İçeriğe geç

Ay Parça'm | Yarı Texting

Bölüm 26 · 10 dk okuma

Ay Parça'm | Yarı Texting

Bölüm 26

2.5

Finale son 5 bölüm...

.

.

.

Yazardan anlatım.

Sabahın ilk ışıkları hastanenin pencerelerinden içeri süzülürken şehir henüz tam anlamıyla uyanmamıştı.

Gökyüzü griyle mavinin arasında kalmış, sokak lambaları birer birer sönmeye başlamıştı. Hastanenin koridorlarında ise her zamanki sessizlik hâkimdi. Arada bir hemşirelerin ayak sesleri duyuluyor, odaların kapıları açılıp kapanıyordu.

Fakat o sabah hastanenin bir odasında, çok daha büyük bir fırtına kopmak üzereydi. Miran erkenden kalkmıştı.

Mehir'in uyuduğundan emin olduktan sonra yatağın kenarında birkaç dakika sessizce oturmuş, onun yüzünü izlemişti.

Bir eli karnının üzerindeydi.

Dün gece ilk defa bebeklerinin olacağını öğrenmiştiler. O küçücük can, Miran'ın içinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açmıştı.

Baba olacaktı.

Kendi babasının ona yaptığı her şeye rağmen kendi çocuğuna asla onun gibi olmayacaktı.

Belki de bugün gitmesinin sebebi tam olarak buydu. Geçmişiyle yüzleşmek. Yıllardır kaçtığı, konuşmadığı, geceleri uykusundan uyandıran o adamın karşısına çıkmak.

Miran ayağa kalktı. Mehir'in alnına eğilip uzun bir öpücük bıraktı. "Uyu, Ay parça'm." Fısıltısı duyulmayacak kadar kısıktı. "Ben geleceğim."

Kapıya yöneldi. Son kez arkasını dönüp Mehir'e baktı. Hafif gülümseme vardı yüzünde. Sonra başını çevirip arkasına bile bakmadan hızla odadan çıktı.

Kapının dışında bekleyen adamlarına kısa bir bakış attı. "Arabalar hazır mı?" Başını salladı adamlarında biri. "Hazır, abi." Miran başını salladı.

"Kimse benim iznim olmadan içeri girmeyecek. Kimse de benim sizinle ne konuşduğumu içeri sızdırmayacak. Yengeniz bir şey sorarsa bize bir şey söylemedi diyin. Ben dönünce kendim anlatıcam." Adamları başlarını salladı.

Miran ceketini düzeltti. "Bugün o gün. Hesaplaşma günü." Sesindeki sakinlik, öfkesinden çok daha korkutucuydu. "Ne olursa olsun kimse müdahale etmeyecek." Tekrar başlarını salladılar.

Miran adamlarının bir kaçıyla birlikte hastaneden ayrıldı ve arabasına binip o eski eve gitmişti. Bugün sadece babasıyla değil. Bugün tüm ailesiyle hesaplaşacaktı. Şimdi için, gelecek için, geçmiş için...

Mehir'den anlatım.

Gözlerimi yavaşça açtığımda odanın tepesinde, başımın üstünde duran ışığın rahatsızlığı canını sıkıyordu. Fakat ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu.

Sonra yan tarafıma baktım. Boştu. Kanepede ve yanımda oturan ve ya uzanan, oturan kimse yoktu. Kaşlarımı çattım.

"Miran?" Cevap yoktu.

Yavaşça doğruldum. Dün gece yanımda oturan, saçlarımı okşayan, karnımdaki bebeğe "küçük savaşçım" diyen adam yoktu.

Telefonumu aradım. Komodinin üzerindeydi. Saat daha çok erkendi.

Ekrana baktım. Miran'dan hiçbir mesaj yoktu. Arama dahi yoktu. İçime anlamsız bir huzursuzluk çöktü. "Sabah sabah nereye gittin acaba?"

Tam o sırada kapı açıldı. Hemşire içeri girdi. "Günaydın. Nasıl hissediyorsunuz?" Başımı salladım. "Daha iyiyim." Kısa bir sessizlik oldu. Rutin kontrollerimi yapıyordu. "Bugün çıkacağım değil mi?" Başını salladı ve gülümsedi.

"Evet. Doktorunuz son kontrollerden sonra taburcu olmanızı uygun gördü. Öğlene doğru bir sorun çıkmazsa taburcu olabilirsiniz." İçim biraz olsun rahatladı. En azından bugün eve gidecektim.

