"Saygıdeğer Babacığım,
İnşallah bu mektubum sizlere sağlık ve huzur içinde ulaşır. Siz nasılsınız? Annemin sıhhati nasıl? İlaçlarını yine saatini geçirmeden alıyordur inşallah. Serpil ile Aykut'un dersleri nasıl gidiyor? İkisi de çalışmayı ihmal etmiyordur diye düşünüyorum.
Aslında bu satırları yazarken cevaplarınızı az çok biliyorum. Annem hastalığına rağmen güçlü durmayı bilir. Siz her zamanki gibi evimizin direği olmaya devam ediyorsunuzdur. Kardeşlerim de sizin sözünüzden çıkmadan derslerine çalışıyorlardır. Bunları sormamın sebebi, sizleri ne kadar özlediğimi kelimelere dökemememdir.
Evden ayrılalı bugün tam on üç gün oldu. Bu, size yazdığım ikinci mektup. Büyük ihtimalle bir süre de son mektubum olacak. Evrak işlerimin tamamını bugün bitirdim. Yarın sabah görev yapacağım kasabaya doğru yola çıkıyorum.
Buradaki esnaftan öğrendiğime göre gideceğim yerde postane yokmuş. En yakın postane ilçedeymiş. O yüzden size ancak fırsat buldukça, belki ayda bir mektup gönderebileceğim. Haber alamazsanız sakın merak etmeyin.
Beni soracak olursanız iyiyim çok şükür. Şanlıurfa bizim memlekete hiç benzemiyor. Sıcağı insanın tenine değil, adeta içine işliyor. Gündüzleri gölgede bile nefes almak zorlaşıyor.
Fakat buranın insanı öyle sıcakkanlı ki, havanın yakıcılığını unutturuyor. Daha ilk günden bana yabancılık çektirmediler. Yol gösterdiler, yardımcı oldular, sofralarına davet ettiler. Allah hepsinden razı olsun. Yemekleri biraz fazla acı ama ona da zamanla alışırım diye düşünüyorum.
Yarın sabah uzun bir yolculuğa çıkacağım. Önce Halfeti'ye, oradan da görev yapacağım Demirkulp Kasabası'na gideceğim. Nasıl bir yerle karşılaşacağımı bilmiyorum. Okulum nasıl, öğrencilerim kimler olacak, yaşayacağım ev nasıl olacak... Bunların hiçbirini henüz bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, sizin bana çocukluğumdan beri öğrettiğiniz bir sözdür:
"Vatanın neresinde olursan ol, yaptığın işi hakkıyla yap. İnsanlara faydan dokunuyorsa, en büyük kazanç odur."
Ben de bu sözü kendime rehber edindim babacığım. Bayrağımızın dalgalandığı her yerde çocuklara bir harf bile öğretebilirsem, onları iyi insan olarak yetiştirebilirsem, kendimi bahtiyar sayacağım.
Dualarınızı benden eksik etmeyin. Ben de her namazımda sizlere dua ediyorum. İnşallah görevim sırasında izin alabilir, hasret gidermek için yanınıza gelebilirim.
Annemin ellerinden hürmetle öperim. Sizlerin de ellerinizden öper, Serpil ile Aykut'un gözlerinden öperim.
Allah'a emanet olun."
Oğlunuz Ayhan
1990 yılının Haziran ayının son günleriydi.
Uzun zamandır beklenen öğretmen atamaları nihayet açıklanmış, Ayhan'ın görev yeri Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesine bağlı, Fırat'ın kıyısında sessizce varlığını sürdüren Demirkulp Kasabası olmuştu.
O yılların ulaşım şartları düşünüldüğünde, şehir merkezinden otobüsle yaklaşık üç saatlik bir yolculuğun ardından Halfeti'ye, oradan da bozuk ve tozlu yolları aşarak üç-dört saat daha süren zorlu bir güzergâhın sonunda ulaşılabilen bu küçük kasaba, Ayhan için hem bilinmezliklerle dolu yeni bir başlangıç hem de hayatının yönünü değiştirecek uzun bir serüvenin ilk durağıydı.
