08/05/2025
Karan Noir SÜVARİ
Başımı önümdeki bir türlü çözemediğim integral sorusundan sıkıntıyla kaldırdım. Masamdaki saat 22.16 olduğunu gösteriyordu ve ben son yedi saattir bu konumda ders çalışıyordum. Artık sanırım cidden aklım almıyordu, bu soruyu sabah dinlenmiş bir zihinle çözebilecektim. Hep öyle olurdu.
Sınava yaklaşık bir buçuk ay kalmıştı ve dürüst olmak gerekirse işler iyi gidiyordu. Beklentiler yüksekti ama ben de onları karşılayabiliyordum. Deneme sonuçlarım bir hayli iyi geliyordu. Eğer her şey yolunda gidecek olursa önümüzdeki Eylül ayında Hacettepe’de tıp okuyor olacaktım.
Yüzümde geniş bir gülümsemeyle sandalyemi ayaklarımla geriye iterek masadan uzaklaştım. Sırtım biraz ağrıyordu. Gerinerek ayağa kalkıp salona gittiğimde Blanche’ı koltukta elindeki kâğıt destesine pür dikkat bakarken buldum.
Kanepeye kendimi attığımda irkilerek başını kaldırdı. “Oo, Karan Bey?” dedi sırıtarak. “Siz yaşıyor muydunuz ya?”
“Rolü kapmışsın.” dedim kulak asmadan elindeki senaryoyu gösterip.
“Evet!” dedi hevesle. Omzuma hafif bir yumruk attı. “Dersini bölersem beni camdan atarsın diye söyleyemedim.”
Hafifçe güldüm. “Büyük bir rol mü bari bu defa?”
“Yani.” dedi dudak bükerek. “Ana karakter değilim kesinlikle ama figüran da değilim.”
“Zamanla olacak o iş.” Elimi havada büyük bir şeyi gösterircesine yavaşça ilerlettim. “Ünlü Aktris Blanche Beyza Süvari.”
Kıkırdadı ve birden aklına gelmiş gibi heyecanla konuştu: “Cast Direktörü ne sordu biliyor musun?”
“Ne?”
“Anne ve babamız neden birimize beyaz, birimize siyah anlamına gelen isimler vermiş.”
İç çektim. Klasik soru. Bazen ben de Griler idam edilsin isteyenlerle dolu bir ülkede bizi bu kadar büyük bir risk faktörüne neden mahkûm ettiler anlamıyordum.
“Ne dedin?”
“Babam koyu Beşiktaşlıydı dedim.”
Kocaman bir kahkaha patlattığında ben de yüzümü buruşturup başımı çevirdim ama dudaklarım çoktan kıvrılmıştı. Ancak bununla beraber anne ve babamızın bahsiyle içimde bir sıkıntı hissettim. Malum, son günlerde geçmiş ve gelecek hakkında yine biraz fazla düşünür olmuştum. Bu kafamı karıştıran bir konuydu, normalde bu düşünceler her yıl yaz aylarında nüksederdi. Bu kadar erken başlamaları olağan değildi.
Anksiyete ilacımı yine mi değiştirme vaktiydi acaba?
“Harika bir fikirmiş. Bir daha bana sorduklarında bunu diyeceğim.”
Sırıtarak elindeki desteyi sehpaya bıraktı ve arkasına yaslandıktan sonra, “Doğum günü partimizin davetli listesine bir katkı yapmak istemez misin?” diye başka bir konu açtı.
Yüzümdeki gülüş kaybolurken bu defa keyifsizliğimi saklama gereği görmedim. “Tüm parti boyunca odamdan çıkmayacağım bile.” Zaten sırf o üzülmesin diye planladığı fazlasıyla kalabalık partiye ses etmemiştim ama mum üfleme haricinde hiç odamdan çıkıp o müzik sesine, kalabalığa ve Blanche'ın beni süzen arkadaşlarına katlanmaya mecalim yoktu.
“İşte sen de bir iki kişiyi davet etsen sıkılmazdın.”
“Davet edecek kadar yakın gördüğüm kimse yok.” dedim kayıtsızca.
Sinsice sırıttı. “Ama geçen bir kız gelmişti eve?” diye yavaş yavaş konuştu. “Berna? Onunla iyi anlaşmış gibiydiniz.”
Burun kemerimi sıktım. “Proje ödevi yapıyorduk.” dedim tane tane. “O da çalışkan biri olduğu için uyum sağlayıp sorunsuz hallettik. Başka bir şey yok.”
“Kızı evine kadar bıraktın.”
Büsbütün huzursuz hâlde, “Blanche, sana daha önce söyledim.” diyerek kaşlarımı çattım. “Benim öyle dürtülerim yok. Öyle bir hissim yok. Kızları, erkekleri nasıl görüyorsam öyle görüyorum.”
Dudak büküp elindeki desteleri karıştırdı. “Teyzem böyle diyenlerin ilk evlendiğini söylüyor.”
