İçeriğe geç

AYKIRI'NIN İKİZLERİ

Bölüm 1 · 6 dk okuma

AYKIRI'NIN İKİZLERİ

Bölüm 1

Giriş

Kıymetli dostum Gökyüzü'ne.

Bana sevgi dolu bir kalbin ceza değil, lütuf olduğunu ve hiçbir sevginin boşa gitmeyeceğini öğrettiğin için teşekkür ederim. Keşke bu yola başlarken yanımda yürüyebilseydin, beni en çok destekleyen arkadaşım sendin çünkü. Umarım yine buluruz birbirimizi ve sana bu kitabın basılmışını, yine sana ithaf edilmiş hâliyle hediye edebilirim.

“Odimiyuslar; 900'lü yılların başlarında, Anadolu'nun Akdeniz Bölgesi’nde bulunan taşra bir kasabada ortaya çıktı. Tarihsel kaynaklara göre başta sadece farklı görünüşlere sahip bir topluluktular. Ortalama bir insana kıyasla bacakları ve boyunları daha uzundu, saçları çok daha ince telli ancak gürdü, dümdüzdü. Çoğunluğunun saçları simsiyah görünen ancak güneşte mor parlayan bir koyu menekşe rengiydi. Bazılarının moru, maviye ya da pembeye daha yakındı. Çok nadiren lila renkli olanlar da görülürdü.

Benizleri beyazdı. Hemen hepsinin burnunda Bizanslılara uyan şekilde kemerler vardı. Göz renkleri soluk maviydi ancak irislerindeki pigment eksikliği nedeniyle kimilerinde lilaya, pembeye, kırmızıya kaçardı. Görme duyuları iyi değildi. Upuzun kirpikleri vardı ancak kıvrık sayılmaz, dümdüz inerek zaten zayıf olan görüşlerini salkım söğüt dalları gibi kapatırdı. Bu yüzden üst kirpiklerini kesmeye başladılar zamanla, geriye elmacıkkemiklerine doğru inen alt kirpikleri kaldı.

Başta “Mor İnsanlar" ya da “Morlar" dendi onlara. Kasabanın dışlamasından yorulan Morlar, Girit adasını işgal ettiler ve oradaki halkla kâfi bir uyum yakalayarak uzun yıllar yaşadılar. Sonra bir şey keşfettiler kendilerinde: farklı bir şey, güçlü bir şey. Avuçlarında akan enerjiler hissettiler; bir parmak hareketiyle avladıkları geyikler, bir bakışlarıyla devrilen kütükler gördüler.

Morlar ve insanlar, zar zor huzuru buldu bir süre. Ne kadar farklılıkları yüzünden bir dışlama söz konusu olsa da insanlar kimi zaman danıştı Morlar'a, yardım istedi. Ancak bir noktada kendilerini mor bir insan olarak tanımlamaktan hoşlanmaz oldular. Latince “nefret” anlamına gelen Odium dediler kendilerine ve bu isim günümüze kadar değişerek Odimius olarak geldi.

Sonra Ortaçağ geldi, cadı avları başladı. Katolik Kilisesi ölüm emirlerini verdikten sonra binlerce Odimiyus canice katledildi. Bunun üzerine uzaklara kaçtı geriye kalanların büyük bir kısmı: Kuzey Kutbunun güneyine.

Avrupa’da kalıp idam edilmeyen kısım olan Avrupa Odimiyusları, asimile olup kültürlerini kaybetti. Kutuptaki Odimiyuslar ise insanlar Sanayi Devrimi'ni yaşarken herkesten izoleydi. Tarih ilerledikçe, 1800’lü yıllarla birlikte insanlarla hâlâ temas hâlinde olan Odimiyuslar haklarını tırnaklarıyla kazıya kazıya almaya başlayınca ve üzerlerindeki önyargılar yıkılınca onlarla barış imzalamak için yollanan çeşitli ülkelerden diplomatlar oldu. Hepsi daha kutup sularına giremeden bu “ilkel ve gelişmemiş" halk tarafından büyüyle öldürüldü. Diğer Odimiyuslar ise insanlarla bir uyum yakalayabildi, buzlar eridi. Aralarında devletlerin üst mertebelerine gelenler bile oldu.

Sonra çağın en kanlı beş günü geldi çattı.

29 Şubat – 4 Mart 1988. Kimse neler olacağını bilmiyordu.

