Aylin’in Anlatımından:
Seyir tepesinden dönüş yolunda arabadaki o derin sessizlik, Yiğit’in telefonuna gelen o acı askeri tonla tek bir saniyede darmadağın olmuştu. Karşı dairenin kapısında ayrılırken Yiğit’in gözlerindeki o çelik gibi sert ifade ve "Ben güvendedir haberi verene kadar dışarı tek bir adım bile atmıyorsun, anlaşıldı mı?" tembihi zihnimde bir saat gibi tıkır tıkır işliyordu.
Eve girip kapıyı arkamdan üç kilit açarak kapattım. Salonda, mühendislik projelerinin üzerine gömülmüş olan Buse beni görür görmez gözlerini hevesle açmıştı ama Yiğit’in acil göreve çağrıldığını söylediğimde onun da neşesi bir anda bıçak gibi kesilmişti.
Yiğit’in "Evden çıkma" uyarısına sadık kalmaya kararlıydım. Ta ki o telefon çalana kadar...
Masada titreyen hastane telefonunu açtığımda Başhekim'in sesi ortamdaki bütün havayı emdi: "Aylin! Sınır hattından acil ambulanslar çıkış yaptı, ağır yaralılar var! Müdahale ekibindeki tüm cerrahları topluyorum, hemen gel!"
O an bir asker kızı olmanın ötesinde, bir doktordum. Ailesi, vatanı için canını ortaya koyan o insanlar oradayken evde oturup bekleyemezdim. Buse de beni bu saatte tek başıma o yola salmayacağını söyleyip ısrar edince birlikte binadan çıktık. Mimar-mühendis çizimlerini masada bırakıp benim arabaya atladık.
Şırnak’ın gece karanlığına bürünen, sokak lambalarının bile yer yer yanmadığı tenhalaşmış caddelerine çıktık. Buse direksiyondaydı, ben ise yan koltukta ellerimi kenetlemiş, hastanede karşılaşacağım acil durumları düşünüyordum.
"Aylin..." dedi Buse birden. Sesindeki o kavgacı, neşeli tondan eser kalmamıştı. Aynaya bakıyordu.
"Ne oldu Buse?"
"Şu arkamızdaki araç..." dedi Buse, dikiz aynasını işaret ederek. "Bizim sitemizin sokağından çıktığımızdan beri arkamızda. Filmli camları olan siyah bir minibüs. Ben hızlanıyorum hızlanıyor, yavaşlıyorum yavaşlıyor."
Gözlerimi dikiz aynasına diktim. Gerçekten de karanlığın içinden süzülen, farları kısık siyah bir araç bizi adım adım takip ediyordu. Yiğit’in o son uyarısı zihnimde bir gülle gibi patladı.
"Buse..." dedim, sesim titreyerek. "Hastaneye giden ana yoldan sapma. Gaza bas."
"Gaza basıyorum zaten!" dedi Buse, vitesi küçültüp direksiyonu daha sıkı tutarak.
Ama arkadaki minibüs bizim hızlandığımızı fark ettiği an motorunu kükretti! Farlarını birden uzunlara yakıp tam arkamıza yapıştı. Gözlerimizi alan o kör edici ışıkla Buse çığlığı bastı.
GÜÜÜÜÜM!
Siyah minibüs, bizim arabanın sol arka tamponuna sertçe vurdu! Araç savruldu, Buse direksiyonu kırarak aracı yolda tutmaya çalıştı. Şırnak çıkışındaki, virajlı ve dağ eteğindeki o kapkaranlık yoldaydık.
"Aylin telefon!" diye bağırdı Buse. "Yiğit’i ara! Çabuk!"
Titreyen parmaklarımla rehbere girip Yiğit’in adını buldum. Aramaya basıp hoparlörü açtım. Telefon daha ilk çalışta açıldı.
"Aylin?!" dedi Yiğit’in kışladaki komuta merkezinden gelen, arka planda telsiz bağrışlarının yükseldiği gür sesi. "Sana evden çıkma demedim mi ben?!"
"Yiğit!" diye bağırdım, araç bir kez daha darbe alıp yalpalarken. "Bizi takip ediyorlar! Siyah bir minibüs... Arabaya çarpıyorlar Yiğit!"
"Ne?! Neredesiniz siz?!" Yiğit’in sesinde daha önce hiç duymadığım, kışlayı yerinden oynatacak türden bir panik ve dehşet vardı.
"Hastane yolundayız, eski maden sahasının yanındaki virajdayız!"
Tam o sırada siyah minibüs yanımıza kırdı! Buse’nin sürdüğü arabayı yolun kenarındaki bariyerlere ve toprak birikintisine doğru hırsla sıkıştırdı.
ÇAAAAT!
Araba toprak yığınağına çarparak durabildi. Motor stop etti. Emniyet kemerleri göğsümüzü sıktığı için nefesimiz kesilmişti.
"Aylin! Aylin sesim geliyor mu?!" diye bağırıyordu Yiğit telefondan.