Ona asık bir suratla baktım. Benim için işler öyle değildi, ben farklıydım. Hiçbir insana çekim hissedemiyordum ve açıkçası eksikliğini de duymuyordum. Zaten ne kadar fazla kişi seversen o kadar sorumluluğun artıyordu, bana çatlak ikiz kardeşimle olan inişli çıkışlı ilişkim yeterdi.
“Tamam ya...” Kahverengi gözlerini devirdi. “Asma boşuna surat, şaka yapıyoruz şurada. Yoksa senin yaşayan en anti aşk insan olduğunu biliyorum herhalde.”
“İma yapma o zaman.” Esneyip önümüzdeki açık televizyondaki akşam haberlerinin altından geçen hızlı yazılarda göz gezdirdim.
ANKARA’DA ON YEDİ YAŞINDAKİ GENÇ, AİLESİ BEYAZLI OLDUĞUNU ÖĞRENİNCE KENDİ CANINA KIYDI...
MECLİSTE BEYAZLILAR İÇİN “DELÜZYONEL” İFADESİNİ KULLANAN CELAL KARAHANLI'YA MUHALEFETTEN TEPKİ BÜYÜYOR...
SOYKIRIMCI OMÖ KARARGÂH ASKERLERİ LİTVANYA'DA BEŞ ODİMİYUS ÇOCUĞUNU ESİR ALDI...
Belli ki Beyazlı bir kanal izliyorduk. Alayla kumandayı elime aldım ve bir sonraki kanalı açtım. Bu da bir haber bülteniydi.
BEYAZ KARÂRGAH, DİYARBAKIR'DA BİRİ ÇOCUK ÜÇ KİŞİYİ ÖLDÜRÜP YEDİ KİŞİNİN YARALANMASINA SEBEP OLAN TUTUKLU ODİMİYUS'UN ONLARA TESLİM EDİLMESİNİ TALEP ETTİ...
ODİMİYUS SALDIRISI SONUCU HAYATINI KAYBEDEN YARENNUR GÜZEL'İN CENAZESİNDE BEYAZLI SLOGANLARI ATAN ŞAHIS TUTUKLANDI...
SAYIN CUMHURBAŞKANI İLHAN ÇEVİK, MECLİSTE YAPILAN “DELÜZYONEL" YORUMUNU MEŞRU BİR FİKİR BEYANI OLARAK NİTELENDİRDİ...
Vay be. Tarafsız habercilik diye buna derim.
“Yarınki final atış müsabakan için heyecanlı mısın?” diye sordu Blanche.
Saçma bir soru sormuş gibi güldüm. “Hayır, tabiî ki.”
“Nasıl her seferinde bu kadar rahat oluyorsun?” dedi surat asarak. “Ben uyuyamıyorum. Üstelik bu sonuncu!”
“Çünkü her seferinde iyi atıyorum, Blanche.”
“E ben de.” dedi.
“Evet, o zaman senin de stres yapmana gerek yok.”
“Dedi anksiyete bozukluklu ikiz.”
Anksiyete deyince kontrolsüzce yine yüzüm düştü. Nefret ediyordum şu zayıflığımdan, sağlam mantığıma darbe vuruyordu. Hele şu sıralar yine sinirlerime bir şeyler olmaya başlamıştı ki sınav bu kadar yakınken bu başıma gelebilecek en kötü şeydi.
Hâlim, Blanche'ın gözünden kaçmamıştı. “Hey, bir sıkıntı mı var?” diye sordu ciddiyetle.
“İlacımı değiştirteceğim ya.” dedim omuz silkerek. “Biraz gerginleşmeye başladım.”
Başını yana eğdi. “Nasıl bir gerginleşme?”
Sıkıntıyla iç çekip kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Klasik şeyler işte.” dedim kısaca.
“Sınav yaklaştı ya, ondandır belki.”
“Olabilir.” dedim ama buna kendim de inanmıyordum. Benim kafamda bazı komplo teorileri dönüyordu.
Elini omzuma koydu. “Kötüleşirsen söylemekten çekinme.” dedi yumuşak bir tonda.
Birkaç saniye ona baktım. “İyiyim ben.” dedim rahat çıkması için uğraştığım bir sesle. Kollarımı çözüp ayağa kalktığım sırada omzumdaki elini çekti. Onu endişelendirmenin lüzumu yoktu, benim akıl sağlığımdan çok çekmişti zaten. “Erken yatacağım, yarın AYP var.”
“Noir.”
“Efendim?”
Gözlerimin içine katı bir ciddiyetle baktı. “Bir şey olursa anlat, sözünü unutma.”
Yutkundum. Yavaşça başımı salladım.
“İyi geceler.” dedi tekrar televizyona dönerek.
“Sana da.”
İşlerimi halledip odama gittim ve yatağa yattım. Kafamdaki düşüncelerin durmasını beklesem de niyetleri yoktu, bu yüzden mecburen onlarla beraber uykuya daldım.
***
09/05/2025
Blanche Beyza SÜVARİ
Yaşadığımız bu tuhaf toplum düzeninde sevmediğim çok şey var ama en sevmediklerimden birini söylemem istense, şu lanet Atış Yeterlilik Puanı’nın tüm hayatımızı etkiliyor oluşunu örnek verebilirdim.