Ama Miran nerede?

Telefonumu elime aldım. Arama tuşuna bastım.

Bir kez çaldı.

İki kez...

Üç kez...

Sonra arama sonlandı. Kaşlarım daha da çatıldı. "Telefonunu neden açmıyorsun be adam?" Ofladım. Belki işi vardı. Belki adamlarıyla ilgileniyordu.

Ama Miran telefonumu açardı.

Ne olursa olsun açardı.

Bir kez daha aradım. Yine cevap yoktu. "Allah Allah..." Telefonu yatağın üzerine bıraktım. İçimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu.

Sanki bir şeyler olacaktı. Sanki bana yalan söylenecek gibiydi. Eninde sonunda öğrenirdim.

Yazardan anlatım.

Miran'ın arabası kısa süre sonra babasının evinin önünde durdu. Adamları araçlardan indi. Miran ise birkaç saniye yerinden kıpırdamadı. Karşısındaki eve baktı. Yıllar geçmişti.

Ama bazı evlerin kapıları insanın hafızasında hiç kapanmazdı. O kapıdan içeri girdiğinde yine çocuk oluyordu.

Yine küçücük.

Yine çaresiz.

Yine babasının karşısında...

Miran gözlerini kapattı. Bir anlığına geçmiş geri geldi.

Bağırışlar.

Kırılan eşyalar.

Kendi ağlama sesi.

Babasının öfkeli yüzü.

Sonra yumruk.

Sonra tokatlar.

Sonra tekmeler.

Bir tane.

Bir tane daha.

Kemiklerinin kırılma sesi.

Acıdan nefes alamadığı o an.

Yerde kıvrılmış bedeni.

Ve babasının onu kolundan tutup merdivenlerden yukarı sürüklemesi...

Kemikleri basamaklara çarpıyordu.

Her basamakta ayrı bir acı.

Her çarpışmada ayrı bir çığlık.

Sonra odaya atılan bir bez parçası gibi yere düşmüştü.

Miran gözlerini açtı. Çenesini sıktı. "Yıllar geçti." Kendi kendine fısıldadı. "Ama hâlâ hatırlıyorum."

Kapıyı çaldı ve evdeki hizmetlilerden biri onu görünce şaşırdı. Tek laf bile etme. İçeri girdi.

Babası salonda oturuyordu. Yaşlanmıştı. Ama Miran'ın hafızasındaki o yüz hâlâ aynıydı.

Soğuk.

Sert.

Acımasız.

Adam başını kaldırıp ona baktı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra babası küçümseyen bir ifadeyle güldü. "Sonunda gelebildin." Miran birkaç adım ilerledi. "Konuşacağız."

"Seninle konuşacak bir şeyim yok."

"Benim var." Babası ayağa kalktı. "Ne istiyorsun?" Miran'ın gözleri karardı. "Çocukluğumu." Adam kaşlarını çattı. "Ne saçmalıyorsun?"

"Çocukluğumu istiyorum." Miran'ın sesi titremiyordu. Ama içinde yıllardır tuttuğu her şey vardı. "Onu geri verebilir misin?" Babası sustu.

Miran bir adım daha attı. "Hatırlıyor musun?"

"Cevap ver."

"Yeter artık."

"Hayır." Miran başını iki yana salladı. "Bugün yeter artık demeyeceğim." Gözlerinin önünden yeniden o merdivenler geçti. "Ben kaç yaşındaydım?" Babası cevap vermedi. "Kaç yaşındaydım, baba?"

"Hatırlamıyorum." Miran acı bir şekilde güldü. "Ben hatırlıyorum." Sesindeki öfke artık daha belirgindi. "Her şeyi hatırlıyorum." Bir adım daha attı. "Yumruklarını hatırlıyorum."

"Tokatlarını hatırlıyorum."

"Bağırışlarını hatırlıyorum."

"Ben yere düştüğümde beni kaldırıp tekrar vurduğunu hatırlıyorum." Babası dişlerini sıktı. "Erkek adam yetiştiriyordum." Miran'ın gözleri dolmadı.

Ama yüzündeki ifade değişti. "Sen erkek adam yetiştirmiyordun." Kısa bir sessizlik oldu. "Sen bir çocuğu dövüyordun." Babası bir anda öfkelendi. "Sen benim oğlumsun!"