"Durduk..." diyebildim nefes nefese. "Önümüzü kestiler..."
"Arabadan inmeyin! Kapıları kilitli tutun! Geliyorum Aylin!"
Minibüsün sürgülü kapısı gürültüyle açıldı. İçinden yüzleri puşili, ellerinde uzun namlulu silahlar olan dört adam indi. Adamlardan biri elindeki Keleş’in dipçiğiyle benim tarafımdaki camı bütün gücüyle patlattı!
ŞAKKKK!
Tuzla buz olan cam içeriye fırladı. Yüzüme gelen cam parçacıklarıyla çığlık attım. Adam içeri uzanıp kilitli kapıyı açtı ve beni hırsla kolumdan tutarak dışarı sürüklemeye başladı.
"Bırakın onu ulan! Bırakın!" diye bağırdı Buse, yan koltuktan adama doğru fırlayıp adamın kolunu tırmalayarak. Ama diğer terörist kapıyı açıp Buse’yi kazağından tutarak dışarı fırlattı. Buse sertçe toprağa düşüp başını çarptı.
Telefon koltuğun altına yuvarlanmıştı ama Yiğit’in hoparlörden gelen çıldırmış sesi hala duyuluyordu: "Oğlum kapıları kırın! Basın gaza! Ayliiiin!"
Beni yere doğru savuran puşili adam, çenemi sertçe kavrayıp yüzümü kendine doğru kaldırdı. Gözlerinde saf bir nefret vardı.
"Yüzbaşı Yiğit’in gül gülü buymuş demek..." dedi terörist, bozuk bir Türkçe ile. "Yüzbaşı dağda bizim yoldaşları avlarken, biz de burada onun canını söküp alalım bakalım!"
"Dokunma bana!" diye bağırdım, yüzüne tükürmeye çalışarak.
Adam pişkince sırıttı. Cebinden çıkardığı kimyasal kokulu koyu renkli bir bezi aniden burnuma ve ağzıma bastırdı!
Nefesim kesildi. O keskin, genzimi yakan kimyasal koku ciğerlerime dolduğu an başım dönmeye başladı. Buse’nin uzaktan gelen çığlıkları, telefonun altından yükselen Yiğit’in kükremeleri bir anda boğuklaştı. Görüşüm karardı, dizlerimin bağı çözüldü.
Bilincim tamamen karanlığa gömülmeden önce hissettiğim son şey, bedenimin bir çuval gibi yere serildiği ve karanlığın beni yuttuğuydu...
Yiğit Yalçındağ’ın Anlatımından:
Kışla bahçesindeki komuta merkezinde, masanın üzerindeki kırmızı hattan gelen o sesler... Önce cam kırılma sesi, ardından Buse’nin çığlığı, o puşili piçlerin bozuk Türkçesi ve en sonunda... Aylin’in o acı dolu çığlığı.
Sonra derin bir sessizlik oldu. Telefon hattı pat diye kesildi.
O an... Göğsümün tam ortasına bir gülle oturdu. Dünya durdu. Rütbe, askeri nizam, soğukkanlılık... Zihnimdeki bütün şalterler tek bir saniyede attı. Damarlarımdaki kan tutuştu, yerini saf bir gazaba bıraktı.
"Affan!" diye kükredim kışlanın ortasında. Sesim binalardan yankılanıp dağlara çarptı. "Ejder’leri çıkart! Bütün tim silahlansın! Eylem’e söyle Demir’i de alsın! Maden sahası virajı! Hızlı!"
"Komutanım araçlar hazır!" dedi Affan. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifadeden eser kalmamıştı, gözleri ilk kez bu kadar tehlikeli bakıyordu.
Hücum yeleğimi üzerime geçirip HK-416 piyade tüfeğimin şarjörünü yuvaya vurdum. ŞRAK!
Emniyeti açtım. Ellerim sinirden ve kontrol edemediğim o dehşet duygusundan hafifçe titriyordu. Aylin... O kızın kılına bir zarar geldiyse, o dağı da, o şehri de o teröristlerin tepesine yıkmazsam bana da Yiğit Yalçındağ demesinlerdi.
Zırhlı Ejder’e atladım. Gaza sonuna kadar bastığımda kışlanın ağır demir kapıları gürültüyle açıldı. Araçlar sirenleri kapalı, sadece gecenin karanlığını yırtan motor sesleriyle maden sahasına doğru fırladı.
Viraja vardığımızda gördüğüm tablo kanımı dondurdu.
Aylin’in arabası yolun kenarındaki toprak yığınağına saplanmıştı. Sürücü tarafının camı patlamış, kırıklar yerlere saçılmıştı. Buse yolun kenarındaki çamurlu toprakta, başını tutarak doğrulmaya çalışıyordu.
Aracı frenlere asılarak durdurdum. Kapıyı açıp fırladım.
"Aylin!" diye bağırdım geceye doğru, tüfeğim elimde ateşe hazır şekilde.
Buse’nin yanına koştum. Buse beni gördüğü an gözyaşlarına boğuldu, titreyen eliyle karanlık dağ yolunu gösterdi.