AYP, esasında Karargâhlara seçilmek için gerekli silah becerisine sahip olup olmadığınızı anlamak amacıyla 8’den 18 yaşınıza kadar katıldığınız aylık müsabakalarda topladığınız puanlardı. Peki Karargâh hayalleri kurmayan ben ve Noir gibi Aykırılar neden katılıyordu dersiniz? Çünkü katılmayanın adı Aykırı’ya çıkıyordu ki bu görüşümüzü herkesten saklamaya adanmış Grilik hayatımıza tersti. Üstelik hayatınız boyunca size puanınızın yüksekliğine göre davranılması da tuzu biberiydi.
Bir yıl boyunca her müsabakada istisnasız tam ortadan vurduğunuz olanaksız bir senaryoda en yüksek puan 240’tı. Bunu on yıl boyunca başarırsanız toplam puanınızın en yüksek zirvesi de 2400’dü. Karargâhlar için asıl önemli olan son beş yılınızın ortalamasıydı, önceki yıllar sadece umut vaat eden çocukları ayırmak içindi ama toplum genel puana göre konuşuyordu.
Benim geçen yılki son beş yıl puanım 221.9’du. Bu sene son ayın sınavını vermememe rağmen puanım 215.75 olmuştu. Eğer bugün 20 üzerinden 15.5 veya üzeri yaparsam son beş yıl ortalamam 225’i geçecekti ve bu fazlasıyla alâkasız bir alan olan oyunculukta bile önümü açacak, insanların bana davranış şeklini değiştirecek ve hatta üniversite sınavında bana ek puan kazandıracaktı.
“Tüm bunlar saçmalık.”
Noir kolumu yakaladı. “Şşş!” Tedirgin gözleri çevremizde oturanları kolaçan ettiği esnada yanaklarımı şişirerek oflayıp arkama yaslandım. Sesli bile söylememiştim! Bayılırdı abartmaya.
Spor salonunun dört bir yanındaki hoparlörlerden sıradaki kişinin adı yankılandı: “Asel Lodos!”
Alfabetik soy isim sırasına göre çağırılıyorduk yani henüz bizim çıkmamıza hayatı kurtulan ya da mahvolan bir dolu öğrenci vardı. Biraz önce son atışı kaçırarak mükemmel giden skorunu bozan kız ağlayarak ailesine doğru yürüyordu. Ailesinin üzerinde sabitli gözleri kaskatı ve soğuktu.
“Beyza!” Adımı duyup başımı çevirince tribün merdivenlerinden apar topar aşağı inen kumral, uzun boylu çocuğu gördüm. Bir gülümseme yayıldı suratıma. Bizim oturduğumuz tribün sırasına girdi ve gelip yanımdaki oturağa kendini bıraktı. “N'aber ya? Ne zamandır seni arıyorum...” dedi kolunu arkaya atarak.
Kıkırdadım. “İyiyiz ya, Kuzey.” Yüzüme düşen uzun, sarı perçem tutamımı kulağımın arkasına sıkıştırırken yeşil gözlerine odaklandım. O sırada ilk atışın sesi duyuldu.
Kuzey’in güzel gözleri bu sefer omzumun ardına baktı. “Sana da merhaba, Karan!”
Başımı çevirip ikizime baktım. Noir, göz ucuyla ona bakıp başıyla selamına karşılık verdikten sonra tekrar atış yapan kıza odaklandı.
Tekrar Kuzey'e döndüğümde o da bana bakıyordu. “Son defa o harika atışlarından atıp 225’i geçiyor musun bugün?” dedi hafifçe bana doğru eğilerek.
Başımı eğerken istemsizce biraz daha gülümsedim. “Deneyeceğiz bir şeyler işte, bakalım.”
“Yaparsın sen.” dedi destekleyici bir tonla. “Sadece okuldaki değil, ülkedeki en iyi atışçılardansınız. Umarım Karargâh’a seçilirsin.”
Bam. İkinci atış. İlk aşamayı bitirmişti, alkış sesleri yükseldi.
Kanım buz kesse de gülümsemeye devam ettim. Zaten seçmede geçersiz tercih yapacaktım ama düşüncesi bile tüylerimi diken diken ediyordu.
“Karan,” dedi tekrar, “seçmeye katılmayı hâlâ düşünmüyor musun?”
“Seçilmeyeceğim için hayır.” dedi Noir umursamaz bir sesle.
Kuzey, “Ama son hedefi komple vurmasan bile 225’i geçiyorsun.” dedi kaşlarını çatarak. Karan'ın önceki beş yıl ortalaması 223.2, son 11 ayda topladığı puansa 221,75’ti. 8,25 puan yapsa bile yetiyordu ki bu onun için çocuk oyuncağıydı.
Son beş yıl ortalaması benden yüksekti ancak tüm yılların puanları toplandığında daha aşağıda kalıyordu. Bunun sebebi AYP'lerin ilk üç yılı ruhsal sağlığının iyi olmamasından kaynaklıydı. Skorları o senelerde düşüktü. Sonra tırnaklarıyla kazıyarak buralara gelmişti ama. Onunla gurur duyuyordum ve çoğu zaman onun da benimle gurur duyabileceği bir şeyler yapmış olmayı istiyordum. Ancak Noir, kolay memnun edebileceğiniz biri değildi. Benim de imtihanım buydu, ne yapalım.
