İçeriğe geç

Ay Işığı

Bölüm 13 · 7 dk okuma

Ay Işığı

Bölüm 13

13. Bölüm

Yiğit Yalçındağ’ın Anlatımından:

​Karnımdaki yanık hala sızlıyordu ama kışlanın temposu kişisel acılara geçit vermezdi. Sabah ictimasından hemen sonra eğitim alanında bizim Er Samet’in bileğini burkup yere kapaklanmasıyla günün seyri değişti. Bilek anında davul gibi şişmişti.

​"Revirdeki ilk müdahaleyle kalmasın, Merkez Hastanesi’ne götürün, bir röntgen çekilsin," talimatını verdim. Normalde erleri hastaneye uzman çavuşlar götürürdü ama o saatte taburda araç ve personel sevkini ayarlamak bana düştü. Hem Samet’in durumunu bizzat takip etmek hem de kışlanın boğucu havasından bir nebze çıkmak için araca ben de geçtim.

​Hastanenin acil servisine girdiğimizde etraftaki insanların bakışları üzerimizdeki askeri kamuflajlara kaydı. Samet’in koluna girip acilin muayene alanına taşıdık. Koridorun sonundaki bankoda beyaz önlüğü ve elindeki dosyalarla talimat veren Aylin’i görmek şaşırtıcı olmadı.

​Bizi fark ettiğinde adımlarını o tarafa yönlendirdi. Yüzündeki o ciddi, otoriter doktor edası beni görünce kısa bir an duraksadı.

​"Yiğit Yüzbaşım?" dedi, gözleri benden arkamdaki er in şişmiş ileğine kaydı. "Bir durum mu var?"

​"Asker eğitimde bileğini burktu Doktor Hanım," dedim, sesimdeki resmiyeti koruyarak. "Şişlik fazla, röntgen çekilmesi gerekiyor."

​"Anlaşıldı, hemen ilgilenelim," dedi Aylin. Profesyonelliğinden ödün vermeden Samet’i muayene odasına aldı.

​Samet’in filmi çekildi, kırık olmadığı ama ciddi bir doku zedelenmesi olduğu anlaşıldı. Aylin bileği sargıya alıp reçetesini yazana kadar ilgilendi. İşimiz bittiğinde Samet’i dışarıda bekleyen askeri araca yönlendirip dinlenmesi için talimat verdim.

​Aylin’e döndüm. "Erle ilgilendiğin için sağ ol Doktor."

​"Görevimiz Yüzbaşım," dedi elindeki dosyayı kapatırken.

​"Bu arada..." dedim sesimi biraz daha alçaltarak. "Dün gece dökülen çaylar ve bölünen akşamın telafisi olarak sana bir kahve borcum var. Bu sefer çaydanlık kazası olmayacağına söz veriyorum. Akşam müsaitsen komşuluk borcumu ödemek isterim."

​Aylin hafifçe gülümsedi. "Kaza olmayacağına söz veriyorsan... Neden olmasın Yüzbaşım."

​Akşam saat dokuza doğru kapım çalındı. Demir Binbaşı’nın kışlada nöbetçi olduğunu biliyordum, evde tek başınaydı.

​Kapıyı açtığımda karşımda nöbet yorgunluğunu üzerinden atmış, saçlarını serbest bırakmış sade bir Aylin duruyordu.

​"İçeri girebilir miyim, yoksa çaydanlık patlamasına karşı önlem alayım mı?" diye takıldı kapı eşiğinde.

​Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. "Önlemler alındı Doktor Hanım, buyur geç."

​Salona geçip oturduk. Bu sefer mutfağa bizzat geçip kazasız belasız taze kahveleri demledim. İki fincanı alıp salona döndüğümde, dünkü o kaosun ve acil paniğin yerini oldukça dingin bir hava almıştı. Kahve fincanını ona uzatıp karşı koltuğa yerleştim.

​Aylin kahvesinden küçük bir yudum aldıktan sonra arkasına yaslandı ve meraklı gözlerle beni süzdü.

​"Sana bir şey sorabilir miyim Yüzbaşım?" dedi.

​"Sor bakalım."

​"Seni kışlada komutan olarak görüyoruz, karşı komşu olarak görüyoruz ama... Gerçekte Yiğit Yalçındağ kimdir? Mesela nerelisin, nasıl karar verdin asker olmaya?"

​Fincanımı masaya bırakıp hafifçe gülümsedim. Kolay kolay kendi hayatımı anlatan biri değildim ama onun o içten merakı karşısında anlatmak zor gelmedi.

​"Erzurum’luyum ben," dedim bakışlarımı geçmişe çevirerek. "Oltulu’yum. Sert memlekettir, kışı çetin geçer. Babam da eski bir kara astsubayıydı, emekli oldu. Babam emekli olduktan sonra memlekette küçük bir marangoz atölyesi açtı. Bizim evde disiplin, ahşap kokusu ve vatan sevgisi yan yana büyüdü."