"Yiğit... Aldılar onu!" dedi Buse hıçkırıklar arasında. "Aylin’i bayıltıp minibüse attılar! Dağ yoluna doğru kaçtılar!"
Gözlerim Buse’nin gösterdiği o kapkaranlık, kıvrımlı dağ yoluna kaydı. Yerdeki minibüs lastik izleri henüz tazeydi.
Dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Göğsüm körük gibi kalkıp iniyordu.
"Affan!" dedim, sesim bir insanın değil, avını parçalamak üzere olan bir yırtıcının sesi gibi çıktı. "Buse’yi al, kışlaya emniyete götür. Eylem ve Demir benimle geliyor!"
"Emredersiniz komutanım!"
Tüfeğimi kavrayıp zırhlı araca geri fırladım. Telsizin mandalına bastım, sesim kışladaki ve tüm bölgedeki frekanslarda yankılandı:
"Tüm unsurların dikkatine! Yüzbaşı Yiğit Yalçındağ konuşuyor. Maden sahası güzergahından dağ yoluna kaçan siyah minibüs hedefimizdir. Canlı istemiyorum. Tekrar ediyorum, canlı istemiyorum! O kızı alacağız!"
Gaza bastım. Ejder Yalçın, dağ yolunu döve döve karanlığın içine doğru fırladı.
O puştlar bilmiyordu... Bir askerin vatanı için ölmesi görevdi; ama sevdiği kadın için bir şehri yakması kaçınılmazdı.
Mağaranın Karanlığı - Aylin’in Anlatımından
Bedenim artık benim değilmiş gibi hissettiriyordu. Sol tarafımdaki o keskin sızı, her nefes alışımda kaburgalarımın birbirine sürtündüğünü haykırıyordu. Zincirler, bileklerimi o kadar derinden kesmişti ki, akan kanın sıcaklığını bile artık ayırt edemiyordum.
"Daha ne kadar susacaksın doktor?" dedi terörist, elindeki kırbaç benzeri nesneyi mağaranın duvarına şaklatarak. Sesi mağarada yankılandı, kulaklarım çınladı. "Yüzbaşı gelecekti hani? Hani seni o kurtaracaktı? Bak, saatler geçti, gün batıyor. Kimse gelmedi."
"Gelecekler," dedim. Sesim bir fısıltıdan ibaretti ama içimdeki inanç, şu an çektiğim fiziksel acıdan daha güçlüydü. "Beni bulacaklar."
Terörist, bir an duraksadı. Yüzüme iyice yaklaştı, nefesi leş gibi kokuyordu. "Seni bulduklarında, elinde sadece bir ceset parçası olacaklar."
Aniden, saçlarıma yapışıp başımı geriye çekti. Acıyla çığlık atmaya çalıştım ama boğazımda düğümlenen hıçkırık buna izin vermedi. Yüzüme indirdiği tokat, başımın tekrar soğuk zemine çarpmasına neden oldu. Kulaklarımda uğultular başladı, görüşüm karardı.
Yiğit... Demir... İçimden sadece isimlerini sayıklıyordum. Ama biliyordum ki, bu mağaradan sağ çıkmam mucizeye bağlıydı.
Dağ Yolu - Yiğit ve Timin İz Süreci
Karanlık çökmüştü. Dağdaki her taşın, her ağacın altında bir tehdit varmış gibi hissediyorduk. Yiğit, elleri titreyerek elindeki feneri yerdeki izlere tutuyordu. "Buradalar... İzi buraya kadar takip ettim."
Demir Binbaşı, bir an durdu. Yere çöktü. Elini, çamurlu toprakta Aylin’in zorla sürüklendiği izlerin olduğu yere koydu. O sert, o her zaman sarsılmaz duran Binbaşı’nın omuzları çökmüştü.
"Abi..." diye başladı Yiğit, sesi kısılarak. "Abi, onu görüyorum sanki burada. Sürüklemişler..."
Demir Binbaşı, elini topraktan çekti ve titreyen ellerine baktı. Gözlerinden akan o ilk yaş, toprağı kirletti. "Benim canım... Benim o koruyup kolladığım, her şeyden sakındığım kız kardeşim burada bu acıyı çekti Yiğit! Ben abiydim! Ben nasıl koruyamadım onu?!"
Demir, aniden yerden bir avuç toprak alıp havaya fırlattı ve bir kükreme kopardı. "KORUYAMADIM ULAN! KORUYAMADIM!" diye bağırdı dağlara doğru. Sesi tüm vadide yankılandı. Yiğit, Demir’in omuzlarına yapışıp onu kendine çekmeye çalıştı ama ikisi de birbirine sarılıp hıçkırıklara boğuldu. Yiğit’in o taş kesilmiş yüzü, yerini parçalanmış bir ruh haline bırakmıştı.