Yola çıkmadan önce yapması gereken son bir işi vardı.
Saatlerdir üzerinde düşündüğü, defalarca okuyup düzelttiği mektubu nihayet tamamlamıştı.
Kalemi birkaç saniye daha elinde tuttu.
Mektubu bir kez daha baştan sona okudu. Yazdığı her satır, ailesine duyduğu özlemin ve yeni görev yerine gitmeden önce hissettiği belirsizliğin bir yansımasıydı.
Acaba fazla mı duygusal yazmıştı? Babası okurken üzülür müydü?
Bir an bunları düşündü, sonra başını hafifçe salladı.
"Yok..." diye mırıldandı kendi kendine. "Babam beni tanır."
Mektubu dikkatlice katladı. Masanın üzerinde duran beyaz zarfın içine yerleştirdi.
Zarfı kapatmadan önce son kez açıp satırlara göz gezdirdi. Sanki ailesinin yüzlerini görüyormuş gibi hissetti. Babasının ciddi ama güven veren bakışları, annesinin şefkat dolu gülümseyişi, kardeşlerinin evin içinde çıkardıkları sesler gözlerinin önünden geçti.
Derin bir nefes aldı.
Zarfı kapattı, üzerine babasının Aydın'daki adresini itinayla yazdı. Sol üst köşeye de kendi adını ve geçici olarak kaldığı öğretmenevinin adresini ekledi.
Ceketini giydi, mektubu iç cebine koydu ve odasının anahtarını alarak dışarı çıktı.
Öğretmenevinin koridorları öğle sıcağına rağmen sessizdi. Görevli memura anahtarı bırakıp gülümseyerek selam verdi.
Kapıdan çıkar çıkmaz Şanlıurfa'nın yakıcı sıcağı yüzüne çarptı. Daha sabah olmasına rağmen güneş, taş binaları adeta fırına çevirmişti.
Ayhan birkaç adım attıktan sonra mendilini çıkarıp alnındaki teri sildi.
"Bizim Aydın'ın sıcağı da sıcak ama burası bambaşkaymış." diye içinden geçirdi.
Kaldırım boyunca ağır adımlarla yürümeye başladı. On gündür şehir merkezinde evrak işleriyle uğraştığından artık çevreyi az çok tanıyordu. Postanenin bulunduğu caddeyi ezberlemişti.
Yol boyunca dükkânların önünde oturan esnaflar, gölgeliklere sığınmış çaylarını yudumluyordu. Kimi tavla oynuyor, kimi müşteri bekliyordu.
Baharatçı dükkânlarından yükselen isot kokusu havaya karışıyor, uzaktan gelen bakırcı çekiçlerinin ritmik sesi şehrin kendine has ahengini oluşturuyordu.
Ayhan yürürken etrafını dikkatle izliyordu. Burası doğup büyüdüğü memlekete hiç benzemiyordu ama insanların sıcak selamı ona yabancılık hissini unutturuyordu.
Bir bakkalın önünden geçerken yaşlı dükkân sahibi seslendi.
"Öğretmen bey!"
Ayhan durup gülümsedi.
"Buyurun amca."
"Yarın gidiyormuşsun kasabaya."
"Evet. Kısmetse sabah erkenden."
"Allah yardımcın olsun. Oralarda öğretmene çok ihtiyaç var."
"İnşallah faydamız olur."
"Olur evladım. Allah utandırmasın."
Ayhan teşekkür edip yoluna devam etti.
Kısa bir yürüyüşün ardından postanenin önüne geldi.
Eski taş binanın girişinde birkaç kişi sıra bekliyordu. İçeri girince serin sayılabilecek loş bir ortamla karşılaştı. Tavandaki büyük pervaneler ağır ağır dönüyor, içerideki sıcak havayı güçlükle hareket ettiriyordu.
