Sarayın gece vakti sessizliğine büründüğü, koridorların sadece meşale ışıklarıyla aydınlandığı o saatlerde Karin, çalışma masasında yarının stratejilerini gözden geçiriyordu. Kapısının hafifçe tıklandığını duyduğunda, bunun sadece bir nöbetçi olabileceğini düşündü. "Gir," dedi otoriter bir sesle.
Ancak içeri giren, adımları bir tüy gibi sessiz, gözlerinde ise dünyanın tüm haylazlığını taşıyan Leo’ydu. Karin kaşlarını çattı ama gözlerinde o sert ifadenin yerini çoktan bir şaşkınlık almıştı. "Leo? Senin burada ne işin var? Nöbetçi devriyesini görmen gerekirdi!"
Leo, elindeki rulo halindeki parşömeni bir hazine gibi havaya kaldırdı, dudaklarında o meşhur, insanın içini eriten arsız gülümsemesiyle masaya yaklaştı. "Senin kuralların ve sınırların olduğu sürece, ben de onları ihlal eden o küçük kaçak olacağım, Komutanım," dedi sesindeki neşeyle. "Resmi bitirdim. Senin o sert, dünyaya kafa tutan halinin altındaki o gizli huzuru... senin en gerçek halini buraya, bu kağıda hapsettim."
Karin ayağa kalktı, Leo’nun uzattığı resmi usulca açtı. Kendi yüzünü görmekten ziyade, Leo’nun onu nasıl gördüğünü fark etti. O resimde Karin, bir komutan değil; sanki ilk kez aşık olan, gözlerinde umut tomurcukları açan genç bir kızdı. "Bu..." dedi Karin, sesi titreyerek. "Bunu ben bile bilmiyordum."
Leo, Karin’in omuzlarına hafifçe dokundu, sonra ciddileşerek ona yaklaştı. Gözlerindeki o çocuksu neşe yerini derin bir tutkuya ve biraz da korkuya bırakmıştı. "Biliyorum," dedi fısıltıyla. "Senin bir erkeğe ihtiyacın yok. Kendi ordun, kendi kılıcın ve kendi yıkılmaz iraden var. Sen tek başına, bu krallığın tüm erkeklerinden daha iyisin. Ama benim... benim sana ihtiyacım var, Karin."
Leo, Karin’in elini tuttu ve kendi kalbinin üzerine koydu. "Her şey biter, Karin. Her krallığın bir sonu, her güneşin bir batışı vardır. O yara açanlar, baban, Miran... hepsi artık birer toz bulutu. Geçmişi birlikte gömelim, yaralarımızı birbirimizde iyileştirelim. Sana ihtiyacım var."
Karin derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. "Sen... nasıl? Etrafın kötülükle, karanlıkla çevriliyken nasıl böyle neşe saçabiliyorsun?"
Leo, Karin’in yanağını usulca okşadı. "Ben etrafıma değil, sadece sana saçıyorum o neşeyi.” “ Miran... onu ölse bile affetmezdim, ta ki o çocuk doğana kadar. Artık ona sadece acıyorum. Ama korkuyorum Leo.” “ Karin... Bende korkuyorum Senin bir gün gitmenden, beni bu sarayın karanlığında yalnız bırakmandan, o eşsiz teninin başkasının kollarında soğumasından korkuyorum. Sen benim her şeyimsin; dostum, yoldaşım ve ruhumun tek sahibisin.”
Karin’in yüzüne doğru yaklaştı, nefesleri birbirine karışıyordu. "Ah Komutan, bana güldüğün gibi kimse gülmedin. Kimse o sol yanağındaki gamzenin varlığını fark etmedi... O gamzede uyumak, oradan öpmek için dünyaları verirdim. Biz ikimiz, sevgisiz büyüyen iki yetimdik. Şimdi bırak da sevmeyi, sevilmeyi birbirimizde öğrenelim. İzin ver..."
Leo, gözlerinin içine derinlemesine bakarken devam etti: "Miran senin için ölmeyi seçti, çünkü yaşamayı bilmiyordu. Ama ben senin için yaşamak istiyorum. Sen söyle, Karin... yaşamak mı daha zor, yoksa ölmek mi? Seni öyle kıskanıyorum ki, bazen senin bir nefesini bile başkasının paylaşmasına katlanamıyorum. Tenin, yüzün, o sert kılıcını tutan ellerin... hepsi benim olsun istiyorum."
Karin, daha fazla dayanamadı. Leo’nun bu dürüstlüğü, bu savunmasız hali kalbindeki tüm barajları yıktı. Leo’yu kendine çekti ve dudaklarını onunkilerle birleştirdi. Bu sadece bir öpücük değil; iki yaralı ruhun, birbirlerinde buldukları yuvaya atılan bir imzaydı.
Leo, Karin’i kollarının arasına aldığında, sarayın tüm karanlığı sanki dışarıda kalmıştı. Karin, ilk defa birine ait olmanın verdiği o garip ama huzurlu ağırlığı hissediyordu. Leo’nun o haylaz gülüşü, o gamzeli yüzü, Karin’in sert kalkanlarını tamamen eritmişti. O gece, sadece onlar vardı; yaşanacak bir hayat ve birbirine kenetlenmiş iki aşık. Karin, Leo’nun omuzunda uykuya dalarken, ilk defa geleceğe dair korku değil, bir umut taşıyordu. O, Leo’nun yaşama sevinciyle yeniden doğuyordu.