“Nabzı durdu...” dedi doktor boş gözlerle bana bakarker. O an vücudumun alev aldığını hissettim. Sanki kalbimin üzerine tonlarca benzin döküp yakmışlardı...
Gözlerimden yaşlar tek-tek intihar edercesine kendilerini ONUN yüzüne kavuştururken artık gözlerim bulanıklaşmaya başladı. Onu kaybetmek istemiyordum. Onu bu kadar çabuk kaybedemezdim ama bizim hikayemiz Ay ve Güneşin hikayesi gibiydi... Yan-yana gelmeleri imkansız olan Ay ve Güneş...
2 yıl önce...
Ay ve Güneşin hikayesini bilir misiniz?Ay ve Güneş bir birine aşık ama asla kavuşamayacak iki kişiyi anımsatıyordu. Ay geceleri, Güneş ise sabahları çıkardı... Onlar asla yan yana gelemeyen ama buna rağmen bir birlerini seven iki cisimdi...
Onlar asla kavuşamazdı. Sadece mucize olmalıydı onların kavuşması. Sadece Tanrı her ikisine acıyıp onları kavuştura bilirdi... Bu bir mucize olurdu...
Ama mucizelere asla inanmam...
Evet... Mucizeler sadece masallarda olur. Hayat bana bunu öğretti... Ben asla birine bağlanmam. Bağlanamam. Çünkü biliyorum ki bir gün gidecek. Zaten... Her kes gider... Hayat bana bunuda öğretti.
Ben Uras. Hayatın en acımasız yüzlerini görmüş, gerçek acıyı hissetmiş, acının ne demek olduğunu öğrenmiş Uras...
Şimdi ise elimde silah, karşımda düşman, yanımda can dostum Hazar terkedilmiş bir arazide İNTİKAM için hazırdık...
“Abi bu işe bulaşmamalıydık...” dedi elindeki silahın şarjörünü yenilerken.
“Hazar sen ciddi misin? İsterden gide bilirsin. Ben intikamımı almadan hiç bir yere gitmeyeceğim!” dedim yüzüne ters ters bakarken.
“Ya ben seni burada yalnız başına bırakır mıyım hiç? Sen nerede ben orada”
“Tamam o zaman söylenme de işimizi bitirip gidelim buradan...”
“Baş üstüne kaptan. Sustum.” alayla elini kafasında asker duruşu yaptı.
“Sen manyaksın”
“E abi... Buraya geldik diye gülmeyelim mi?” diye beklemeden sarıldı bana...
“Nap'yorsun? Oğlum iyimisin sen?”
Hala kucaklamasına karşılık vermemiştim.
“Eğer buradan sağ çıkamazsak be-” dediği anda sözünü kestim.
“Buradan sağ çıkacağız. Söz veriyorum.”derken kucaklamasına karşılık verdim.
Ve silah sesi işitildi. Tam karşımızdan. Ben ilk hazarın ayak bileğine baktım...
Neyse ki mermi hiç birimize denk gelmemişti...
Hazar panikledi. Bir anda geri çekildi ve yere çöktü. Dizlerini karnına çekti ve gözlerinin dolduğunu hissettim...
Sahi ya... Ben neden onu getirmiştim ki?
Hazar çok hassas bir çocuktur. Onunla çocukluktan beri arkadaşız. Her zaman silah sesinden korkmuştur. Biz 7 yaşındayken Hazar ve ben bir banka oturur geleceğimizle ilgili hayaller kurardık. Bir keresinde yine o bankta otururken parka eli silahlı adamlar girdi. Her kes bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturuyordu. Biz ise korkudan kıpırdanamıyorduk... Parkdaki bir çocuğun babası adamlardan birine saldırmaya çalıştı. Silahı eliye kavrayıp ona vurmasını engellemeye çalışıyordu. Ve her şey bir anda oldu. Önce bir silah sesi... Sonra bir çocuğun bağırışı... Bağıran çocuk tam yanımda yere yığılmış Hazardı. Panikle ayağa kalktım. Yere düşen Hazarın yanına geçtim... Ayak bileğinden vurulmuştu. Silahlı adamlar hemen önümüze gelen siyah arabaya binip uzaklaştılar. Her kes Hazarın başına toplanmıştı... Komşumuz ambulans çağırmış ve gömleğini çıkarıp Hazarın yarasına bastırıyordu... Ama ne fayda... Kan akmaya devam ediyordu. Neyse ki sadece sıyırmıştı...
Ambulans geldi ve Hazarı sedyeye çıkarıp götürdüler. Parkta tek bir insan bile kalmadı. Ama ben o bankta oturmaya devam ettim.
Akşam 10a geliyordu saat. Uzaktan bir karartı gördüm. Bu benim yaşlarımda küçük bir kızdı... Onu daha önce hiç görmemiştim. Yanıma ve oturdu.
“Neden bu saatte buradasın?” diye sordu bana nazikçe.
“Asıl sen neden buradasın? Seni ilk defa görüyorum burada. Kimsin sen?” dedim sert bir şekilde.
“O iyi olacak... Merak etme.” diyip boğazıma sarıldı... Kendimi boşlukta hissettiğim için bende dayanamadım ve sarıldım. Ve onu bir daha görmedim...
“Hazar söz veriyorum bir şey olmayacak sana. Toparlan... Söz veriyorum.” derken çoktan onun yanına eğilmiş teselli ediyordum.
*Şimdi diyeceksiniz ki silah sesinden korkuyorsa neden elinde silah vardı? Evet doğru. Silah sesinden korkuyor. Elindeki silahı önlem amaçlı vermiştim ve sesboğucu kulaklığı da vardı.*
Kulaklıklarını hemen onun kulağına yerleştirirken doğruldum ve silahımın tetiğini çektim.
Karşımda kaç kişi olduğunu bile bilmiyordum. Ve evet geri dönecektik. Kahretsin... O çok kötü durumdaydı.
Hazarı kendine getirtip arabaya gitmemiz gerektiğini söyledim. Biraz sakinleşmişti...
Omzundan tutarak deponun kapısına doğru sürünerek gitmeye başladık. Ben kendim sürünürken birde onu çekip duruyordum.
“Lan! Domuz. Biraz gevşesen mi artık seni çekip durmaktan kendim ilerliyemiyorum” dedim kısık sesle.
“Tamam. Daha iyiyim şimdi” diyip önüne baktı.
Kapının yanına gelmiştik. Arkadaki silah sesleri susmuyordu. Koca depoda bizi arıyorlardı.
“Kapıyı aç çıkalım çabuk ol!” bağırarken susturdum onu.
Elimi kapının desteğine götürdüm aşağı çektim. Hayır... Olamazdı... Kahretsin...
“Kapı...”
“Kapı?”
“Kapı açılmıyor.” derken kapıya bir el ateş edildi. Demir kapıda büyük delik oluştu...
“Ayağa kalkın!” dedi arkamızdaki ses...
Doğrulduk. Yavaşca arkamızı dönerken onun gözleriyle karşılaştım... Hayatımı mahveden o adamla... Kahverengi acımasız gözleriyle baktı her ikimize...
“Gençler! Nereye böyle? Daha konuşmamız gereken şeyler var...”