Eylem, birkaç metre geride onları izliyordu. Elindeki tüfeği sıkıca tutmuştu, parmak boğumları bembeyazdı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama sesini çıkarmıyordu. "Toparlanın," dedi sesi titreyerek ama hala bir komutan gibi sert tutmaya çalışarak. "Toparlanın! Bir Binbaşı ve bir Yüzbaşı burada yas tutarken, o içeride işkence görüyor! Bize yas tutmak değil, onu oradan çekip çıkarmak düşüyor!"
Yiğit, gözyaşlarını elinin tersiyle silip ayağa kalktı. Gözlerinde sadece saf bir nefret vardı. "Eylem haklı," dedi sesi buz gibi. "Eğer onu bulamazsak, ben bu dağda yaşayamam. Demir Binbaşım, kalkın. Onu bulacağız."
Demir, yavaşça ayağa kalktı. Yüzü yaşlıydı ama artık o yaşlar, intikam ateşine dönmüştü. "Tamam," dedi sesi çatallı bir şekilde. "Gidiyoruz."
Şırnak Devlet Hastanesi - Buse ve Affan
Hastane koridorları, bir insanın hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu o sessiz, boğucu atmosferle doluydu. Buse, bankta bir ileri bir geri yürüyordu. Saçları darmadağın, gözleri şişmişti.
Affan Üsteğmen, duvara yaslanmış, elindeki kahve bardağını saatlerdir sıkıyordu. "Buse, otur artık. Dizlerinin bağı çözüldü."
"Otursam ne değişecek Affan?" dedi Buse, sesi titreyerek. "Yiğit bir şey demedi, Demir Binbaşı haber vermedi... Ya öldüyse? Ya oraya gittiklerinde geç kalmış olurlarsa?"
Affan, yanına gidip Buse’nin omzuna elini koydu. "Bak bana. Aylin bir cerrah. O, ölüme her gün dokunan bir kadın. O kadar kolay pes etmez. Yiğit’i tanıyorsun, o adam gerekirse o dağı elleriyle kazır."
Buse, Affan’ın gözlerine baktı. "Sen... Sen neden bu kadar sakin görünüyorsun? Sen hiç korkmuyor musun?"
Affan, derin bir nefes aldı. "Korkuyorum Buse. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor. Ama senin karşında o Binbaşı, o Yüzbaşı gibi yıkılırsam, kim seni tutacak? Kim bize umut verecek?"
Buse, Affan’ın göğsüne yaslandı. "Bu hastane... Bu koridorlar... Bize yalan söylüyor gibi Affan. Her an 'başınız sağ olsun' diyecekler gibi geliyor."
"Demeyecekler," dedi Affan, Buse’nin başını okşayarak. "Aylin gelecek. O kapı açılacak ve o gelecek.
Rüzgar dağların tepesinde bir kurt gibi uluyordu. Gece, Şırnak’ın en dik kayalıklarına zift gibi çökmüştü.
Yiğit Yalçındağ anlatımından
Ejder Yalçın’ın kapısını öyle bir tekmeyle açtım ki metalin feryadı dağın sessizliğini böldü. Toprağa basan botlarım çamura battı ama hissetmiyordum. Gözlerimin önünde sadece yerdeki o kimyasal kokulu bez parçası ve sürüklenme izleri vardı.
"Aylin..." dedim. Sesim kendi boğazımda takıldı, bir fısıltı gibi çıktı.
Sonra göğsümün ortasındaki o bağ koptu. Bir anda ciğerlerime dolan hava ateş olup beni yaktı. Başımı gökyüzüne kaldırıp, dağları, taşları, o zifiri karanlığı inleten bir çığlık attım.
"AYLİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİN!"
Dizlerimin bağı çözüldü, kendimi hırsla çamurun içine attım. Ellerimi toprağa sapladım. Tırnaklarımın arasına taşlar, çamurlar doldu. "Gitti..." diye bağırdım, sesim k kısıla kısıla, boğazım kanayacak gibi olarak. "Gitti lan! Gözlerimin önünde aldılar kızı! Ben bakarken aldılar!"
"Yiğit! Kendine gel!"
Demir Binbaşı arkamdan gelip beni omzumdan tuttu, ama onu hırsla ittim. Sıkılmış yumruğumu gaza basar gibi çamurlu toprağa Peş peşe vurdum. "Ne kendine gelmesi Binbaşım?! Ne kendine gelmesi?! O doktor orada! O kızın elini bile tutmaya kıyamıyordum ben! Şerefsizlerin elinde şimdi! Ne yapıyorlar şu an ona? Ha?! Söylesene, ne yapıyorlar?!"
Demir Binbaşı bir an durdu. Bana bakan o sert, o askeri komutan gözleri... aniden kırıldı.
Gözlerinin önünde bir perde indi sanki. O koskoca, kışlanın önünde hazır ola geçtiği Demir Binbaşı, aniden dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yüzüne kapattı.
O sarsılmaz adamın omuzları ilk kez çöktü. Göğsünden öyle bir hıçkırık koptu ki, dağdaki rüzgar bile sustu sanki.