"Ben senin oğlun olduğum için beni koruman gerekiyordu!" Miran'ın sesi ilk defa yükseldi. "Ben senden korkmamalıydım!"

"Ben seni görünce saklanmamalıydım!"

"Bir baba çocuğunun kemiklerini kırmaz!" Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Babası ona doğru yürüdü. "Sen hâlâ o günleri konuşuyorsun." Miran başını kaldırdı. "Çünkü sen hiç özür dilemedin."

"Geçmişte kaldı."

"Benim için kalmadı." Babası eliyle onu işaret etti. "Bak sana ne kadar güçlü bir adam oldun." Miran güldü. "Ben güçlü olmadım." Bir an sustu. "Ben hayatta kaldım." Babası bir şey söylemek üzereyken Miran devam etti. "Sen beni dövdüğünde sadece kemiklerimi kırmadın." Göğsüne dokundu. "Buramı da kırdın."

"İnsanlara güvenmeyi kırdın."

"Sevilmeye inanmayı kırdın."

"Bir gün baba olduğumda senin gibi olmaktan korkacak kadar çok şey kırdın." Babası yüzünü buruşturdu. "Sen de baba oluyorsun demek." Miran'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. "Oluyorum."

"Ve sana yemin ederim..." Sesi sakinleşti. "Benim çocuğum senden gördüğüm hiçbir şeyi görmeyecek." Babası küçümseyerek güldü. "Sen de aynı olacaksın." Miran'ın çenesi kasıldı. "Hayır."

"Olacaksın.

"Hayır!" Bir anda babası elini kaldırdı. Tokat sesi evin içinde yankılandı. Miran'ın yüzü yana döndü. Adamlarından hiçbiri içeri girmedi. Çünkü Miran böyle emretmişti. Miran birkaç saniye öylece kaldı. Yanağındaki acıdan çok, hafızasındaki acı geri dönmüştü.

Aynı hareket.

Aynı el.

Aynı adam.

Sanki yıllar hiç geçmemişti. Bir anlığına yine o küçük çocuktu. Merdivenlerin başında.

Yaralı.

Korkmuş.

Yalnız.

Sonra gözlerini kaldırdı. Bu kez karşısında korkan çocuk yoktu. Bir adam vardı. Bir eş.

Yakında bir baba olacak bir adam. Miran yavaşça başını babasına çevirdi. "Bir daha." Babası şaşırdı. Miran bir adım attı. "Bir daha vur."

"Ne?"

"Bir daha vur bana." Babası sustu. Miran'ın sesi buz gibiydi. "Çünkü artık o çocuk değilim." Babası üzerine yürüdü. Miran da karşılık verdi.

Bir anda ikisinin arasındaki mesafe kapandı. Adamlarından biri kapıya yaklaşsa da diğer adam kolundan tuttu. "Abi girmeyin dedi." İçeriden bağırışlar geliyordu.

Bir eşya yere düştü.

Sonra başka bir ses. Miran babasının karşısında yıllardır biriktirdiği öfkeyle hesaplaşıyordu.

Fakat kavganın ortasında bile aklının bir köşesinde tek bir şey vardı.

Mehir ve karnındaki çocuk.

Mehir'den anlatım.

Saat ilerledikçe içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Taburculuk işlemlerim tamamlanmıştı. Eşyalarımı toplamıştım.

Ama Miran hâlâ yoktu. Telefonumu tekrar elime aldım. Aradım. Cevap yok. Bir kez daha. Yine yok. "Ne yapıyorsun sen?"

Miran'a tekrar mesaj attım. Durmadan attığım mesajların devamına bir mesaj daha eklemiştim.

Neredesin?

Cevap gelmedi.

Bir dakika.

İki dakika.

Beş dakika.

Hâlâ yok.

Telefonu sıkıca tuttum. "Allah'ım..." Kötü bir şey olmuş olmasın. Miran'ın sabahki hâlini hatırladım. Dün gece bana "Birazdan dönerim." demişti. Ondan sonra uyumuştum. Sonrasını hatırlamıyordum. Bunu söylerken yüzünde hiçbir gariplik yoktu.

Ama gitmişti.

Nereye?

Neden?

Ve neden bana söylememişti?

.

Akşam olmuştu. Hastaneden çıkıp eve gelmiştim.

Ama içimde huzur yoktu. Evdeki herkes Miran'ın geleceğini söylüyordu. "Abim birazdan gelir."