Sırasını beklerken elini ceketinin cebine götürdü. Mektubu bir kez daha yokladı.
Sıra kendisine geldiğinde zarfı görevliye uzattı.
Görevli pulu yapıştırıp damgayı bastı. Ardından mektubu diğer zarfların bulunduğu sepete bıraktı.
O küçük zarf, Ayhan'ın ailesiyle arasındaki tek bağ gibiydi.
Görevliye teşekkür ederek postaneden çıktı.
Postanenin merdivenlerinden inerken bir an durdu.
İçini tarif edemediği bir hüzün kapladı. Belki haftalarca ailesinden haber alamayacaktı. Gideceği kasabada postane bile yoktu.
Gökyüzüne baktı.
"Allah'ım..." diye fısıldadı. "Ailemi sana emanet ediyorum."
Şimdi yapması gereken son bir iş daha vardı.
Şanlıurfa Devlet Hastanesi'nde görev yapan hemşerisi, Doktor Yakup'u ziyaret edecek, vedalaştıktan sonra ertesi sabah başlayacağı uzun yolculuk için hazırlıklarını tamamlayacaktı.
Şanlıurfa Devlet Hastanesi, öğleden sonra sıcağına rağmen oldukça hareketliydi.
Acil servisin önünde ambulanslar gelip gidiyor, koridorlarda hasta yakınları sessiz bir telaş içinde bekliyordu. Beyaz önlüklü doktorlar ve hemşireler odalar arasında hızlı adımlarla ilerliyor, hastanenin kendine has koşuşturması hiç dinmiyordu.
Ayhan danışmadaki görevliye yaklaşarak,
"Doktor Yakup Bey'le görüşebilir miyim?" diye sordu.
Görevli kısa bir bakış attı.
"Poliklinikte hastası var. Biraz beklerseniz birazdan çıkar."
Ayhan teşekkür edip koridordaki tahta sıraya oturdu.
Karşı duvardaki saate göz gezdirdi. Yolculuğa çıkmasına bir gece kalmıştı. İçini garip bir heyecan kaplıyordu.
Yaklaşık on dakika sonra muayene odasının kapısı açıldı.
Otuzlu yaşlarının başındaki doktor dışarı çıktı. Koridorda oturan Ayhan'ı görünce yüzü aydınlandı.
"Ayhan!"
Ayhan ayağa kalkıp gülümsedi.
"Yakup abi."
İki hemşeri hasretle kucaklaştılar.
"Ne zaman geldin? Haber verseydin ya."
"Rahatsız etmek istemedim. İşlerin yoğun olur diye düşündüm."
Yakup hafifçe omzuna vurdu.
"Ne rahatsızlığı oğlum? Memleketten birini görünce insanın içi açılıyor."
Birlikte doktor odasına geçtiler.
Yakup masasının üzerindeki çaydan iki ince belli bardağa doldurdu.
"Buyur. Urfa sıcağında çay iyi gelir."
Ayhan teşekkür ederek bardağı eline aldı.
Yakup gülümseyerek sordu.
"Evdekiler nasıl? Amcamın, yengemin sağlıkları yerindedir inşallah."
"Çok şükür iyiler. Annemin rahatsızlığı ara ara nüksediyor ama idare ediyor. Babam her zamanki gibi dimdik ayakta. Serpil ile Aykut da dersleriyle uğraşıyor."
"Allah sağlıklarını eksik etmesin."
"Âmin."
Ayhan da gülümseyerek sordu.
"Sen anlat abi. Yenge nasıl? Selim büyümüştür artık."
Yakup'un yüzünde babalığın verdiği sıcak bir tebessüm belirdi.
"Maşallah, geçen ay bir yaşına bastı. Yeni yeni yürümeye başladı. Evin içinde peşinden koşmaktan akşamı ediyoruz."
"Allah nazarlardan saklasın."