"Benim kardeşim..." dedi Demir Binbaşı. Sesi bir çocuğun ağlaması gibi titriyordu. Yüzünü açtı, gözlerinden akan yaşlar çamurlu sakallarına karışıyordu. "Benim canım... Ben onun babasına söz verdim Yiğit! 'Bize bir şey olursa kızım sana emanet Demir' dedi adam ölürken! Ben ne yaptım?! Ben ne biçim abiyim?!"
Demir Binbaşı ellerini hırsla yere vurdu, yumruklarını kaya parçalarına geçirdi. Elleri kanamaya başladı ama durmadı. "Koruyamadım! Abi dedim kendime, komutanım dedim, o kızı bir avuç şerefsizin elinden söküp alamadım! Benim canımı yaksalar bu kadar acımazdı lan! Ciğerim sökülüyor! Kardeşim orada can çekişirken ben burada nefes alıyorum!"
Demir Binbaşı başını geriye atıp avazı çıktığı kadar kükredi: "ALLAH'IM AL BENİM CANIMI! AL DA O KIZA BİR ŞEY OLMASIN! AYLİİİİN!"
Eylem, birkaç metre geride, elinde tüfeğiyle öylece kalakalmıştı. Bize doğru bir adım attı, ama adımı havada asılı kaldı. İki koca adamın, bir Binbaşı ile bir Yüzbaşı’nın toprağa kapcompany hıçkıra hıçkıra ağlaması onun da içindeki o çelikten barajı yıktı.
Tüfeğini sıkıca tutan parmakları titremeye başladı. Başını yana çevirdi, dudaklarını birbirine bastırdı ama gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülüp hücum yeleğine damladı.
"Yapmayın..." dedi Eylem, sesi titreyerek, ağlamasını bastırmaya çalışarak. "Yapmayın niyetine kurban olduklarım... İkiniz de bu haldeyseniz biz o mağaraya nasıl gireceğiz? Yemin ederim gözümün yaşı kurumadan vuracağım o şerefsizleri! Ağlamayın, kurban olayım ayağa kalkın!"
Eylem yaklaşıp Demir’in koluna yapıştı, sonra bana döndü. Sesi çatallanmıştı, gözleri kan çanağı gibiydi ama duruşunu bozmamaya çalışıyordu. "Yiğit! Komutanım! Kalkın! O kız bizi bekliyor! Bizi ağlarken değil, o dağları yıkan adamlar olarak görmek istiyor! Kalkın!"
Derin bir nefes aldım. Yüzümdeki çamuru ve gözyaşını elimin tersiyle sildim. Göğsümdeki o yangın sönmemişti ama artık bir nefrete dönüşmüştü. Demir Binbaşı’ya elimi uzattım. İki kanlı el birbirine kenetlendi. İkimiz de ayağa kalktık. Göz göze geldik. O gözlerde artık sadece tek bir şey vardı: Ya Aylin’i alacaktık, ya da bu dağlara gömülecektik.
Aylin Soyuer in anlatımından
Mağaranın içi rutubet, küf ve kan kokuyordu.
Bileklerimdeki paslı demirler, derimi kesip altındaki ete işlemişti. Her kıpırdadığımda kollarımdan aşağı sıcak bir kan sızıyordu ama ben artık o acıyı hissetmiyordum. Asıl acı, sol kaburgamdaki o kırık kemiğin ciğerime batmasıydı. Her nefes alışımda göğsümün içinde bir bıçak dönüyordu.
"Hala uyanık mısın doktor?"
Karanlığın içinden o yaratık yine çıktı. Elindeki fenerin ışığını doğrudan gözlerime tuttu. Gözlerimi kapatacak gücüm bile yoktu.
"Seni kaç saat oldu buraya kapatmalı?" dedi, bozuk Türkçesiyle sırıtarak. "Sizin o kahraman askerleriniz nerededir? Yüzbaşı sevgilin hani dağı taşı yıkıyordu? Bak, seni burada unuttular."
Yüzüme doğru eğildi. Saçlarımdan tutup başımı sertçe arkadaki kaya parçasına çarptı. Başım zonkladı, gözlerimin önünde kırmızı ve siyah ışıklar patladı.
"Konuş!" diye bağırdı adam. "Telsiz kodları nedir? Kışladaki komutanların isimleri nedir?!"
Dudaklarımdaki kurumuş kanı dilimle sıyırdım. Zorlukla, boğazımdan gelen bir hırıltıyla konuştum. "Ben... Ben doktorum..." dedim. "Ben insan yaşatırım... Sizin gibi yaratıklara... tek bir kelime bile vermem..."
Adam çıldırdı. Elindeki tahta sopayı kaldırıp bütün gücüyle zaten kırık olan sol yanıma geçirdi!
PAT!
"AHHHHHHHHHH!"
Çığlığım mağaranın derinliklerinde yankılandı, taşlardan sekip tekrar kulaklarıma doldu. Nefesim tamamen kesildi. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Ağzımdan sıcak bir kan pıhtısı süzüldü, çamurlu toprağa damladı.