"Merak etmeyin."

"Bir işi çıkmıştır." Hiçbirini dinlemek istemiyordum. Saatlerdir aynı şeyi söylüyorlardı.

Ama ben Miran'ı tanıyordum. Bir işi olsa haber verirdi. Bir sorun olsa haber verirdi. Beni böyle saatlerce bekletmezdi.

Kapının açılma sesini duyduğumda yerimden fırladım.

Miran.

Sonunda.

Koridordan hızlı adımlarla çıktım. "Miran!" Karşıma çıktığında ilk söylediğim şey bu oldu. Ama yüzüne baktığım anda olduğum yerde kaldım.

Gözünün altında belirgin bir kızarıklık vardı. Dudak kenarında da hafif bir çizik. Yüzü yorgundu.

Ama asıl dikkatimi çeken gözleriydi. Sanki saatlerce geçmişiyle kavga etmiş gibiydi. "Sen..." Sesim çıkmadı. Miran bana baktı. "Mehir..."

"Ne oldu sana?" Yaklaştım. Elimi yüzüne götürmek istedim ama elim havada kaldı. "Kim yaptı bunu?" Cevap vermedi. "Miran."

"Bir şey yok."

"Bir şey yok mu?" Sesim yükseldi. "Ben seni saatlerdir arıyorum!"

"Telefonumu duymadım."

"Duymadın mı?" Gözlerim doldu. "Ben delirdim burada! Ya ben hasteneden çıktım yanımda kimse yok!" Miran derin bir nefes aldı. "Mehir, sakin ol."

"Sakin mi olayım?" Bir adım geri çekildim. "Sen saatlerce ortada yoksun."

"Telefonunu açmıyorsun."

"Korumaların bile nerede olduğunu söylemiyor."

"Sonra eve geliyorsun ve gözünün altında morluk var." Sesim titriyordu. "Ben nasıl sakin olayım?" Miran yaklaşmaya çalıştı. Elimi kaldırıp onu durdurdum. "Yaklaşma."

"Mehir..."

"Kim yaptı?" Sustu. "Miran, kim yaptı?" Başını eğdi. Ben cevabı onun yüzünden anlamıştım. "Sen babanın yanına mı gittin!?" Sessizlik.

Kalbim sıkıştı. "Sen onun yanına mı gittin?" Yine sustu. "Sen... bugün babanın yanına gittin." Miran gözlerini kapattı. "Mehir..."

"Sen bana yalan söyledin."

"Yalan söylemek istemedim."

"Ama söyledin!" Gözyaşlarım yanağımdan süzülmeye başladı. "Ya sana bir şey olsaydı?"

"Olmadı."

"Ya olsaydı?"

"Mehir."

"Ya sana zarar verseydi? Ya daha çok yaralı gelseydin yanıma?!" Miran bir anda sustu. Ben de sustum. İkimizin arasında birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oluştu.

Sonra Miran yanıma geldi. "Ben artık o çocuk değilim." Gözlerime baktı. "Kimse beni merdivenlerden sürükleyip bir kenara atamaz."

Nefesim kesildi. "Ne?" Miran gözlerini kaçırdı. "Bugün geçmişte olan her şeyi konuştuk. Yaptıklarının bedelini ödedi." Sesindeki kırgınlığı ilk defa bu kadar açık duyuyordum. "Her şeyi."

"Çocukken bana yaptıklarını..." Bir an durdu. "Hatırladım." Yanına yaklaştım. Bu kez elimi yüzüne koydum. Gözünün altındaki kızarıklığa dokunmadan, yanağını okşadım. "Canın acıyor mu?" Başını iki yana salladı. "Hayır."

Yalan söyledi. Bunu ikimiz de biliyorduk. Ben onu kendime çektim. Miran ilk başta kaskatı kesildi. Sonra kolları belime dolandı. Başını omzuma yasladı. İşte o an...

O koca adamın içinde hâlâ küçük bir çocuk olduğunu anladım. Sevilmeye ihtiyacı olan...

Korktuğunda sarılacak birini arayan ve yıllardır kimsenin görmediği o yaralarını saklayan bir çocuk. Saçlarını okşadım. "Artık yalnız değilsin."

Sessiz kaldı. "Ben buradayım." Kollarımı biraz daha sıkılaştırdım. "Ben varım." Bir süre sonra kısık sesi duyuldu. "Sen olmasaydın..." Devamını getiremedi. Ya da getirmek istemedi. "Ne?"