​Aylin’in yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. "Demek baba mesleği askerlik... Tek çocuk musun peki?"

​"Yok," dedim hafifçe tebessüm ederek. "Biri kız, biri erkek iki kardeşims var. Küçük kız kardeşim Elif var, okul öncesi öğretmenliği okuyor Erzurum’da. Bana dünyadaki tek zayıf noktammışım gibi hissettirir. Erkek kardeşim Görkem Pusat ise İstanbul’da inşaat mühendisliği yapıyor, tamamen dijital bir kafa. Ailede askerlik bayrağını bir tek ben devraldım anlayacağın."

​"Tek abileri sensin yani," dedi Aylin ilgilerek gövdesini öne eğerek. "Peki Marangozhaneden, Erzurum'un ayazından Kara Harp Okulu'na geçiş nasıl oldu?"

​"Küçükken babamın postallarını giyip evde devriye gezdiğimi söyler annem. Lise bittiğinde önümde başka hiçbir seçenek yoktu sanki. 18 yaşımda Kara Harp Okulu’na adım attım. Sonra Hakkari, Şırnak, sınır ötesi operasyonlar, dağlar, kışlalar derken hayatım bu kamuflajın içinde geçti. 30 yaşıma geldim, geriye dönüp bakınca ömrümün yarısından fazlasını postallarla geçirdiğimi fark ediyorum."

​"Zor olmalı..." dedi Aylin, sesi oldukça yapıcı ve anlayışlı çıkmıştı. "Görkem ve Elif’ten, ailenden uzak kalmak... Sürekli görevde olmak."

​"Alışıyorsun," dedim. "Ama her operasyon dönüşü Erzurum’a uğrarım. Babamın atölyesindeki o talaş kokusunu içime çekmek, annemin yaptığı cağ kebabını ve sıcak çayını içmek insanı yeniden hayata bağlıyor."

​"Hobilerin var mı peki? Yani... Üniformayı çıkardığında Yüzbaşı Yiğit ne yapar?" diye sordu Aylin gözlerini kıstırarak.

​"Babamdan kalma ahşap işçiliği alışkanlığım var," dedim arkama yaslanarak. "Kışladan ya da görevden fırsat buldukça evdeki küçük çalışma masamda ahşap oymacılığı yaparım. Rahatlatır beni."

​ Aylin . "Gerçekten mi? İnanılmaz. ahşap oyan bir komutan gibi durmuyorsun." dedi

​"Sert bir adam gibi dururum belki dışarıdan," dedim tebessüm ederek. "Ama dağda geçirdiğin o kadar yıldan sonra insanın sığınacağı tek şey sadelik ve huzur oluyor. Bir de iyi bir türkü."

​"Peki kışlada nasıl birisin?" dedi Aylin gülerek. "Askerlerin senden çok mu korkuyor?"

​"Korkmak değil de saygı diyelim," dedim. "Disiplinsizliğe tahammülüm yoktur ama hiçbir askerimi de geride bırakmam. Onların her biri bana ailemin, vatanın emaneti. Onlar için canımı veririm, onlar da bunu bilir."

​Aylin’in bakışlarındaki ifade değişti. Bu sözlerin arkasındaki derinliği hissetmişti.

​"Ben de hep doktor olmak istedim," dedi Aylin sessizliği bölerek. "İnsanların acısını dindirmek, birine dokunup onu iyileştirmek... Sanırım senin üniformanla benim beyaz önlüğümün ortak noktası bu; ikimiz de bir canı hayatta tutmaya çalışıyoruz."

​"Çok doğru bir benzetme Doktor Hanım," dedim. "Ayrıca mesleğine duyduğun saygıyı dün gece de gördüm. O karmaşada bir an bile tereddüt etmeden bana yardım ettin."

​"Doktorluk refleksi diyelim," dedi Aylin yanaklarına hafif bir pembelik otururken. "Ama bir daha çaydanlığı devirme lütfen."

​"Söz veremem," dedim dudaklarımı kıvırarak. "İyi bir pansumancı bulmuşken fırsatı kaçırmak istemeyebilirim."

​Aylin hafifçe kıkırdadı, başını salladı. "İnanılmazsın gerçekten Yüzbaşım."

​Saat gece yarısına yaklaşırken sohbetimiz o kadar akıcı ve derin ilerlemişti ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Yiğit Yalçındağ'ın kışladaki o çelik komutan kimliğinin arkasında; Erzurum’lu marangoz bir babanın, kardeşlerine düşkün, ahşap oyan ve bağlama çalan derin ruhlu oğlu duruyordu. Aylin de bunu keşfetmenin huzurunu yaşıyordu.

Aylin fincanını masaya bırakıp yavaşça ayağa kalktı. "Benim artık gitmem lazım Yüzbaşım. Yarın erken nöbetim var."