"Ağla!" dedi adam, saçlarımı daha da hırsla çekerek. "Çığlık at ki sesin dağlara ulaşsın! Belki Yüzbaşın duyar da cesedini almaya gelir!"
Beni tekrar yere bıraktı. Başım çamura gömüldü. Buz gibi çamur yüzüme yapıştı.
Bilincim kayıyordu. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken, zihnimde sadece tek bir yüz vardı. Yeşil gözleri, o sert ama bana bakarken yumuşayan bakışlarıyla Yiğit...
Gelmeyin... diye fısıldadım içimden. Gelmeyin Yiğit... Burası cehennem. Buraya gelmeyin..
Yiğit Yalçındağ nın anlatımından
Durun."
Eylem’in fısıltısı telsizden değil, hemen yanımızdan geldi. Yamacın arkasındaki kayalığa siper almıştık.
Elimdeki kolyeyi – Aylin’in kayaların arasına düşürdüğü o gümüş kolyeyi – avucumun içinde sıkıyordum. Sivri kenarları avucumu kesmişti, kanıyordu ama o acı bana güç veriyordu.
"Nerede Eylem?" diye fısıldadı Demir Binbaşı. Sesi buz gibiydi. O ağlayan abi gitmiş, yerine öldürmeye programlanmış bir savaş makinesi gelmişti.
"Şu karşıdaki doğal mağara," dedi Eylem, elindeki termal dürbünle bakarak. "Girişte iki kişi var. Biri nöbette, biri oturuyor. İçeride... derinlerde iki ısı imzası daha var. Biri sabit. Çok zayıf."
"Aylin..." dedim. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpmaya başladı.
Demir Binbaşı bana baktı. "Yiğit. Plan yok. Taktik yok. İçeri giriyoruz, o piçleri temizliyoruz, kardeşimi alıyoruz."
"Emredersiniz komutanım," dedim. Silahımın emniyetini kapattım.
Eylem arkada kalıp keskin nişancı pozisyonu aldı. "Siz harekete geçtiğiniz an girişteki ikisini indireceğim. Yolunuz açık olsun."
Demir Binbaşı ile kayaların arasından birer hayalet gibi süzüldük. Her adımımızda toprağa basışımızı ayarlıyor, tek bir çakıl taşını bile kaydırmıyorduk. Mağaranın girişine on metre kala Eylem’in tüfeğinin o bastırılmış puf-puf sesi duyuldu.
Girişteki iki terörist, ne olduğunu bile anlamadan kafalarından vurulup yere serildi.
"GİR!" diye bağırdı Demir Binbaşı.
Mağaranın içine bir fırtına gibi daldık.
İçerideki ilk terörist elindeki keleşle bize doğru dönmeye çalıştı ama Demir Binbaşı adama fırsat vermedi. HK-416'nın namlusunu adamın göğsüne dayayıp tetiği çekti. TATATATAT! Adam mağaranın duvarına yapışıp yere kaydı.
Ben ise doğrudan içeriye, o cılız ışığın geldiği yere koştum.
Ve orada gördüm onu.
Aylin... Zincirlere asılı kalmış, başı öne düşmüş, sırılsıklam ve kanlar içindeydi. Yanında duran o şerefsiz terörist, elindeki bıçağı Aylin’in boğazına dayamaya çalışıyordu.
"Yaklaşma yoksa öldü—"
Lafını tamamlayamadı. Silahı kenara fırlattım. Üzerine bir kaplan gibi atladım. Adamla birlikte mağaranın taş zeminine yuvarlandık.
Bıçağı tutan elini yakalayıp ters çevirdim, bileğini çatırdayana kadar büktüm. Adamın çığlığı mağarada yankılandı. Bıçağı elinden alıp kenara attım ve üzerine çıktım.
Yumruğumu bütün gücümle suratının ortasına geçirdim. ÇAT!
Bir daha! ÇAT!
Bir daha! "Ona dokunan ellerini..." ÇAT! "...o dokunduğun yüzünü..." ÇAT!
Adamın yüzü dağılana, hareketsiz kalana kadar durmadım. Demir Binbaşı gelip beni omuzlarımdan tutup geriye çekene kadar yumruklamaya devam ettim.
"Yiğit! Yeter! Bırak piçi, Aylin’e bak!" diye bağırdı Demir Binbaşı.
Anında döndüm. Zincirlere koştum.
Cebimdeki komando bıçağını çıkarıp paslı kilitlerin arasına soktum. Bütün gücümle kanırttım. Kilit büyük bir gürültüyle kırıldı.
Zincir çözüldüğü an Aylin’in bedeni öne doğru düştü.
Onu kucağıma aldım. Buz gibiydi. Bedeninde sıcak tek bir nokta bile kalmamıştı. Kazağı kan ve çamurla kaplıydı. Yüzündeki o morluklar, dudağındaki patlak...
"Aylin..." dedim. Sesim hıçkırıkla kesildi. "Aylin, kurban olayım aç gözlerini... Ben geldim... Yiğit geldi..."
