İçeriğe geç

AY VE GÜNEŞ

Bölüm 21 · 4 dk okuma

AY VE GÜNEŞ

Bölüm 21

21.BÖLÜM

Sarayın loş ve ağır kokulu koridorlarında, Aras’ın adımları bir avcı sessizliğiyle ilerliyordu. Valerius’un bizzat gözü gibi baktığı, tahtın gerçek varisi olan kendi öz oğlunu korumak ve bu krallığın tüm gücünü tek bir elde toplamak için Aras’ın gözünü kırpmadan harcayacağı çok şey vardı. Karin, sadece bir komutan değil; tahtın etrafındaki tüm dengeleri değiştirebilecek kadar tehlikeli, halkın ve ordunun taptığı bir simgeydi. Aras ise gölgelerin arkasından bu satranç tahtasını yöneten o zehirli akıldı. Karin’in varlığı, Valerius’un o "özgür ve kusursuz" kılmaya çalıştığı prensin önündeki en büyük engendi. Karin düşerse, hem ordu darmadağın olur hem de tahtın gerçek sahibi tamamen onlara kalırdı. Aras’ın kini stratejik değil, hırsla beslenen derin bir nefretti; o, Karin’in o gururlu başının yere eğildiğini görmek için yanıp tutuşuyordu.

O sırada, sarayın en kuytu terasında Miran, esen sert rüzgâra karşı tek başına dikiliyordu. Arkasından yaklaşan Aras’ın ayak seslerini duyduğunda bile başını çevirmedi; çünkü Aras’ın getireceği haberlerin hiçbir zaman nefes aldırır cinsten olmadığını çok iyi biliyordu.

Aras, kendinden emin bir gülümsemeyle Miran’ın yanına yanaştı. "Valerius emirleri verdi, Prens," dedi sesi zehirli bir fısıltı gibi. "Karin’in o kibirli başı yakında zindanın taşlarına düşecek. İhanetin bedelini ödüyor. Sonunda bu sarayın karanlığından ve onun seni yakan gölgesinden kurtuluyorsun. Artık karınla, çocuğunla o sahte ama huzurlu hayatına tamamen dönebilirsin."

Miran’ın omuzları sarsıldı. İçindeki o yıllardır bastırılmış, kanayan yara birdenbire kabuk bağladığı yerden patladı. Miran hızla arkasını döndü, öfkeden parlayan gözleriyle Aras’ın boğazına yapıştı ve onu sertçe taş duvara çarptı! Aras’ın yüzündeki o sinsi gülümseme bir anlığına korkuyla soldu.

"Sakin mi kalmamı bekliyorsun, Aras?!" diye kükredi Miran, sesi boğuk bir çığlık gibi göğe yükseldi. Gözlerinden akan yaşlar öfkesini gizleyemiyordu. "Sen ne yaptığının farkında mısın? Onu bile bile ölüme yolluyorsunuz! Sevdiğim kadını, nefes aldığım o tek kadını kendi ellerinizle giyotine götürüyorsunuz!"

Aras, boğazındaki baskıya rağmen çarpık bir gülümsemeyle nefes almaya çalıştı. "Sen... sen zaten onu kaybetmedin mi Prens? O çoktan başkasına, o Kuzeyli köpeğe ait..."

"Kapa çeneni!" diye kükredi Miran, Aras’ı duvara bir kez daha çarparak. "Ona ne olduğu umurumda değil! Benimle olmak zorunda da değil! Ama onun ölmesine izin vermeyeceğim. Kendimden bıkmış durumdayım, bu sarayın yalanlarından, babamın bu acımasız oyunlarından nefret ediyorum! Her gün nefes almak bir azap, biliyor musun? Ama Karin... Karin yaşamalı. Onu unutamadım, Aras! Kalbimin en derin yerinde, onu her nefes alışımda yeniden öldürsem de söküp atamadım! Hayatıma devam etmemi söylüyorsunuz ya hani... Bu bir hayat değil, bu bir ruh mezarlığı! Eğer ona en ufak bir zarar gelirse, bu sarayı başınıza yıkarım!"

Miran, Aras’ı büyük bir öfkeyle itip geriye çekildi. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu; içindeki o acı patlaması, Miran’ın ne kadar tükenmiş ama aynı zamanda Karin için hala nasıl bir yangında yandığını açıkça ortaya koyuyordu. Aras, yakasını düzelterek ve boğazını ovuşturarak geriye çekildi; Miran’ın bu kadar şiddetli bir tepki vereceğini hesaba katmamıştı.

Sarayın başka bir köşesinde ise Karin, bu fırtınadan habersiz, kendi cehennemini kendi elleriyle örmeye çalışıyordu. Çadırında veya odasında, karnındaki o minik cana dokunurken gözlerinden süzülen yaşlar ellerini ıslatıyordu. Leo’yu korumak, onu bu ölümcül komplodan uzak tutmak zorundaydı. Karin, az önce sarayın en çapkın, en gözü pek komutanını huzuruna çağırtmıştı.

Komutan içeri girip hafifçe eğildiğinde, Karin’in yüzündeki o buzdan maske bile titriyordu. "Beni çağırtmışsınız, Komutanım."

Karin derin bir nefes aldı, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak konuştu. "Senden bir görev istiyorum. Leo’yu... O ressam genci alacaksın. Sarayın bu boğucu, zehirli havasından uzaklaştıracaksın. Onu kuzeyli kadınların yoğun olduğu, müziğin, neşenin ve hayatın hiç durmadığı o uzak hanlara, meyhanelere götüreceksin."

Komutan şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Komutanım? Leo sizin için her şeyi göze alabilecek bir adam. Onu oraya götürmemi neden istiyorsunuz?"

Karin, gözlerini kaçırdı, çünkü eğer bakarsa ağlayacağını biliyordu. "Çünkü onun yaşaması gerekiyor," dedi fısıltıyla. "Oraya gitsin. Oranın kadınlarının neşesini, cazibesini görsün. Kendi köklerinden birine, hayat dolu bir kadına aşık olsun. Benden... benden ve bu saraydan tamamen nefret etsin, vazgeçsin. Öyle bir bağ kurulsun ki orada, bir daha arkasına bile bakmasın."

"Ama Komutanım, bu ona ihanet etmek olur..."

"Bu bir ihanet değil, onun hayatı!" diye sesini yükseltti Karin, sesi hıçkırıkla kesildi. "Benim sevgim ona ölüm getiriyor. Aras ve Valerius peşimde, bu saray yakında kan gölüne dönecek. Leo’nun bu ateşin ortasında yanmasına izin vermeyeceğim. Benden nefret etsin, başka birinin kollarında uyusun, yeter ki yaşasın! Git ve onu götür buradan."

Komutan, Karin’in gözlerindeki o derin çaresizliği ve aşkın getirdiği o korkunç fedakarlığı görünce başını eğdi. "Emredersiniz, Komutanım."

Karin, kapı kapandığında odada yalnız kaldı. Yere çöktü, ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Seni kendi ellerimle başkasına itiyorum, Leo, diye geçirdi içinden, kalbi paramparça olurken. Beni unut, benden nefret et... Çünkü ancak bu şekilde yaşayabilirsin.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.