"Âmin. Hanımı da iyi çok şükür. Seni duyunca, 'Mutlaka bize getir.' dedi."
Bir süre memleketten, ortak tanıdıklardan konuştular. Hasret giderdikçe zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar.
Yakup çayından bir yudum aldı.
"Evrak işlerin bitti mi?"
"Bugün tamamlandı."
"Demek yarın gidiyorsun."
"Evet. Sabah ilk otobüsle."
Yakup birkaç saniye sustu.
"Demirkulp..."
Başını hafifçe salladı.
"Kolay yer değildir."
Ayhan merakla baktı.
"Yolu uzun, imkânı kısıtlı bir kasaba. Yazın sıcağı insanı epey zorlar. Elektrik kesintileri olur. Ama insanı iyidir. Seni bağırlarına basarlar."
Ayhan gülümsedi.
"Ben de onu duydum."
Yakup çayından bir yudum daha aldı.
"Bak Ayhan... Biz doktoruz, siz öğretmensiniz. Devlet bazen bizi en zor yerlere gönderir. Ama yıllar sonra dönüp baktığında en kıymetli hatıraların oralarda birikir."
Ayhan sessizce dinliyordu.
"Oradaki çocukların çoğu belki ilk defa senden kitap sevgisini öğrenecek. Belki ilk defa biri onlara 'Sen başarabilirsin.' diyecek. Sakın bunu küçümseme."
Ayhan'ın gözleri dolu dolu oldu.
"İnşallah mahcup olmam."
"Olmazsın." dedi Yakup kararlı bir sesle. "Ben seni çocukluğundan beri tanıyorum. Sen vazifeni yarım bırakacak biri değilsin."
Yakup ayağa kalktı. Dolabın kapağını açıp özenle sarılmış kahverengi bir kutu çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
Ayhan şaşkınlıkla baktı.
"Bu da ne abi?"
"Dün çarşıya çıktım. Yarın gideceğini biliyordum. Oralarda canın sıkılır diye düşündüm."
Ayhan kutuyu açtı.
İçinden kitap büyüklüğünde siyah renkli taşınabilir bir kasetçalar çıktı.
"Yakup abi... Buna ne gerek vardı?"
"Gerek var. Bu hem elektrikle çalışıyor hem de pille. Elektrikler kesildiğinde pilleri takar yine kullanırsın. Bir de radyosu var. Akşam olunca türkü dinlersin, haberleri dinlersin. İnsan bazen yalnız kaldığında bir ses duymaya ihtiyaç duyuyor."
Yakup çekmecesini açıp iki kaset çıkardı.
"Biri Neşet Ertaş. Yol arkadaşın olsun. Diğerinde de Türk Sanat Müziği eserleri var."
Ayhan'ın boğazı düğümlendi.
"Allah senden razı olsun."
"Rica ederim kardeşim."
Yakup saate baktı.
"Akşam nöbetim yok. Hadi bu akşam bize gidelim. Hanım da Selim de seni görünce çok sevinir. Birlikte yemek yer, biraz sohbet ederiz."
Ayhan içtenlikle gülümsedi.
"İnan çok isterdim abi. Ama sabah erkenden yola çıkacağım. Daha eşyalarımı toparlayacağım, hazırlık yapacağım. Bu akşam müsaade et."
Yakup başını salladı.
"Haklısın. Görev yolculuğu kolay değil."
Ayhan mahcup bir ifadeyle,
"İlk iznimde söz, size uğramadan Aydın'a dönmeyeceğim."
Yakup gülerek elini uzattı.
"İşte bu sözü aldım."
Tam o sırada kapı çalındı.
İçeri giren hemşire yeni hastaların beklediğini söyleyince Yakup derin bir nefes aldı.
"Yine görev çağırıyor."
İki dost ayağa kalktı.
Yakup, Ayhan'a sıkıca sarıldı.
"Allah yolunu açık etsin kardeşim. Rabbim utandırmasın."
"Âmin. Allah razı olsun."