Kutup Odimiyusları saldırdılar. Sadece güçleriyle değil, tamamen soyutlanmış olduklarını sandığımız dış dünyanın askerî teknolojisiyle de saldırdılar. Dünyanın dört bir yanına saldırdılar.

Kadın demediler, erkek demediler, yaşlı hatta çocuk bile demediler. Tek istedikleri intikamdı. Eğer üreme hızları çok yavaş olduğu için nüfusları az olmasa tüm insan ırkına bir soykırım uygulayacak, bizi dünyadan kolayca sileceklerdi. Neyse ki beşinci gün, ki o bugün yani Anma Günü oluyor, dünya üzerindeki onlarca ülkenin ordularını beraber çalıştırması ile durduruldular. Kanlı Hafta sonrası yargılandıklarında ortaya çıktı ki devletin üst kademelerine gelmiş Avrupa Odimiyusları, kutba gizlice teknolojik destek sağlamıştı. Ellerinde mühendisler, bilim adamları ve savaş silahları vardı.

Olaylar sonucu küresel bir Odimiyus nefreti baş gösterdi. İnsanlar sokaklarda olaylara karışmamış, suçsuz, sadece türünün diğer üyelerinin suçları üzerine kalmış binlerce Odimiyus'u katletti. Tıpkı onlara yapıldığı gibi.

1993 yılında beş yaşında bir Odimiyus kızının Taksim Meydanında asılması ise farklı bir görüş ortaya çıkardı. Odimiyus haklarını savunan bir grup gençten başlayan hareket, zamanla özellikle genç jenerasyonda yankı buldu. “Biz tarih boyunca onlara yaşamayı bile çok gördük.” dediler. “Yapmamız gereken onlara haklar vermek, barış imzalamaya çalışmaktır.”

Ve böylece iki örgüt kurulmuş oldu: Odimiyuslarla Mücadele Örgütü (OMÖ) ve Odimiyus Hakları Örgütü (OHÖ). Ya da halk içindeki adlarıyla Siyahlılar ve Beyazlılar.

Bir taraf bir Odimiyus soykırımı talep ederken, diğer taraf savaş suçlularıyla bile barış kurmaya çalıştı. Dünyaya baktıkları siyah beyaz gözlüklerle şunu unutuyorlardı: Esasında, biz insanların bile hepsi kötü veya iyi miydi? Bir topluluk böyle genellenebilir miydi? Toplum, siyah ve beyaz çizgilerle ayrıştırılabilir miydi?

Nefret asrını daha da nefrete gömmekten başka hiçbir şeye yaramadı bu örgütler. Siyahlılar Beyazlılar'dan, Beyazlılar da Siyahlılar'dan nefret etti. Tüm dünyayı ikiye ayırdılar. Lakin en büyük kaos, şüphesiz bizim vatanımız gibi resmiyette belli bir örgüt altında yürütülmeyen ülkelerdeydi. Halk birbirinden nefret ediyordu.

2000 yılı devrim oldu, dünya genelinde yaşanan saldırıları kontrol altında tutmak ve Odimiyuslar ile güçleri hakkında daha çok bilgi alabilmek için Siyah ve Beyaz Karargâh kuruldu. Her yıl nüfusu bir milyonun üstünde olan Birleşmiş Milletler üyesi her ülkeden, 18 yaşına basacağı yılda 100 kadın ve 100 erkek asker seçildi.

2000’li yılların sonlarında durumun mantıksızlığını fark eden başka bir görüş ortaya çıktı: Griler. Mantıkları basit ama oldukça akılcıydı: Suçlu Odimiyuslar’dan kurtul, iyilerle barış sağla. Tıpkı insanlara karşı olan adalet sistemindeki gibi.

Aslında pek de hızlı yayılıyordu bu görüş. Ta ki yine Türkiye'de Siyahlı çok sevilen bir siyasetçi ve Beyazlı hayli ünlü bir aktivist suikasta kurban gidene, arkasında ise Gri görüşlü bir tarikat çıkana dek.

Emri verenin kim olduğunu asla itiraf etmediler ama insanlığın çoğu onlara düşman kesildi. Onlara Tarikatçı, Terörist ve en çok da Aykırı dediler. Hatta zamanla, Aykırı bir insana edebileceğiniz en büyük hakarete dönüştü. Tüm dünyadan saklanmak zorunda kaldık.