Araya girme ihtiyacı hissettim. “Noir’nın seçilme şansı bazı sağlık sorunları yüzünden çok düşük. O yüzden o hayal kırıklığını yaşamaktansa komple katılmayacak.”
“Hadi ya...” dedi Kuzey. Alnı kırıştı. “Neyse, o da üniversite okur artık.”
Bam.
Üçüncü atış.
Kalabalık soluğunu tuttuğunda hepimiz kıza döndük. “Ne oldu?” diye sordum hedefte nereyi vurdu görmeye çalışarak.
“İlk aşamada tam puan yaptı.” diye açıkladı Noir bize. “Sonra sanırım hıçkırık tuttu. Panikledi. İkinci aşamanın ilk atışında hedefi ıskaladı.”
“Uff...” diye mırıldandı Kuzey.
Kız poligonun önünde, elinde silahla öylece donakaldı. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayarak geriledi. Kızın koçu ona doğru yürüdü. Kız adama bir an baktıktan sonra elindeki silahı kendine doğrultmaya çalıştı ama bu tarz olaylara alışkın olan güvenlikler hemen müdahale ederek onu durdurdu. Kızcağız sinir krizi geçirerek koçuyla birlikte poligon alanından ayrıldı ve sınavı yarıda bıraktı.
Dediğim gibi, saçmalıktı. Keşke gidip o kıza sarılarak yaptığı atış skorundan daha değerli olduğunu söyleyebilseydim, ailesinin ve toplumun tüm baskılarına rağmen bir yanlış atışla hayatının bitmeyeceğini söyleyebilseydim, o hıçkırığın elinde olan bir durum olmadığını ve yine de harika bir atışçı olduğunu anlatabilseydim. Ancak elden gelen yalnızca bunu çabuk atlatmasını dilemekti.
Sıradaki kişi anons edildi hiçbir şey olmamış gibi: “Atalay Maşlak.”
“Ben gideyim.” dedi Kuzey kısa bir sessizliğin ardından. “Çağırılmama bir harf kaldı.”
O kalkmaya yeltenmeden, “On yedisi doğum günüm.” dedim çabucak düşüncelerimden sıyrılarak. “Doğum günümüz.” diye düzelttim sırtımda Karan'ın ters bakışlarını hissedince. “Gelmek ister misin partiye?” Şimdi Karan’ın ters bakışları muhtemelen daha da yoğunlaşmıştı.
Kuzey, “Bu şimdi mi söylenir?” diye sordu kaşlarını kaldırıp. “Bir haftada nasıl sana layık bir hediye seçeceğim?”
“Hihihi.” Heyecandan yanlışlıkla küçük, yaramaz bir cüce gibi kıkırdayınca utançtan zihnimde çığlıklar attım. “Hediyeye gerek yok canım.” dedim yine de bir şey olmamışçasına.
Kuzey hâlime güldü. “Olmaz öyle.” Başıyla selam verdi ve kalkıp uzaklaştı.
Önüme döndüm. Göz ucuyla Noir'a bir bakış attığımda yüzünde görüp geçirmiş bir bıkkınlık vardı. “Ne var?” dedim sitemle. “Kuzey iyi çocuk.”
“Emre için de böyle demiştin.”
“Ama sana selam bile verdi.”
Alayla kaşlarını havaya kaldırdı. “Hoşlandığın çocukları gösterdikleri minimum insanlık belirtileri için pohpohlamamalısın.”
“Sen ne anlarsın ki?” Nefesimi vererek hızla önüme döndüm ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. Poligondaki çocuk kulaklıkları takıyordu, yanındaki koçu nefes dahi almadan ona bir şeyler anlatıyordu. Yüzünde kusacak gibi bir ifade vardı, ona bakarken ben bunalmıştım.
“İnan bana, Blanche,” dedi o tepemin tasını attıran, her şeyi bildiğini sanan sesi, “aşık olabilseydim bile senin kadar gözüm kör olmazdı.”
“Ben niye seninle oturdum ki?” Hışımla ayağa kalktım ve sert adımlarla merdivenlere doğru yürüdüm. Bazen bir kız gelip onu kör kütük âşık etsin de tüm laflarını tek tek yutsun diye dilekler diliyordum.
Gözlerim sırasını bekleyen öğrencileri taradı. İşte, bizim kızlar az aşağıdaydı!
Hızla onlara doğru basamakları indim. “Merhaba, kızlar!” diye seslendim neşeyle. Gülerek bir şey konuşurken başlarını kaldırıp bana baktıklarında ifadeleri bir an dondu.
“Selam, Beyza.” diye mırıldandı Elvin belli belirsiz bir tebessümle.
“Sizinle oturabilir miyim?” diye sordum yanlarına geçmek için hazırlanarak. Yanlarında yakından tanımadığım birkaç arkadaşları daha vardı.