Ayhan, kasetçaların kutusunu eline aldı.
Hastanenin merdivenlerinden inerken içini tarifsiz bir huzur kaplamıştı. Yanında sadece bir hediye değil, dostluğun ve memleket sıcaklığının da hatırasını götürüyordu.
Önünde uzun ve belirsiz bir yol vardı. O yolun, hayatının en büyük sınavına çıkacağını ise henüz bilmiyordu.
Öğleden sonra güneş, hastanenin geniş bahçesini kavuruyordu.
Yıllanmış dut ve çınar ağaçlarının gölgesine sığınan insanlar sessizce bekliyordu. Kimi elindeki tahlil sonuçlarına dalmıştı, kimi gözlerini acil servis kapısından ayırmıyordu. Bir bankta yaşlı bir adam tesbihini ağır ağır çekiyor, birkaç çocuk ise bahçenin bir köşesinde neşeyle oynuyordu.
Hastane bahçesi, aynı anda hem umudun hem de çaresizliğin buluştuğu bir yer gibiydi.
Ayhan ağır adımlarla yürürken gözü bahçenin en kuytu köşesine ilişti.
Eski dut ağacının gölgesine sığınmış genç bir kadın, kucağında küçücük bir çocukla yere serdiği yıpranmış örtünün üzerine oturuyordu. Kadının üzerinde defalarca yıkanmaktan rengi solmuş, yer yer sökülmüş bir elbise vardı. Başındaki eşarbın kenarları yıpranmış, ayaklarındaki lastik ayakkabıların burnu açılmıştı.
Kucağındaki çocuk en fazla iki yaşlarındaydı. İncecik kolları annesinin boynuna dolanmış, ateşten kızarmış yüzünü omzuna yaslamıştı. Halsizlikten gözlerini bile tam açamıyordu.
Kadın, çocuğun alnındaki teri eşarbının ucuyla siliyor, sonra başını göğe kaldırıp sessizce dudaklarını kıpırdatıyordu. Dua ettiği belliydi.
Ayhan yürümeye devam etti.
Birkaç adım attıktan sonra istemsizce dönüp bir kez daha baktı.
Kadın bu kez çantasını açmış, avucundaki birkaç bozuk parayı tek tek sayıyordu. Saymayı bitirince derin bir iç çekti. Bozuk paraları yeniden çantasına koyarken gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Tam o sırada küçük çocuk cılız bir sesle,
"Anne..."
diye mırıldandı.
Kadın hemen eğildi.
"Dayan yavrum... Az kaldı."
Fakat sesindeki çaresizlik, söylediği sözü yalanlıyordu.
Ayhan'ın boğazı düğümlendi.
Annesi yıllar önce hastalandığında babasının ilaç parasını denkleştirmek için günlerce nasıl uğraştığını hatırladı. Çocuk aklıyla hiçbir şey yapamamış, sadece onları üzgün gözlerle seyretmişti.
Derin bir nefes aldı.
Sonra yönünü değiştirip genç kadına doğru yürüdü.
"Geçmiş olsun bacım."
Kadın irkilerek başını kaldırdı.
"Sağ olun bey."
"Evladınız mı?"
"Evet."
"Kaç yaşında?"
"İki yaşına yeni girdi. Adı Bilal."
Ayhan çömelerek çocuğun yüzüne baktı.
Minik beden ateşten kavruluyordu.
"Doktor ne dedi?"
"Ciğerlerini üşütmüş dedi. İlaç yazdı."
Kadın bunları söylerken gözlerini Ayhan'dan kaçırıyordu.
Ayhan yumuşak bir sesle sordu:
"Peki... Neden hâlâ buradasınız?"
Kadın cevap vermedi.
Ellerini sıkıca birbirine kenetledi.
Bir süre sonra çantasından buruşturulmuş reçeteyi çıkardı.
"Eczaneye girdim bey... Param yetmedi."