Demir Binbaşı yanımıza diz çöktü. Elleri titreyerek Aylin’in yüzüne dokundu. "Kardeşim..." dedi, ağlamasını tutamayarak. "Abi geldi güzelim... Affet bizi, çok geç kaldık... Affet bizi..."
Aylin’in kirpikleri hafifçe kıpırdadı. Zorlukla, sanki tonlarca ağırlığı kaldırıyormuş gibi gözlerini araladı. O bulanık, acı dolu bakışları beni buldu.
"Yi...ğit..." dedi. Sesi bir fısıltı bile değildi, bir nefes kırıntısıydı. "Geldin..."
"Geldim güzelim, geldim..." dedim, başımı onun başı yanına koyup hıçkıra hıçkıra ağlayarak. "Seni almaya geldim. Bir daha bırakmayacağım. Yemin ederim bir daha kimse sana dokunamayacak."
Demir Binbaşı hemen yaka telsizine sarıldı. Sesi dağları inletecek kadar gür ama bir o kadar da kırıktı:
"MERKEZ! DEMİR BİNBAŞI KONUŞUYOR! YARALIMIZ VAR! ACİL MEDEVAC! HELİKOPTERİ DERHAL BU KOORDİNATA YÖNLENDİRİN! KIZIMIZI KAYBEDİYORUZ, ÇABUK OLSUNLAR!"
Aylin’i kucağıma alıp ayağa kalktım. Kendi taktik montumu çıkarıp onun o titreyen, buz tutmuş bedenine sardım. Onu göğsüme bastırdım.
Mağaradan dışarı çıktığımızda, dağın tepesindeki o buz gibi rüzgar yüzümüze çarptı. Eylem koşarak yanımıza geldi, Aylin’in yüzünü görünce elleriyle ağzını kapattı, gözyaşlarına boğuldu.
"Kapatma gözlerini Aylin!" dedim yürürken. Geceye doğru, helikopterin sesini arayarak koşuyorduk. "Bana bak doktor! Bana söz verdin! O gözleri kapatırsan ben bu dağlardan aşağı inmem! Aç gözlerini!"
Aylin başını göğsüme, kalbimin üzerine koydu. "Çok... soğuk..." dedi fısıltıyla.
"Isıtacağım seni," dedim, onu daha da sıkı kucaklayarak. "Kalbimle ısıtacağım seni. Yeter ki dayan..."
Gökyüzünde helikopterin pervane sesleri yankılanmaya başladığında, biz o dağın tepesinde bir canı hayatta tutmak için zamana karşı devasa bir savaş veriyorduk.
Helikopterin devasa pervaneleri tepemizde Şırnak dağlarını döverken, fırtına gibi kopan rüzgar yüzümüzdeki çamuru, kanı ve gözyaşını kurutuyordu.
"Daha hızlı! Düşüreceğiz nabzı!" diye kükredi Demir Binbaşı, helikopterin kapısında bekleyen sağlık astsubayına. Sesi motor gürültüsünü yırtıp geçiyordu.
Aylin’i kucağımdan bir an olsun ayırmadan helikopterin içine atladım. Yere sırtüstü uzandığımda onu göğsümün üstüne, kalbimin tam ortasına sabitledim. Bedenindeki o korkunç soğukluk, kendi kemiklerime kadar işliyordu.
Sağlık astsubayı hızla serum setini hazırlarken Aylin’in bileklerine baktı; derisi paslı zincirlerden ötürü parçalanmıştı. "Komutanım, damar yolu açamıyorum, tansiyon dipte! Hipotermi çok derin, bilinci kapanıyor!"
"AÇACAKSIN!" diye bağırdım, sesim helikopterin kabininde yankılandı. Aylin’in çenesini tutup yüzünü bana çevirdim. "Aylin! Bak bana! Doktor, emrediyorum sana aç gözlerini!"
Aylin’in kirpikleri titredi. Şeffaf ojenin kaldığı tırnakları, kazağımın kumaşına belli belirsiz tutunmaya çalıştı. "Yi...ğit..." dedi, nefesi buz gibiydi. "Çok... yoruldum..."
"Yorulmak yok!" dedim, gözlerimden akan yaşlar onun kanlı yanağına düşerken. "Hani sen bana diyordun ya 'Yüzbaşım, siz dağda vurulursunuz ben ameliyathanede toplarım' diye? Şimdi sıra bende! Ben toplayacağım seni! Kapatma o gözleri, yemin ederim bırakmam!"
Demir Binbaşı yanımıza diz çöktü. O koskoca adam, helikopterin zemininde küçücük kalmıştı. Aylin’in titreyen buz gibi elini iki elinin arasına aldı, dudaklarına götürüp nefesiyle ısıtmaya çalıştı.
"Abim..." dedi Demir Binbaşı. Sesi gürültünün içinde çatıl çatıl kırılıyordu. "Aylin’im... Bak abi burada. Affet beni gülüm, geç kaldım. Çok canını yaktı o p...çler değil mi? Hepsini geberttik abim. Bir tanesini bile sağ bırakmadık. Ne olur tutun bana... Babanın yanına yüzüm yok benim, tutun bana kurban olayım..."