Siyah, düz saçlı kız, “Şey... Özel bir şey konuşuyorduk da...” diye mırıldandı bizimkilere yan yan bakarak.
Kalbim ağırlaştı ama belli etmemeye çalışarak güldüm. “Ha... Tamam o zaman, pardon.”
Arkamı döndüğüm an suratımı astım. İlerleyip tribünlerde kimsenin oturmadığı bir noktaya kuruldum ve yüzümü avuçlarımın arasına alıp dirseklerimi bacaklarıma yaslayacak şekilde öne eğildim. Böyle anları sevmiyordum işte. Böyle hissetmeye hakkım yoktu, özel bir şey konuşuyorlarsa beni istememeleri normaldi ama hayatı boyunca buna benzer çok an yaşamış biri olarak bir yerden sonra şahsi algılayası geliyordu insanın. Çevremde çok kız arkadaşım vardı ama hangileriyle hoşlandığım çocuk harici bir konu konuşabiliyordum?
Bazen merak ediyordum, acaba bilmeseler bile hissediyorlar mıydı onlar gibi olmadığımı?
Orada sessizlik içinde oturdum. Kuzey poligona çıktığında bile heyecanlanamadım. Son beş yıllık ortalamasını 212.9 yaparak ayrıldı. Karargâh için değerlendirilebileceği aralığa ulaşmıştı. Onu bir ara tebrik etmeliydim.
Keşke Gri biri bulabilseydim. İletişimde olduğumuz Gri Topluluk sunucusundaki yaşıtlarımızla elbette ancak önemli meseleler konuşabiliyorduk. Kuzey’le aramızda bir şey olsa bile saklamam gerekecekti görüşümü. Önceki çocukların hepsinde olduğu gibi. En azından Beyazlıydı, burası da bir Beyazlı okuluydu zaten, masum çocuklar öldürülsün istemiyordu. Kötünün iyisi. Gerçi Noir aksine Siyahlıların daha az kötü olduğunu düşünürdü. Neyse ne, ikisi de medya tarafından beyni yıkanmış insanlarla ayaktaydı.
Kısa süre sonra kalktığıma pişman olmuş, Noir'ın yanından hiç ayrılmamış olmayı dilemeye başlamıştım. Bana azar çekiyordu ama en azından güvenli bir alandı. Ben bunları düşünürken birkaç dakika sonra sanki duymuş gibi hiçbir şey söylemeden geldi ve yanıma oturdu. Laf sokmadı, ben de gitmesini söylemedim. Sadece atışçıları izledik. İkimiz de ne olduğunu, ne düşündüğümüzü biliyorduk zaten. Ona bir saatten uzun süre tripli kaldığım görülmüş şey değildi.
***
Atışlar atıldı, gözyaşları döküldü, zaferler kutlandı. Hayatları boyunca onlara öğretilen görüşten başkasını merak bile etmemiş bir avuç çocuk, her iki ucu şeyli değnek olan görüşlerin karargâhlarından birine seçilme şansları arttı diye kendilerini üstün sandılar. Tüm bunlar olurken dünyadaki binlerce farklı okulda da benzer şeyler yaşandı. Binlerce hayal yıkıldı, binlerce hayale ulaşıldı.
Sonra sıra bize geldi.
“Bılançe Beyza Süvari.”
“Bir gün doğru telaffuz edecekler.” diye söylenerek ayağa kalktım. Noir da peşimden ayaklandı ve aşağıya indik.
Tribünden çıkan merdivenin sonundaki güvenlik Noir’ı durdurdu. “Sen hayırdır?”
“İkiziyim, sonra ben çıkacağım. Burada bekleyeceğim.”
Güvenlik başıyla onayladı.
Derin bir nefes verdim. Arkama dönüp Karan'a gitmeden son kez baktım. “İyi şanslar.” diyerek omzuma pat pat vurdu.
“Sana da.”
Poligonun çevresini kaplayan, ses ve kurşun geçirmez camın belirlediği alana kapıyı iterek girdiğimde antrenörümüz Burak hızla elinde eşyalarımla bana doğru yürüdü. Çoğu antrenöre kıyasla gencecikti, sadece yirmi dokuz yaşındaydı. Zamanında ülkedeki en iyi atışçılardan biriyken seçmelere iki ay kala bir trafik kazasında sağ gözünü kaybedince kariyeri bitmek zorunda kalmıştı. Sonra da spordan kopamayıp antrenör olmuştu. Canayakın bir adamdı ama bazen kendi ulaşamadığı hayallerini bize fazla empoze ederdi.
Kurşun geçirmez, ışığın gözümü almasını engelleyen güvenlik gözlüklerini taktığım sırada hızlıca konuşuyordu: “Odaklan. Başka hiçbir şey düşünme. 15.5 yapamayacağın bir puan kesinlikle değil. Daha önce daha fazlasını vurdun. Sadece sakinliğini koru.”
“Anlaşıldı, Koç.” dedim sessizce. Kulaklıkları taktım ve dünyam sükûnete gömüldü.
