yanaklarımdan akarken havaya kaldırdığım sargılı avuç içlerime baktım. Kalbim sanki ellerimde atıyor, kesikler sızım sızım sızlıyordu. İstemeden yaptığını biliyordum, Noir benim başımın ağrımasına bile katlanamazdı ama yine de o kesikler, sanki aramıza giren uçurumların bir yansıması gibi oradaydılar.
Ellerimi indirip tavana bakmaya devam ettim. Sahte sarmaşıklar, led ışıklar ve polaroid fotoğraflar sarkan tavanım bir anı hazinesi gibiydi. Çoğu arkadaşlarımlaydı ama ben yoktum. Onlar eğlenirken fotoğraf makinesini ben tutuyordum. Orta yaşlı kadınların izlediği reality showlardaki diksiyonlu, yüzleri görünmeyen dış ses kameramanlar gibi peşlerinde pıtı pıtı dolaşıyordum.
Onları görmek iyice sinirimi bozdu. Bunların hepsi kendi herkesin birbirinin arkasından salladığı gruplarını şampiyonlar ligi sanıyordu herhâlde. Yoksa gruplarına giren her yeni kişiye uzaylı muamelesi yapmaları normal değildi. Zaten hepsini Elvin yönetiyordu. Elvin birini sevmezse zombi gibi ağızlarının suyu akarak itaat ediyor, onlar da onu sevmiyordu. Grup içinde saçma sapan bir hiyerarşi vardı, herkes Elvin’in en üst mertebeli yardakçısı olmaya çalışıyordu.
Acı olan şuydu ki bu düşmanca tavırları sadece diğer kızlara karşı vardı. Sanki dünya yeterince kadınların aleyhine işlemiyormuş gibi, sanki pusuda bizim hata yapmamızı – ki başarılı olsak da yaranamıyorduk – dört gözle bekleyen bir ton erkek yokmuş gibi, patriyarkanın aynen bizden umduğu şekilde kadın milletine kız kardeş gözüyle değil de rakip gözüyle bakıyorlardı. Sonra erkekler kadın kadının kurdudur diyorlardı çıkıp, oysa kadınlar arası gerginliğin sebebi de hepimize erken yaşlardan beri aşılanan misojeniydi. Hemcinslerimizin, erkeklerin pek kıymetli saygı ve sevgisine ulaşma yolunda birer rakip; onlar gibi olmanın da sıradanlık ve basitlik olduğu öğretilmişti bize. Her zamanki gibi her şey ataerkil, kadın düşmanı toplum düzeninin suçuydu. Kahrolsun patriyarka.
Buraya nereden gelmiştim ben? Ha, evet. Fotoğraflar. Doğru. Hayat enerjimin arkadaşlarım, flörtüm, ikiz kardeşim ve ataerkil toplumun ortak katkılarıyla sömürülmediği bir gün onları söksem iyi olacaktı. Hatta orada bir saniye daha fazla kalmalarının lüzumu yoktu.
Ani bir kararla ayaklanıp mandallarla tutturuldukları iplerinden onları ayırmaya başladım. Bir fotoğrafta bowlinge gitmiştik, en ortada Elvin bir bowling topu tutarken tüm kızlar iki yanında sırıtıyordu. Birinde Elvin’in doğum günüydü. Tüm kızlar oradaydı, biri bile gelmemek için bahane uydurmamıştı. Elvin yine çok güzeldi. Bebek gibi küçük yüzü, siyah düz saçları ve buğday tenine çok yakışan minik açık pembe elbisesiyle çok güzeldi. Belki ben de onun gibi görünsem her şey farklı olurdu.
Fotoğrafı çıkarıp yere atarken mandalı tutan elimin tersiyle yüzümü sildim ama yaşlara engel olmadı. Üniversitede her şey farklı olabilirdi, bu sefer bana gerçekten değer veren bir arkadaş grubum olabilirdi. Kendimi bu şekilde telkin ediyordum ama üniversite yıllarımda da aynı şeyleri yaşarsam diye korkmadan edemiyordum.
Başka bir fotoğraf aldım. Burada ben ve Karan 29 Ekim yürüyüşündeydik. Ben kamerayı yüzümün dibine sokmuş tuhaf ifadeler yaparken o elinde kocaman bir Türk Bayrağı ile yan yan benden tarafa bakıyor, kameradan kaçmaya çalışıyordu. Elim anlık bir sinirle yine mandala gitti ama hemen yandaki başka bir fotoğraf gözüme takıldı. Burada ben ağlıyordum ve Karan yukarıdan, dibime girerek komik bir fotoğrafımı çekmişti. Alnım devasa ve açı çok komik duruyordu ama yaşlı yüzüme rağmen istemsizce gülüyordum.
Arkamı dönüp başka bir fotoğrafa baktım. Burada hâlâ teyzemlerle yaşarken Fransa’ya gitmiştik. Perspektiften yararlanarak Eiffel Kulesi’ni tepeden ısırıyor gibi davranıyordum, bu fotoğrafı da Karan çekmişti.
Parmak uçlarım fotoğrafın üzerinde gezinirken bir gözyaşı çenemden damladı. Fotoğraflarımda bulunmak istemiyordu ama o fotoğrafları saklamayı seveceğimi bildiği için beni çekiyordu. Beni seviyordu ama onun sevgisi benim sevgime benzemiyordu. Benzer şekilde Noir; bana sarılmayı sevmezdi, benimle gezmeyi sevmezdi ama beni kimseye de yedirmezdi.
Beni sevdiğini biliyordum ama ne zaman erkek kardeşiyle iyi anlaşan bir kız görsem karnımda bir delik hissediyordum.