Eylem, helikopterin kapısındaki tutamağa tutunmuş, başını dışarıya, karanlığa çevirmişti. Omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir asker olarak dik durmaya çalışıyor, ama içeri her baktığında o kanlı manzarayı görüp gözyaşlarını tutamıyordu. "Kaptan!" diye bağırdı pilot kabinine doğru Eylem, sesi feryat gibi çıktı. "Bas şu gaza! Can gidiyor arkada, bas!"
Şırnak Devlet Hastanesi’nin bahçesine helikopter indiğinde, acil servisin bütün sağlık personeli sedyelerle piste koştu.
"Erkek hasta değil! Doktor Aylin!" diye bağırdı sağlık personellerinden biri. "Genel durum kötü, hipovolemik şok! Ameliyathaneyi hazırlayın, Başhekim'e haber verin!"
Aylin’i helikopterden alıp sedyeye koydukları an ellerimiz ayrıldı. O an içimden bir şey söküldü. Sedyenin peşinden bir boğa gibi fırladım. Demir Binbaşı bir yanımda, Ben bir yanımda sedyeyi sürüyorduk.
Acil servis kapıları büyük bir gürültüyle açıldı.
"AYLİN!"
Buse’nin o ciğer yırtan çığlığı koridorda patladı. Koridorun sonundaki bankta bekleyen Buse ve Affan, kanlar içindeki sedyeyi gördüklerinde dona kaldılar. Buse bir adım attı, dizlerinin bağı çözüldü, yere kapaklanacakken Affan onu belinden tuttu.
"Aylin! Kardeşim!" Buse, Affan’ın kollarında çırpınarak sedyeye doğru koştu. Aylin’in morarmış yüzünü, yanağındaki derin bıçak izini, kanlı saçlarını gördüğünde elleriyle yüzünü kapattı. "Ne yaptınız ona?! Yiğit ne yaptılar kardeşime?!"
Cevap veremedim. Boğazım düğüm düğümdü. Üzerimdeki hücum yeleği, ellerim, yüzüm tamamen Aylin’in kanıyla kaplıydı.
"Sakin ol Mühendis!" dedi Affan. Sesi titriyordu ama Buse’yi kucağında doğrultmaya çalıştı. Affan’ın gözleri bana kaydı; beni ilk defa böyle yıkılmış, böyle bitik görüyordu. Ben ki kışlanın en sert yüzbaşısıydım, şu an ellerime bakıp titriyordum.
Ameliyathane koridorunun büyük sarı çizgisine geldik. Hemşireler önümüzü kesti.
"Komutanım içeri giremezsiniz! Lütfen dışarıda bekleyin!"
"Bırakın lan!" diye kükredim, hemşireyi kenara itmeye çalışarak. "O benim doktorum! Ben yanında olmadan duramaz o!"
"Yiğit! Dur!" Demir Binbaşı arkamdan sarıldı bana. İki kolumu geriye doğru kilitledi. O da ağlıyordu, gözleri kan çanağıydı. "Dur kardeşim! Doktorlar işini yapsın! Dur!"
"Binbaşım bırak!" diye feryat ettim, Demir’in kollarında çırpınırken. "Bırak gideyim! Bırak ellerini tutayım! O içeride tek başına korkar Binbaşım!"
"Geçti Yiğit... Aldık onu o dağdan," dedi Demir Binbaşı, beni duvara doğru bastırıp alnını alnıma dayayarak. İkimiz de nefes nefeseydik, gözyaşlarımız birbirimizin yüzüne karışıyordu. "Biz görevimizi yaptık, onu canımız pahasına söktük aldık. Şimdi sıra doktorlarda. Dua et... Yalvarırım dua et."
Sedyeyi içeri aldılar. Otomatik yeşil kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Üzerindeki kırmızı "AMELİYATHANE - GİRİLMEZ" ışığı yandı.
Ben o kapının dibine, soğuk fayansların üzerine çöktüm. Başımı arkadaki duvara vurdum. Ellerimi önüme açtım; ellerim hâlâ Aylin’in kurumuş kanıyla kaplıydı.
Buse, Affan’ın göğsüne sığınmış hıçkırıyordu. Affan, bir eliyle Buse’yi tutarken diğer eliyle gözyaşlarını siliyor, duvara yaslanmış olan Eylem’e bakıyordu. Eylem tüfeğini yere bırakmış, ellerini yüzüne kapatmış, koridorun köşesinde sessizce acısını çekiyordu.
Koridordaki o boğucu sessizlik, dışarıdaki dağların soğuğundan daha ağırdı.
Demir Binbaşı yanıma çöktü. İki koca asker, üstümüz başımız çamur ve kan içinde, ameliyathane kapısının önünde çaresizce, o kırmızı ışığın sönmesini beklemeye başladık.
"Uyanacaksın..." diye fısıldadım kapıya doğru. "Uyanacaksın doktor. Sen uyanmazsan, ben bu koridordan daha canlı çıkmam."