Bu sözleri söylerken sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. Yüzündeki utanç, yoksulluğundan bile ağır görünüyordu.
Ayhan, reçeteye baktı; sonra kadının gözlerine.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece elini uzattı.
"Reçeteyi bana verir misiniz?"
Kadın şaşkınlıkla yüzüne baktı.
"Olmaz bey... Size yük olur."
Ayhan hafifçe gülümsedi.
"Verin."
Kadın bir an tereddüt etti.
Sonra titreyen elleriyle reçeteyi uzattı.
Yaklaşık on dakika sonra Ayhan, elinde küçük bir kâğıt poşetle eczaneden çıktı.
Kadın onu görünce ayağa kalktı.
Ayhan yanına geldiğinde ilaç poşetini uzattı.
"Doktorun yazdığı ilaçların hepsini verdiler."
Kadın önce poşete, sonra Ayhan'ın yüzüne baktı.
Ne diyeceğini bilemedi.
"Yok... Olmaz bey."
Titreyen elleriyle poşeti geri uzatmaya çalıştı.
"Ben bunu alamam."
"Niye?"
"Ben sizi tanımıyorum. Bu kadar masraf ettiniz. Hakkınızı nasıl öderim?"
Ayhan tebessüm etti.
"İyilik borç olsun diye yapılmaz."
Kadının gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Allah razı olsun."
"Allah Bilal'e şifa versin."
Kadın ilaç poşetini göğsüne bastırırken küçük Bilal güçlükle gözlerini açtı. Dudakları kurumuştu.
Ayhan çocuğa baktı.
"Bugün bir şey yiyebildi mi?"
Kadın mahcup bir ifadeyle başını iki yana salladı.
Ayhan'ın içi burkuldu.
Hastane bahçesinin karşısındaki küçük çorbacıyı işaret etti.
"Haydi, birlikte bir çorba içelim."
Kadın telaşlandı.
"Yok bey... Vallahi gerek yok. Siz zaten yeterince iyilik yaptınız."
"Çocuk ilaçlarını aç karnına içmesin."
Kadın sessizce başını eğdi.
Birlikte çorbacıya girdiler.
Esnaf, bakır kazanlardan yükselen buharın arasında onları güler yüzle karşıladı.
Ayhan üç kişilik bir masaya oturdu.
"Bir mercimek çorbası, bir tavuk suyu çorbası... Çocuk için de terbiyeli tavuk suyundan az koyabilir misin usta?"
"Olur ağabey."
Kısa süre sonra çorbalar geldi.
Kadın, çorbanın biraz soğumasını bekledikten sonra kaşığı üfleyerek Bilal'e yedirmeye başladı.
Minik çocuk önce isteksiz davransa da birkaç kaşık sonra yavaş yavaş içmeye başladı.
Ayhan bunu görünce istemsizce gülümsedi.
"İştahı yerine geliyor."
Kadının gözleri yeniden doldu.
"İki gündür doğru dürüst bir şey yememişti."
Ayhan sessiz kaldı.
Çorbalar bittikten sonra hesabı ödedi.
Dışarı çıktıklarında kadın tekrar teşekkür etmeye başladı.
"Bey... Allah sizden bin kere razı olsun."
Ayhan cüzdanını çıkardı.
İçindeki paraya baktı.
Yolculuğu için ayırdığı paradan bir miktarını dikkatlice seçti. Kalan para kendisine yetecekti ama artık çok dikkatli harcaması gerekeceğini biliyordu.
Parayı kadının avucuna bıraktı.
"Alın."
Kadın hemen elini geri çekti.
"Yok... Bunu alamam."
"Alacaksınız."
"Olmaz bey."
"Bilal'in önünde daha uzun bir tedavi var. Belki dönüş yolunuz olur, belki ekmek alırsınız. Bunu bir kardeşinizden kabul edin."
Kadın artık karşı koyamadı.
Titreyen elleriyle parayı aldı.
"Adını bağışlar mısın bey?"