​"Aylin," dedim, ben de ayağa kalkarken.

​İsmimi unvan kullanmadan söylediğinde hissettiğim o tuhaf ama güzel sıcaklıkla arkama döndüm. Konsolun üzerinde, geçen hafta görev dönüşü geceleri kafamı boşaltmak için ıhlamur ağacından oyduğum küçük, zarif bir kitap ayracı duruyordu. Üzerine ince ince kır çiçekleri işlemiştim.

​Ayracı elime alıp ona doğru yürüdüm. Kapı eşiğine geldiğimizde aramızda sadece bir adımlık mesafe kalmıştı.

​"Bunu senin için yapmıştım diyemem, dürüst olayım," dedim elimdeki ahşap ayracı ona uzatarak. "Aklıma bir şey geldikçe öylesine oyuyordum. Ama az önce doktorluk dışında kitap okumayı da çok sevdiğini söyleyince... Sahibi senmişsin gibi geldi."

​Aylin şaşkınlıkla elimdeki ahşap ayraca baktı. Parmak uçları ayracı alırken hafifçe parmaklarıma değdi. O minik dokunuş, ikimizin de nefesini bir anlığına kesti.

​Ayracın üzerindeki ince oymaları hayranlıkla inceledi. Yüzünde, bu gece gördüğüm en samimi, en sıcak gülümseme belirdi.

​"Bu... Gerçekten çok güzel Yiğit," dedi sesi kısılarak. Gözlerini ahşaptan çekip doğrudan gözlerimin içine dikti. "Ellerine sağlık. Hayatımda aldığım en zarif hediyelerden biri."

​"Güle güle kullan," dedim sesimdeki o sert tonu tamamen kaybederek. "Kahve için, ama en çok da bu güzel sohbet için teşekkür ederim. Kapım da, sohbetim de sana her zaman açık."

​Aylin ahşap ayracı göğsüne doğru hafifçe bastırdı, başıyla onayladı. "İyi geceler Yüzbaşım... Yani, Yiğit."

​"İyi geceler Doktor Hanım."

​Karşı dairesine doğru bir adım attı. Kendi kapısını açıp içeri girmeden hemen önce arkasını döndü, elindeki ahşap ayracı hafifçe kaldırıp bana son bir tebessüm attı ve içeri geçti.

​Kapı kapandığında, koridorda onun geride bıraktığı hafif leylak kokusu ve derin bir sessizlik kaldı.

​Kendi kapımı kapatıp sırtımı ahşaba yasladım. Elimi refleksle dünkü yaranın, kalbimin tam üzerindeki o sızının üzerine koydum.

​Şırnak’ın ayazında, dağların pusunda çelik gibi sertleşen bu yürek... Meğer sadece doğru parmakların dokunmasını, doğru gözlerin bakmasını bekliyormuş. Ve ben bu gece anlamıştım ki; o karşı dairenin kapısı her açıldığında, ben bu gardımı biraz daha kaybetmeye mahkumdum.

Aylin Soyuer 'in anlatımından

Kapıyı kapattığım an, kendimi evin sessizliğine bıraktım. Ama burası artık o eski, dingin evim değilmiş gibi hissettiriyordu. Arkama yaslandım, nefesim hala düzene girmemişti.

​Elimdeki o küçük ahşap ayracı tutarken, parmak uçlarımda hala onun dokunuşunun sıcaklığı vardı. Hâlâ o sıcaklığı hissedebiliyorum, o kadar net ki...

​‘Kapım da, sohbetim de sana her zaman açık.’

​Bu cümle... Sadece bir nezaket miydi? Yoksa ben, bu çelik gibi sert adamın duvarlarında çatlaklar açmayı mı başardım? Aynadaki yansımama baktım; gözlerimdeki o ifadeyi tanımıyorum. Erzurum’un bu ayazında, hastanedeki o soğukkanlı Doktor Aylin değilim sanki şu an.

​Pencerenin kenarına gidip perdeyi çok hafif araladım. Karşı dairenin ışığı... Yiğit'in şu an orada olduğunu bilmek, kalbimin göğüs kafesime sığmamasına neden oluyor. O çelik duruşunun altında sakladığı o naifliği, o ellerle oyduğu çiçekleri keşfetmek... Bu, hayatımda girdiğim en tehlikeli ve bir o kadar da çekici vaka.

​Yatağa uzandım ama uyuyacağımı sanmıyorum. Yarın sabah nöbetim var, biliyorum. Ama tek düşünebildiğim şey, yarın kapı tekrar açıldığında o gözlerin bana nasıl bakacağı. Sanırım bu artık basit bir komşuluk değil. Bu bir başlangıç... ve ben, bu başlangıcın beni nereye sürükleyeceğinden hem korkuyorum hem de inanılmaz heyecan duyuyorum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.