Bir görevli bana silahı verdi. Tek duyduğum şey olan kalp ritmim usul usul hat safhalara doğru tırmanıyordu. Yavaş yavaş ilk aşamanın önüne doğru yürüdüm. Yüz ve göğüs bölgesine atış hedefleri yerleştirilmiş, bir insanın belden yukarısı şeklindeki mankene baktım. Yaş ilerledikçe daha da uzaklaşmıştı mankenler.
Yutkundum. Son kez yavaşça arkamı dönüp camın ötesinde, tribünlerin ucunda, güvenliğin arkasında bekleyen Karan'a baktım. İfadesi ciddi ve odaklıydı, beni yalnızca daha da gerdi. Onu gururlandırma isteğinin ağırlığı eklendi sanki avcuma. Başımı eğip silaha baktığımda sanki oraya fotoşopla eklenmiş gibi duruyordu. Burak hep elime yakışmadığını söylerdi.
Tekrar hedefe döndüm ve bir adım yaklaştım. Son kez derin bir nefes alıp verdim. Her şeyi unuttum. Burak'ın beklentilerini, Noir'ın mükemmeliyetçiliğini, beni umursamayan arkadaşlarımı, sırtımın ardındaki her bir hareketimi inceleyen jürileri unuttum. Sadece ben kaldım.
Silâhı özenle tuttum ve iki kolumu hedefe doğru kaldırdım. Dikkatle nişan alarak mankenin kafa hedefine odaklandım. En ortaya. Gözüm başka hiçbir şey görmedi. Nişan alırken çok fazla zaman kaybetmek bile eksi değerlendirme puanıydı. Bu yüzden fazla zaman kaybetmeden gözlerimi mükemmel noktaya çiviledim ve ateş ettim.
Bam. Tam ortadan. E bir zahmet yani.
Boğuk da olsa kulaklarım farklı bir ses duymuştu. Vakit kaybetmeden karındaki hedefe nişan aldım. Birkaç saniye sonra onu da on ikiden vurmuştum.
Geriledim ve bir yandaki atış alanına geçtim. İkinci aşamaydı bu. Hedef çok daha uzaktı. Tekrar kollarımı kaldırmadan önce silkindim ve omuzlarımı dikleştirdim.
İkinci aşama da mükemmel bir skorla bitti. Son alana geçerken artık kalbim neredeyse ağzımda atmaya başlamıştı. Bugün bitecekti ve bir daha asla bu vahşi makinelerle uğraşmama gerek kalmayacaktı. Seçmede elenmek için göz sınavımda bana gösterilen harfleri bilerek yanlış bilecek, gözlerimin bozulduğunu öğrenince Burak'a yıkılmış ayakları çekecek, sporu tamamen bıraktığımı söyleyecektim. Sonra bu 225’in bana sağladığı ek puanla da birlikte iyi bir üniversitede tiyatro okuyacaktım. Kullandığım tek silah sahne dekoru olacaktı. Bugün bitecekti ve ellerim savaşla değil sanatla uğraşacaktı.
Son hedef, ikinci aşamadakiyle aynı uzaklıktaydı ama hareketliydi. Manken ortalama bir hızda bir sağa bir sola hareket ediyordu.
Nişan aldım ve mankenin harika konuma gelmesini bekledim. Ateş ettim.
Biraz sağa çekmişti. Tam ortayla dış çizgiye eşit uzaklıkta bir noktaydı vurduğum nokta. 3 puanlıktı ama sorun değildi. Jüriler puan kırmazsa 13’e ulaşmıştım bile, sonuncuyu mükemmel atmama gerek yoktu. Bunun gibi bir tane bile yetecekti. Zaten şimdiye kadar hiçbir AYP ile birebir antrenmanda 17 üstü vurmamıştım, hele son aşamada en ortadan hiç vurmamıştım.
Son atışım için gözlerimi hedefe diktim, namlumu da karşıya doğrulttum. Nefesimi içime çektim. Sağ-sol, sağ-sol, sağ...
Tetiği çektim.
Dünya birkaç saniyeliğine ağır çekime geçti. Soluğumu bırakıp kollarımı indirdim ve vurduğum yeri görmeye çalıştım. Sonra önümdeki ekranda zaten yazdığı aklıma dank etti. Kendime kızarak başımı eğdim.
5.
Beş.
Son atış için atabileceğiniz en yüksek skor.
BEŞ.
Birisi kulaklıkları kulağımdan çekip aldı. Arkama döndüğümde Burak’ın kollarının arasında buldum kendimi. “Yaptın!” dedi coşkuyla. “Başardın, çocuk!” Sersemlemiş bir hâlde ben de ona sarılırken, “Puan kırarlar mı?” diye mırıldandım.
Burak çekildi. Elleri hâlâ omuzlarımda sabit duruyordu. “Neyden kıracaklar?” dedi gülerek. “Mükemmeldin!”
Ondan ayrılıp gözlükleri çıkardım ve başımı çevirip yüzümde kocaman bir gülümsemeyle Noir'a baktım ama o bana değil, hedefe bakıyordu. Heykelmişçesine kaskatı, hareketsiz bir hâli vardı. Neredeyse gergin olduğunu düşünecektim! Noir pek çok şeye gerilirdi ama AYP onlardan biri uzun süredir değildi.