Ayhan kısa bir sessizliğin ardından gülümsedi.
"Ayhan."
Kadın gözyaşlarını silerek,
"Rabbim sizin gibi insanların sayısını artırsın Ayhan Bey. Bilal büyüdüğünde ona sizi anlatacağım."
Ayhan mahcup oldu.
"Bana değil, Allah'a dua edin."
Küçük Bilal'in başını şefkatle okşadı.
"Çabuk iyileş delikanlı."
Ardından kasetçaların kutusunu kolunun altına aldı ve otogara doğru yürümeye başladı.
Arkasından yükselen duaları duyuyordu ama dönüp bakmadı.
Çünkü ona göre yapılan iyiliğin en güzeli, unutulmasını bekleyendi.
Ayhan, kadının yanından ayrıldıktan sonra ağır adımlarla öğretmenevine doğru yürümeye başladı.
Güneş yavaş yavaş batıya eğilmişti. Şehrin kavurucu sıcağı yerini daha katlanılabilir bir havaya bırakıyordu. Dar sokaklarda çocukların neşeli sesleri yükseliyor, dükkânların önünde oturan esnaf akşam müşterilerini bekliyordu.
Kolunun altında kasetçaların kutusu, omzunda küçük valiziyle yürürken gün boyunca yaşadıkları gözünün önünden geçti. Yakup'un samimi sohbeti, Bilal'in ateşten kızarmış yüzü, annesinin gözlerindeki çaresizliği...
"Allah'ım..." diye geçirdi içinden. "Kimseyi evladıyla imtihan etme."
Öğretmenevine vardığında görevli memur onu görünce gülümsedi.
"Hoş geldiniz öğretmen bey."
"Hoş bulduk."
"Yarın erkenden gidiyormuşsunuz."
"Evet, kısmetse sabah ilk otobüsle."
"Allah yolunuzu açık etsin."
"Âmin. Allah razı olsun."
Ayhan odasına çıktı.
Günlerdir kaldığı küçük oda artık ona alışılmış geliyordu. Pencereyi açınca içeri akşamın hafif esintisi doldu. Uzaklardan bir camiden yükselen ezan sesi odaya kadar ulaşıyordu.
Valizini yatağın üzerine koydu.
Önce dolaptaki birkaç parça kıyafetini dikkatlice katlayıp yerleştirdi. Kitaplarını özenle dizdi. Evraklarını tekrar tekrar kontrol etti. Atama kararnamesi, kimliği, diploma örneği... Hepsinin yerinde olduğundan emin olunca derin bir nefes aldı.
Sonra Yakup'un hediye ettiği kasetçaların kutusunu açtı.
Cihazı masanın üzerine koyup dikkatle inceledi.
Yanındaki kasetlerden birini aldı.
Neşet Ertaş'ın kasetiydi.
Gülümseyerek tekrar kutusuna yerleştirdi.
"Bunu ilk fırsatta dinlerim."
Ardından saatini kurdu.
Sabah güneş doğmadan kalkması gerekiyordu.
Akşam yemeğini öğretmenevinin yemekhanesinde sessizce yedi. Masaların çoğu boştu.
Yemekten sonra odasına döndü.
Pencerenin önüne geçip bir süre gökyüzünü seyretti.
Yarın başlayacak yolculuğu düşündü.
Nasıl bir okul karşılayacaktı onu?
Öğrencileri nasıldı?
Kalacağı ev gerçekten anlatıldığı kadar eski miydi?
Bilmiyordu.
Bildiği tek şey, artık geri dönüşün olmadığıydı.
Yatağına uzandı.
Bir süre tavana baktı.
Annesi, babası, kardeşleri gözünün önüne geldi. Sabah postaya verdiği mektup şimdi belki de çoktan yola çıkmıştı.
İçinden sessizce dua etti.
"Allah'ım... Beni mahcup etme."
Yorgunluğu ağır bastı.
Kısa süre sonra derin bir uykuya daldı.
