Annem kanayan gözleriyle karşıma dikilmiş bana dik dik bakıyordu. Hiçbir şey demedim çünkü gerçek olmadığını biliyordum. Ona sarılıp göz yaşlarıma boğulmayı isterdim ama buna daha önce çok kez kalkıştım ve hep aynı sonla karşılaştım. Sonsuz boşluk. Aynı o günkü gibi hep yok oluyordu ve ben de kendimi asla aydınlanmayan odamda buluyordum. Hiçbir şey demedim. Sadece uzunca baktım. Ve sonra nasıl olduğunu bilmediğim bir boşluğa düştüm. Ve uyanmış olmama rağmen bir süre ne gözümü açtım ne de yüzümü kollarımın üzerinden kaldırdım. Sonunda kafamı kaldırma kararı aldım. Ve her zamanki gibi çalışma masamdaydım. Zaten yatağımda uyumayı bırakalı epey olmuştu. Yüzüme birkaç kağıt yapışmıştı. Aceleyle çekiştirip gözlerimi ovaladım. Saat altıyı otuz yedi geçiyordu. Mutfaktan gelen sesleri duyana kadar babamın hala uyuduğunu düşünmüştüm. Genelde ondan önce güneşi kabusla selamlardım ama bugün işler farklıydı. Anlaşılan o ki o da pek güzel bir gece geçirmemişti. Ama bu gecenin en berbat gecesi olmadığından emindim.
Ellerimi masaya koyarak ayağa kalktım. Uyku beni hafif de olsa içine çekmiş, sersemlememe sebep olmuştu. Ağır adımlarla kapı koluna uzanıp kapıyı açtım. Eylülün yirmi yedisindeydik. Ay güneşin kimliğini çoktan çalmış olacak ki henüz güneş ortalıkta yoktu. Banyoya yöneldim. Elimi yüzümü yıkarken aynaya hiç bakmadım. Çünkü karşımdaki adamın şu an çok komik göründüğüne emindim.
Banyodan çıktığımda koku yetisini kaybetmiş bir kişinin bile kokusunu alabileceği şekilde yumurta kokusu sarmıştı etrafı. Babam kendine her zamanki gibi omlet yapıyordu. Mutfağın kapısında dikildiğimde ayak seslerimden anlamış olacak ki yüzünü bana döndü ve beni görünce yüzüne hafif ve buruk bir gülümseme yerleşti. “Mezardan çıkmış gibi görünüyorsun.” dedi kısık bir kıkırdamayla.
Yüzüme onunki gibi bir gülümseme yerleştirdim. Hafif ve buruk. “Günaydın.” diyebildim sadece bu soğuk sesimle. “Günaydın.” Diye yanıtladı beni. “Ben yemeğimi yiyip çıkıcam ona göre hızlı olsan iyi edersin.” dedi muzipçe ama dediğinde ciddi olduğunu biliyordum. Aç sayılmazdım o yüzden kızarmış ekmeğin üzerine tereyağ sürüp yemekten başka bir şey yapmadım.
Üstümü giyinmek için odama gittim. Dolabımı bir süre karıştırdım. Sonunda beyaz bir t-shirt seçtim. Üstünde garip bir şekil vardı. Ne olduğunu hiçbir zaman sorgulamadığım bir şekil. Üstüne de çok koyu olmayan siyah bir kot ceket seçtim. Altıma da kot ceketimden daha koyu tona sahip siyah bir kot pantolon giyidim. Memur olmadığım için bir formam yoktu. Gerçi sıkı denetlenmediği için nerdeyse kimse forma giyimiyordu.
Aynanın karşısında bir süre kendimi inceledim. Saçımı taramış olmama rağmen oldukça açık füme rengindeki lüle lüle saçlarım hala birbirine karışmış şekildeydi. Gerçi hep böyleydiler zaten. Sonra gözlerim gözlerimi buldu. Kendimi bildim bileli siyah gözlerimden nefret etmişimdir. Kız kardeşimin deyişine göre ailecek oturup birlikte şakalaştığımız bir geceyi andırsa da bana sadece bir canavarı andırıyordu. Ve bunlar dışında kısa boyum yüzünden insanlara, elflerin dışında hobbitlerin de mi var oldurduğunu düşündürmedim değil. Ama aslında o kadar da kısa değildim. Sadece benim yaşlarımdaki bir erkek için biraz kısaydım o kadar.