"Hiçbir şey." Başını kaldırdı. Gözlerimizin içine baktık. "Ben senden önce çok yalnızdım, Ay parça'm." Kalbim parçalandı. "Artık değilsin."

Elimi karnıma götürdüm. "Bak." Miran'ın bakışları karnıma indi. "Sen yalnız değilsin. Olmayacaksın da." Elini tuttum ve karnımın üzerine koydum. "Üç kişiyiz."

Miran'ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Üç kişi." Başımı salladım. "Ve sen..." Gözünün altındaki kızarıklığa baktım. "Bir daha böyle bir şeyi benden saklamayacaksın." Başını salladı belli belirsiz.

Miran gülümsedi. "Emir mi?" Çatık kaşla baktım ona. "Evet." Güldü. "Başüstüne." Güldüm. Sonra yüzünü iki elimin arasına aldım. "Bir de..." Derin nefes aldım. "Ne?"

"O eve bir daha gitmeyecek, o kişilerle bir daha yüz yüze gelmeyeceksin." Miran kaşlarını kaldırdı. "Onu düşünmem lazım." Kızgın bakışlar attım. "Miran!" Gülmeye başladı. "Tamam, tamam."

"Gerçekten mi?"

"Sen istiyorsan," Alnını alnıma yasladı. "Düşünürüm." Gözlerimi devirdim. "Pislik."

"Bir tek sana." İstemeden güldüm. Ama bu kez gülüşümün içinde gözyaşlarım da vardı. Çünkü bugün Miran geçmişiyle yüzleşmişti.

Ve belki de ilk defa geçmişin içinden çıkıp geleceğine bakmıştı. Babasının ona verdiği yaralar hâlâ vardı. Hepte olacaktı.

Belki hiçbir zaman tamamen geçmeyecekti. Ama artık o yaraların yanında başka şeyler de vardı.

Bir kadın.

Bir çocuk.

Bir ev.

Bir aile.

Ve Miran'ın yıllardır aradığı o şey... Huzur.

Miran elimi tuttu. Karnıma baktı. "Ben iyi bir baba olmaya çalışacağım.." Gülümsedim. "Olacaksın."

"Senin kadar iyi olamam belki ama, olurum?"

"Belki de olursun." Kaşlarını çattı. "Belki mi?" Gülerek omzuna vurdum. "Şımarma." Miran kısık bir kahkaha attı. Sonra karnıma eğildi. "Baban bugün biraz dayak yedi." Gözlerimi devirdim. "Miran!"

"Ne? Doğru." Karnıma dokundu. "Ama merak etme küçük savaşçım." Sesi yumuşadı. "Senin için iyiyim. Sizin için hep iyiyim." Gözlerim yeniden doldu. Miran karnıma küçük bir öpücük bıraktı.

"Çünkü artık benim kaybedecek çok şeyim var." Başımı onun omzuna yasladım. Ve o gece ilk defa Miran'ın geçmişinin bizim geleceğimizi mahvetmesine izin vermeyeceğimizi ikimiz de biliyorduk.

Çünkü bazı yaralar geçmişte kalırdı. Bazıları ise insanın yanında ömür boyu taşınırdı.

Ama insan sevdiği biriyle o yaraların acısını paylaşmayı öğrendiğinde yara aynı yara olsa bile, artık eskisi kadar can yakmazdı.

Yanında sevdikleri olunca yara unutulurdu. Kanatılmadığı sürece de can takmazdı.

......

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

Merhabalarrrrrr.

Nasılsınız bakayım?

Biliyorum uzun süre oldu bölüm atmayalı. Kusuruma bakmayın. Bebek bakmaktan bir hal oldum da. Anca yazabildim.

İyi okumalar. Umarım beğenirsiniz.

Yazım hataları için kusura bakmayın canlarım.🫠🙂

🖤'e basmayı ve yorum yapmayı unutmayın canlarım.

Elimden geldiği kadar yazıp atıcam.

Bu arda finale son 5 bölüm kaldı. 30cü bölümümüz final bölümü olacak. Özel bölüm olur mu bilemiyorum. Söz veremem.

Herkese iyi okumalar. Yorumlarınızı, sorularınızı beklerim. Görüşmek üzere canlarım.

Seviliyorsunuzzzz, öpüldünüz. 🫠💋

.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.