Jüriler gerçekten puan kırmamıştı, skorum 18’di. Tekniğimden de memnun oldukları anlamına geliyordu bu. Ben cam alandan çıktığımda tribünlerde kalan az sayıda insan beni alkışlamaya başladı. Kendimi sahnede, üzerimde kostümümle seyirciyi selamlarken hayal ettim. Kendi etrafımda büyülenmişçesine bir kez dönüp onlara baktım ve AYP alanından çıkan kapıya ilerledim.
“Sonraki kişi kardeşim de, buradan izlesem olur mu?” diye sordum güvenliğe. Adam başını salladı, ben de arkadaki duvara yaslanıp gözlerimi kardeşime kilitledim.
“Karan Noir Süvari.”
Onun adını da yazıldığı gibi okumuşlardı ama Bılançe kadar sinir bozucu değildi en azından. Gerçi okulda ismi siyah demek diye hakkında ileri geri konuşanlar olduğu düşünülünce sanırım kendi ismime şükretmem gerekiyordu.
Noir güvenlikten geçerek cam alana doğru yürüdü. Her zaman normalde anksiyete hastası olup yıllardır nasıl tek bir AYP'de bile paniklemediğini merak etmiştim. Belki de çok iyi olduğunun o kadar bilincindeydi ki bozuk anksiyetesi bile ona işlemiyordu.
Gözlükleri takarken Burak ona yine bir şeyler söylüyordu. Benim vurduğum hedefler yenilendi. Noir kulaklıkları taktı ve poligona ilerledi. Ona uzatılan silahı alarak ilk hedefin karşısına geçti, boynunu iki yana eğerek esnetti atış pozisyonuna geçmeden önce. Kollarını kaldırdıktan bir an sonra ateş etti. Ben daha nereyi vurduğunu anlayamadan karın hedefine de ateş etmişti bile. İki tam puan.
Seyircilerden etkilenmiş nidalar duyuldu.
Hızlı adımlarla ikinci aşamaya geçerken bir ayrıntı gözüme çarptı, elleri titriyordu. Dikkatle baktığımda nefeslerinin de hafifçe düzensizleştiğini fark ettim. Dışarı yansıtmadan nişan aldı ve ateş etti. Atışı tam puanın birazcık dışında kalmıştı yalnızca. Yüzümü buruşturdum, kafaya takacaktı bunu.
Bir alttaki hedefi kusursuz vurdu. Hareketli mankenin önüne geçtiğindeyse artık ellerinin titreyişi fazlasıyla bariz bir hal almıştı. Nişan aldı ama omuzları kalkıp indiği için bir türlü sabit tutamıyordu silahı. Dişlerimi alt dudağıma bastırdım. Son AYP paniği ona da vurmuştu.
Birkaç saniyelik bir bekleyişten sonra atışını yaptı. Dört vurmuştu. Yine yalnızca biraz dışarıdaydı. Alt kısma geçti. Burnundan nefes alıp, tutup sonra yavaşça ağzından iki kez verdiğini gördüm. Sonra silah sesi yankılandı.
Beş.
O da 18 vurmuştu.
Burak onun da hızla yanına giderek sırtını sıvazladı ama göğsü inip kalkar hâlde gözlüklerini ve kulaklıklarını çıkarırken Noir, herhangi bir kutlama yapmadı. Burak'ın ona uzattığı suyu içerek gözlerini aralarında fikir alış verişi yapan jürilere doğrulttu.
Yukarıdaki ekranda son puanı yazdı: 17, 50. Karan ekranda yazan skoru görür görmez hışımla yürüyerek cam alandan çıktı.
“Çok iyiydin!” dedim yanıma geldiğinde, onu da beni alkışladıkları gibi alkışlıyorlardı. Herhangi bir şey demeden yanımdan öylece geçip kapıyı itti ve koridora çıktı. Ne kadar hırslandıysa bana kapıyı bile tutmadı, az kalsın sinek gibi yere yapışıyordum.
“Of, Karan ya!” diye şikayet ettim ona yetişebilmek için koşar adım yürüyerek. “99 aldı diye ağlayan öğrenciler gibisin şuan, yemin ediyorum.”
“Elim titredi, Blanche.”
“Ne olmuş? Ben de kalp krizi geçirecektim!”
“Aynı şey değil!” diye homurdandı kendini merdivenlere bırakırken. Gözlerini kapatıp soluklandı.
Koridorda birbiri ardına sıralanan ayak sesleri yankılanınca dönüp arkama baktım. Burak hızlı adımlarla bize ulaştı. Noir oturduğu yerden dik dik ona bakıyordu, mavi gözlü insanların o ruhunuzu delen ürpertici bakışlarından biriydi.
Burak, “Karan.” dedi çekimser bir sesle. “Seninle şu seçmeye katılmama mevzusunu tekrar konuşmak istiyorum.”
Noir gözlerini tekrar kapatıp şakaklarını ovdu. “Burak,” dedi ağır, hissiz bir sesle, “sana daha önce de söyledim. Benimki gibi bir psikiyatrik geçmişle oraya seçilmek imkansız.”