Ben bunları düşünürken babam içerden hazır olduğunu seslendi. Ve bana hazır olup olmadığımı sordu.
Hazırlandığımı söyledim ve odamdan çıktım.
Arabaya bindiğimizden karakola gidene kadar ikimiz de ağzımızı nefes almak dışında hiç açmadık.
Karakola girdiğimizde de her zamanki gibi o kendi odasına ben de kendi odama vardım. Odam evdeki odam gibi güneş ışığı almazdı. Üç bilgisayarım vardı. Biri oldukça büyüktü. Diğer ikisi de onun sağında ve solundaydı. Onlar daha küçüktü. Açıkçası sadece bir bilgisayarla da işimi halledebilirdim ama tabii bu üçü ile işlerim daha da kolaylaşıyordu.
Dönen sandalyeme oturup gönderilmiş yeni bir dosya var mı diye göz gezdirdim bilgisayarıma. Henüz yeni bir dosya yoktu. Bu yüzden odamdan çıkıp bir kahve almaya gittim. Odama giderken kimseyle karşılaşmamayı diliyordum ama şans yine benden yana değildi. Kahvemi doldururken Austin ile karşılaştım. Austin tam bir baş belasıydı. Her zaman çok konuşur ve konuşmayı sevmeyen beni konuşturmaya çalışırdı. Aptalca şeylerden bahseder, sakarlıklar yapardı. Tabii ki buradaki bir çoğu kişiden daha samimi bir insandı. Ve burada da canavar olarak görülsem de o beni canavar olarak görmezdi. Ve her ne kadar kabullenemesem de bana karşı bu bakış açısı biraz da olsun hoşuma gidiyordu.
Austin benim aksime oldukça uzun boyluydu. Büyük cüsseli biri olmasa da oldukça güçlüydü. Saçları çok uzun sayılmazdı ama arkadan kısa bir at kuyruğu yapabileceği kadar saçı vardı ve yapıyordu da. Saçları hafif sarıydı ve ona yakışıyordu da. Onun gibi Show man biri için şaşırtıcı bir şekilde memur formasını giyiyordu. (Gerçi bu da show için olabilir.)
Onu bir kez daha görünce formayı giyimeyenlere bir kere daha hak verdim. Gerçekten çok kötüydü. Ya da en azından benim zevkime uymuyordu. Açık mavi renkli formanın üzerinde turuncu bir logo bence sadece bir zevksizin işiydi.
Geri döndüğümde hala yeni bir dosya verilmemiştim. Ve ben de yoğun bir dünün sonrası dinlenmek için fırsat bulabilmiştim çünkü dün babamın aksine eve gecenin ikisinde varmıştım. Tekrar dönen sandalyeme oturdum ve ister istemez gözüm yine ona ilişti.
Çalışma masamın üzerinde, sağdaki bilgisayarın yanında duran çerçevelenmiş fotoğrafa…
Bakmaktan asla ama asla sıkılmayacağım o fotoğrafa uzunca baktım. Mutluydum. Bu fotoğraf beşinci yaş günümde çekilmişti. Bu fotoğraf fırtınadan önceki sakinlikti. Bu fotoğraf ailecek çekindiğimiz son fotoğraftı. Ben, babam, anneannem, ağbeyim, kız kardeşim, babaannem ve annem… Hepsi oradaydı işte. Şimdi ise ben hariç hiç biri, her gün onlarca meleğin öldüğü ve katillerinin dışarda elini kolunu sallaya sallaya gezebildiği, masumların acı çektiği; adaletin “A” sının bulunmadığı bu dünyada değillerdi. Her ne kadar bu açıdan bakıldığında iyi bir şeymiş gibi görünse de onların; hayallerini gerçekleştirebilecekleri, daha fazla sohbet edip gülebilecekleri, sevebilecekleri ve her ne kadar kötü gibi gelse de üzülebilecekleri hayatları yoktu artık. Doğum günümden hiç bu denli nefret edebileceğimi düşünmemiştim. Tüm hayatımı alt üst eden o gün, şimdi elimde tutup baktığım ve o ana kadar mükemmel olduğunu düşündüğüm gündü.
Benim için o gün Vitarsa Zambakları solmuş, yerlerine Morisen Gülleri açmıştı.
Ben bunları düşünürken gözümün ucu bilgisayarıma kaydı ve yeni bir dosya eklendiğini fark ettim. Elim hızlıca Mouse gitti ve dosyaya tıkladım.