Böylece dünya ahalisi, bir kez daha bir topluluğu genellemiş oldu.”

Beyaz denebilecek kadar uçuk sarı, uçları bukleli saçları omuzlarına dökülen ufak kız; büyük dudaklarını büzerek sordu: “O zaman neden biz Griyiz, baba?”

Esmer erkek kardeşi ise bilmiş bilmiş ikizine baktı: “Haklı olan Griler de ondan, Blanche!”

“Ama birilerini öldürmüşüz.”

“Beyza,” Madam Süvari, eşiyle arasında yatan ikizlerinden soluk benizli kızının saçlarıyla oynadığı esnada ikinci ismini fısıldadı, “sizin sınıfta bir çocuk Beyazlı bir kıza vurmuştu. Hatırlıyor musun?”

Blanche Beyza, “Hı hı.” diye onaylarken başını salladı.

“İşte, sen sırf o çocuk yanlış bir şey yaptı diye tüm sınıfını kötü ilan edebilir misin?” diye sordu annesi.

Erkek kardeşi ondan önce davranarak cevapladı: “Edemezsin tabii ki!”

“Ama Karan,” Blanche yatağın içinde debelenip dönerek badem şeklindeki, yüzünün genel rengine tezatlık oluşturan kahverengi gözlerini kardeşinin buğday teninde parlayan mavi gözlerine dikti. “Onlar da kendilerine doğru diyo' ama baya saçmalıyorlar. Ya biz de saçmalıyorsak?”

Karan Noir, Beyza'ya ayıplayan gözlerle baktı. “Tabii ki saçmalamıyoruz.” diye çıkıştı.

“Aslında kardeşin haklı, Noir.” dedi babaları Görkem Süvari, sakin bir tonda. “Arkadaşlarınız ailelerinden ne gördüyse onu yapıyor. Siz de onlardan çok farklı değilsiniz ama büyüdükçe daha çok sorgulayacak, doğruyu kendi aklınızla teyit edeceksiniz.”

Kaşlarını çatarak, “Teyit ne demek?” diye sordu Noir şaşkın şaşkın.

Anneleri gülerken kocasına, “Beş yaşında çocuklarla ansiklopedi gibi konuşmayı ne zaman kesersin?” diye sordu.

Görkem'in yüzüne usul bir gülümseme yayıldı. “Ama Yvenne,” dedi yavaşça, “seni de tam olarak bu huyuma tavlanmadın mı?”

“Bizsiz tavla mı oynadınız baba?” diye sordu bu defa Blanche. Ses tonu alıngan geliyordu kulağa.

Madam Yvenne utanıp gülmemeye çalışarak yüzünü başka yöne çevirdi, ardından uzanıp baş ucu lambasını söndürdü. “Tamam hadi, bu kadar tarih dersi yeter. Sabah kalkamayana kahvaltı yok!”

Tüm aile kıkırdaşıp yorganın içine yerleşti. Blanche, Karan istemese de ona bir iyi geceler öpücüğü kondurdu. Küçük çocuk iğrenmiş gibi yapsa bile çaktırmadan gözleri kapalı kardeşinin yorganını iyice omzuna çekti ve ona sokularak birkaç dakika sonra uyuya kaldı.

Yvenne’in şefkatli bakışları, ikizlerinden kalkıp kocasınınkilere dokundu. Orada endişe ile buluştular. Suratlar asıldı ve kasvetle gölgelendi.

“Ön görüm değişmiyor.” diye fısıldadı Görkem. Kurduğu cümle Madam Süvari'nin ensesinden bir ürperti tırmanmasına neden oldu. "Geliyorlar.”

Kadın, yutkunup gözlerini kaçırdı. “Bir yılımız var mı?”

“Aşağı yukarı.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Bir yılda neler yapılır.” Yvenne, başını yastığa koyup iyice yerleşti ve gözlerini yumdu. “Onlar Gri’nin İkizleri. Birlikte oldukları sürece başaracaklar.”

Görkem bey birkaç saniye ailesini izledikten sonra o da yattı.

Eşiyle ikisinin sonunun yakın olduğunu biliyordu da, yalnızca sekiz ay olduğunu o bile bilmiyordu.

4 Mart, 2012

Yorumlarınızı bekliyorum^^

Bölüm sonu

25 yorum