“Seninki gibi bir yetenekle değil.” diyerek birkaç adım yaklaştı. “Ben biraz araştırdım, daha önce anksiyetesi olup da seçilen çok olmuş. Sadece ilaçlarını alıp almadığını kontrol ediyorlarmış ve orada da zorunlu olarak terapiye devam ediyormuşsun. Şeye gelince...” Üzerindeki beyaz gömleğin yakasını çekiştirdi. “Depresyon teşhisini altı yaşında aldın ve son beş senedir genel olarak stabilsin. İki yıldır anksiyete ilacı hariç bir şey bile kullanmıyorsun. Yeteneğin için göz ardı edilemeyecek bir şey değil...”
“Burak.” Noir iç çekerek ayağa kalktı, Burak'ın karşısına geçerek göz hizasına geldikten sonra başıyla beni işaret etti. “Beni onun yanında bu konuyu konuşmak zorunda bırakma.” dedi buz gibi bir sesle. “Geçmişimde iki hastalıktan bile daha sıkıntı bir vukuat var, hatırlıyorsun değil mi?”
Ensemden bir ürperti geçti.
Burak'ın yüzü sertleşti. “On bir yaşında yaptığın bir şey için seni şimdi harcayamazlar.”
Kardeşim gülerek gözlerini kıstı. “Öyle bir harcarlar ki...”
“İlaç tedavisiyle kontrol altına alınmışsa neden harcasınlar? Ben seni dört yıldır eğitiyorum, bilmesem hayatta bu çocuğun önceden depresyon teşhisi varmış demem. Anksiyeten de artık çok hayatını etkilemiyor zaten.”
Noir kaşlarını kaldırdı.
“Burak, üstüne gidiyorsun.” dedim araya girme ihtiyacı hissederek.
Burak bana aldırmadan devam etti: “Hele o olayı teyzenden duyunca inanamamıştım, o kadar iyiye gitmişsin ki insanın aklına bile gelmez bu çocuk on bir yaşındayk...”
“Burak!” Noir öfkeyle lafını kestiğinde Koç suspus oldu. “Kardeşimin yanında bu konuyu dillendirmeyeceksin!” dedi tehditkâr bir sesle. Birkaç saniye onu yıkıp geçmek istercesine suratına baktı. “Seninle benzer şeyler yaşadık. Elimizde olmayan şeyler hayallerimizin önüne engel koyuyor. Ben bunu kabullendim ve hayatıma bakmayı seçtim. Kendime başka bir hayal buldum ki o hayalime ulaşmam da çok zor! Eli titreyen cerrah olur mu Burak?” Acıyla gülümseyip başını iki yana salladı. “Olmaz. Tıpkı eli titreyen asker olamayacağı gibi.”
“Bu ülkede senin kadar iyi yüz atıcı yok.” dedi Burak daha temkinli bir sesle. “Anksiyetene rağmen yok. AYP puanın kefil sana. Ben seni çözdüm, Noir. Kendine güvendiğin konularda anksiyeten işlemiyor sana.”
“Az önce elim zangır zangır titriyordu!”
“Bu salondan anksiyete bozukluğu olmamasına rağmen senden beter panikleyen onlarca genç geçti. Final AYP'sinde heyecanlanmak kadar normal bir şey yok.”
İki adımda Noir'a doğru ilerleyip kolunu tuttum. Sert bakışlarımla Burak'a, “Üstüne gitmeyi kes. O kendi hastalığının ne seviyede hayatını etkilediğini ve nelere engel olduğunu senden iyi biliyor, inan.” diye çıkıştım.
Kolunu hafifçe çekiştirdiğimde hareket etti ve Burak'ın önünden çekildi. Beraber çıkışa doğru yürürken Burak arkamızdan seslendi: “Peki kardeşin seçilince ne yapacaksın, Karan? Tıp okurken nasıl koruyacaksın onu?”
Yanımda ilerleyen Karan adeta yerine kaskatı çivilendi.
“Noir, sakin.” diye fısıldadım. “Ben oraya seçilmeyeceğim, biliyorsun.”
“Burak.” Noir arkasını dönmedi, bağırmadı da ama sesi tüm koridorda yankılandı. “Beni kardeşimden vuracak seviyede bir adam olduğundan haberim yoktu.”
Tekrar yürümeye başladı, ben de peşinden gittim. Köşeyi dönmeden önce son kez başımı çevirip koridorun ortasında dikilen koçumuza baktım. “Ayrıca, benim korunmaya ihtiyacım yok.” Duvarın arkasında kaybolana kadar ondan gözlerimi bir an bile ayırmadım.
Ben seçilmeyince nasıl koruyacakmış! Bilmiyordu ki tercihten yalnızca birkaç gün önce bir göz doktoru muayenesi olacak, kriterlere uyarak mükemmel gören gözlerimde hafif bir miyop varmış gibi davranacaktım.
İkinci bölüm de bitti😭 yorumlar çok önemli ve değerli çekinmeyin yazmaktan. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim 💗💗






