İçeriğe geç

Ay tutulması

Bölüm 5 · 3 dk okuma

Ay tutulması

Bölüm 5

5.Bölüm

BÖLÜM 5

ALTAY IŞIK

İnsanlar, çocuklarının burada teker teker öleceğini bilselerdi, böyle aptallıklar yapmazlardı.

Bir de şu not meselesi var tabii. Bu üç işe yaramazla bu oyunu sürdüreceğime inanamıyordum.

Ekrem Bey, böyle işlerde hep beni görevlendirirdi. Acaba içlerindeki hainin not alanlardan biri olduğunu anlayacak kadar zeki olduklarını sanmıyordum.

Beste... Ona "Ay Parçası" demek istemiştim, çünkü insanlara lakap takmayı severdim. Ayrıca aydan bile daha solgun görünüyordu.

Şu Mert denen çocuğun odasına girmeden önce, son bir kez tavandan sarkıtılan cesede baktım. Onu ben öldürmüştüm. Sözüm zaten çok iyiydi.

Ama bunun devamı da vardı. Eğer devamını yazarsam, umudu temsil edeceği için Ekrem Bey ya da her kimse, beni öldürürdü.

Sözün devamı şöyleydi:

"Her çiçek bir gün solar. Ama kökleri toprakta kalır."

BESTE SÖZ

Mert’in odasına girdiğimizde, o hâlâ telefonuna bakıyor ve kafeteryadan aldığı çubuk krakeri umursamazca yiyordu. Bizi fark edince yüzünde hafif alaycı bir ifadeyle,

“Ooo, kimler gelmiş! Hoş geldiniz efendim, biraz daha erken gelseydiniz keşke,” dedi. Ardından Altay’ı işaret ederek ekledi:

“Bu arada, bu çocuk da kim? Dördüncü kişiyi mi buldunuz yoksa? Aman diyeyim.”

Mercan hiç istifini bozmadan cevap verdi:

“Tamam, o zaman demem.”

Altay, Mert’e döndü ve ciddi bir ifadeyle,

“Ben Altay. Sanırım sen Mert olmalısın. Ama merak ettim, neden bu kadar sakinsin?” diye sordu.

Mert, hiç zorlanmadan, neredeyse şaşkınlık bile göstermeden,

“Neden sakin olmayayım ki?” diye karşılık verdi.

Bu noktada konuşmaya ben dahil oldum. Dayanamamıştım.

“Hani bize not geldi ya... Hani iki tane çocuk öldürüldü ya... Hepimiz şu anda ölümle burun burunayız ya, Mert... Zeki arkadaşım, o yüzden olabilir mi sakin olmamanın nedeni?”

Mercan bana dönüp hatırlatıcı bir şekilde fısıldadı:

“Dışarıdakini unutma.”

Başımı sallayıp onayladım ve devam ettim:

“Ayrıca bir ceset de dışarıda asılıydı.”

Mert bu kez gerçekten şaşırdı. Hızla ayağa kalktı ve kapıya yönelerek dışarı baktı. Ama...

Dışarıda hiçbir şey yoktu. Ne ceset, ne bir iz, ne de herhangi bir kan lekesi.

Mert, inanamayarak fısıldadı:

“Böyle şaka mı olur?”

Üçümüz birden şaşkınlık içinde bakıştık. Ne olduğunu anlayamıyorduk. Az önce orada asılı duran ceset, bir anda yok olmuştu.

Altay, hâlâ şaşkınlıkla dışarıyı incelerken bana döndü:

“Ama o az önce oradaydı. Değil mi, Ay Parçası?”

Sinirle yüzümü ona çevirdim.

“Bana Ay Parçası deyip durma artık!”

Altay kaşlarını kaldırarak, şaşkın ama alaycı bir şekilde,

“Bu karmaşanın ortasında cidden bunu mu düşünüyorsun?” diye sordu.

Öfkemi artık tutamadım. Elimi kaldırıp yüzüne sağlam bir yumruk indirdim.

“Evet!” dedim dişlerimi sıkarak.

Altay, acıyla gözünü tutarken sızlandı:

“Elin amma da ağırmış...”

Sertçe cevap verdim:

“Ne sandın?

Mercan başını ovuşturarak gözlerini kapadı.

“Ben artık gerçekten kafayı yemek üzereyim. Babamın nasıl böyle bir şey yaptığını hâlâ anlayamıyorum,” diye mırıldandı.

Altay ve Mert aynı anda, neredeyse ağız birliği etmişçesine şaşkınlıkla sordular:

“Babanın mı?”

Mercan iç çekerek, yorgun bir ifadeyle yanıtladı:

“Size bunu daha önce anlatmamıştım değil mi? Neyse... Geçin de ne konuşuyorsak konuşalım. Hepsini sırayla anlatırım.”

Mert, meraklı bakışlarla Mercan’a döndü:

“Vay be, sır perdesi açılıyor desene!”

Mercan ellerini göğe doğru kaldırarak, abartılı bir şekilde iç geçirdi:

“Allah’ım, sen bana sabır ver...”

Sonra hepimiz Mert’in odasındaki yatağın üzerine oturduk ve konuşmaya başladık. Her şey giderek daha da karanlık ve karmaşık bir hâl alıyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.