Tekrar yatağa oturdum, gözlerim uzun süre duvarda sabit kaldı ama duvar umrumda değildi. Calışma masamın önündeki sandalyeme asılı elbiseye baktım sonra, odaya girdiğimden beri onunla yüzleşmekten kaçıyordum. Bebek mavisi, straplez, doğum günü kızı elbisem...
Telefonum titredi.
İnsanlığın büyük gururu Kuzey Bey, kızlarla attığı hikâyeye verdiğim ‘?????’ ve ‘Alay mı ediyorsun?’ şeklindeki iki yanıtımı cevaplamıştı.
Kuzey: Napim kızım ya sen çok basittin sıktın
Kuzey: Diğer kızlardan hiçbir farkin yok
Kuzey: Zaten ciddi bişey oldugu da yoktu yani
Yemin ederim böyle erkekler seçmek için ekstra bir özen veya çaba sarf etmiyordum ama ışığa uçan güveler gibi peşime takılıyorlardı. Ekrana boş bakışlar atıp çocuğu engelledim. Normalde bu evrede ağlardım ama diğer kızlar gibi olmamı bir kusur olarak görmesi neyden kurtulduğumu fark ettirmişti.
Neden bir kız olarak diğer kızlar gibi olmam sorun olsundu ki? Bir sürü inanılmaz kız tanıyordum.
“Beyza!”
Salondan Karan'ın sesi yükselince irkildim. Yatakta oturur konuma gelirken, “Ne oldu?” diye seslendim.
“Çabuk salona gel!”
Endişeyle yataktan indim, kapımı açıp koşarcasına ışık gelmeyen salona gittim. Korkunç bir haber almayı bekleyerek köşeyi dönüp salona girdiğimdeyse beni hiç beklemediğim bir manzara karşıladı.
Noir sipariş ettiğimiz pastayı dolaptan çıkarmış, iki eliyle tutuyordu. Sadece renkli ışıklarla görünebilen karanlık salonda yüzüne mum ışıkları turuncu bir aydınlık bırakmıştı. Gözlerim duvarlarda gezindi. Benim yarım bıraktığım tüm süslemeleri tamamlamıştı. Hatta o nefret ettiği parti şapkalarından birini bile takıyordu. Onu o hâlde görünce istemsizce gülesim geldi.
Yüzüme bakmamaya çalışıyor, pastayı izliyordu. “Özür dilerim.” dedi sessizce. Noir çok nadiren özür dilerdi ve diliyorsa da bu bir şeyleri fena eline yüzüne bulaştırdığının resmiydi.
Derin bir iç çektim. Birkaç adım yaklaştım, böylece mecburen başını kaldırmak zorunda kaldı. Ona bakan herkesi ürküten, uzun boylu, yapılı, her zaman soğuk duran şu sessiz çocuk kimseye gösterdiği kişi değildi ve bunu sadece ben biliyordum. Hatta bazen ben de unutuyordum da bir hata yapıp bana süt dökmüş kedi ifadesiyle baktığında tekrar anımsıyordum.
Her şeye, ördüğü tüm duvarlara, oynadığı tüm rollere rağmen o hâlâ Karan'dı işte. Soğuk bir balkonda yerde otururken, içeriden gelen kan dondurucu sesleri duymayayım diye kulaklarımı kapatan ve her şeyi dinlemek zorunda kalan çocuktu. On bir yaşında kullandığı ilaçlar yüzünden kilo alıp, zorbalık görüp bir ton derdine rağmen hep arkamda duran çocuktu. Konu gerçekten sevdiği kişiler olunca ortalığı yakacağını bildiğinden sevdiği tek insan ben ve artık pek görüşemediğimiz iki küçük kuzenimiz olan o çocuktu.
“Teyzem yazdı mı sana?” diye mırıldandım aniden.
Bıkkın bir gülümseme belirdi suratında. “Yazmadı.”
Bana da yazmamıştı. Dudak büktüm ama içinde bir yer cız etmişti. “Bu sene de yalnızız desene.”
Teyzem, annemin Gri olduğunu bilen ve iletişimde kaldığı tek akrabasıydı. Fikirlerini anlamasa da annemi sevdiğini biliyordum, bu yüzden bizi almışlardı evlerine. Eniştem bize hep mesafeliydi, teyzem severdi de hep bir gergindi etrafımızda. Bizi Beyazlı olarak yetiştirmeye çalıştılar, Karan asla dönmemişti Gri'den ama ben tüm görüşleri sorgulamıştım. Bir noktada Grilik bile mantıksız gelmişti ama dönüp dolaşıp yine Aykırı bulmuştum kendimi.
Teyzem, her ne kadar Beyazlı gibi davransak da içten içe hep biliyordu. Bizim ‘kurtarılamayacağımızı' biliyordu. Muhtemelen bizim on bir ve yedi yaşındaki kuzenlerimiz Avril ve Emre’nin aklına girmemizden de korkuyordu. Aramız giderek gergin ve soğuk bir hâl alınca, 16 yaşımızda bize anne babamızdan kalan mirasla bir daire tutup ayrı yaşamamızı önermişti. Biz de reddetmemiştik, istenmediğimiz yerde kalamazdık sonuçta. Yine sadece biz vardık birbirimiz için. Ferhat Abi desen bir şeye ihtiyacımız olursa diye hep arkamızı kolluyordu ama her zaman çok meşguldü.
Her ne kadar çatışsak da birbirimize emânettik.
“Beraber.” dedim hafifçe gülümseyerek. O da başını salladı. Derin bir nefes alıp son on sekiz yıldır yaptığımız gibi mumları aynı anda üfledik.
BEĞENİ, YORUM UNUTMAYINIZ SİZİ SEVİYORUM 💗💗


