"Herkesin kaçıp kendine çekilebileceği bir yere ihtiyacı vardı. Ve Tanrı, herkes için böyle bir yer yaratmıştı. Kimi henüz keşfedememişti kimininse kaçacak yerini bir başkası zorla elde etmişti."
Uyudum ki gün doğunca bu belirsizlik yok olsun, olmadı. Üstüne üstlük daha da arttı.
Uyanınca tüm bu yaşananların koca bir rüyadan ibaret olduğunu umsam da Elis'in varlığı bu tezimi çoktan çürütmüştü. "Kahvaltıya geciktin." dedi ve saçlarını taramaya devam etti. Söylediklerinde derin bir ima seziyordum, yanılıyor olabilirdim ama benim düşüncem, Elis'in görüntüsünün bana anımsattığı her olumsuzluğun tamamen gerçek olduğu tarafındaydı. "Ben çıkıyorum, biraz hava alacağım." dedim ve beni boğup nefes almamı zorlaştıran odadan çıktım. Deniz, huzur verirdi, dalgalarıysa yüreğimde yuva yapan olumsuz düşüncelerimi
söküp alırdı. Bu gemi, denizin hemen üstünde, denizle birleşmeyi hayal ediyor, huzuru ve
denizin tüm enerjisini bize veriyordu. Gözlerim geminin dümenine bakıp dalmış bir kıza takıldı. Sert dalgalar çarpıp gemiyi sallasa da umursamıyordu hatta geminin sallandığının farkında bile olmayabilirdi. İri gözleriyle dümeni seyrediyordu, gözleri sanırım güneş ışığından dolayı gri görünüyordu, üzerinde uzun bir hırkası vardı, kollarını birbirine dolamış öylece duruyordu. Düşünceli olduğu her halinden belli olan kıza karşı kendimi yakın hissetmiştim. Yanına yürürken kendimi belli etmek istercesine ayaklarımı yere daha sert vurdum. Beni fark etmemişti, hala dalgın dalgın dümene bakıyordu. Yanına kadar yürüyüp elimi omzuna koydum, ürkerek yerinden sıçradı. "Seni korkutmak istememiştim." dedim ve samimiyetle gülümsedim. Yüzüme soğuk bir ifadeyle bakıyordu, arkadaş canlısı birine benzemiyordu fakat ben pes etmek istemiyordum. Onda beni çeken ve onun fark etmediği gizli bir mıknatıs vardı. Onu anlamak istiyordum, dalgınlığının sebebini, gözlerinden okunmayan o sırrını bilmek istiyordum. "Sanırım kahvaltıyı kaçırdım, sahi kahvaltı için belirli bir saat mi vardı?" diye sordum. Öylece yüzüme bakıyordu, kendimi aptal gibi hissediyordum. Cevap vereceğinden ümidi kestiğimde arkamı dönüp oradan ayrılırken ardımdan seslenişini duydum. "Kahvaltı için bizi bekleyeceklerini sanmıyorum."
Öğle yemeği için toplandığımız sırada her masanın ortasına birkaç boş kağıt bırakmışlardı. Dünkü konuşmacı yeniden konuşmaya hazırlanıyordu. Hızla yemeğimi yiyip bu konuşmadan kendimi soyutlamak istiyordum. İstemeden de olsa konuşmacıyı dinledim. "Hepiniz önünüze bıraktığımız kağıtlara adınızı ve soyadınızı yazıp imza atmak zorundasınız. Sizi gideceğiniz yere bırakacağız ve yolda karşımıza çıkacak herhangi bir engelde imzalarınız bizi oldukça rahatlatacak." Kağıda baktığımda üzerinde hiçbir şey olmadığını fark ettim. Boş kağıda imza atmamızı bekliyorlardı. Alp sessizliği bozup konuşmacıya doğru bakarak "Boş kağıda imza atmak hiç mantıklı gelmiyor." diye düşüncelerini söyledi. Konuşmacı bir an gözlerini kapadı, yavaşça kapalı gözlerini geri açtı ve boşluğa bakarak "İsterseniz atmayın, atanlar için yolculuğumuz devam edecek." dedi ve konuşmaya devam etmeden oradan ayrıldı. Elis, masadaki peçeteyle nazikçe ağzının kenarını silerken "İmza atmaktan başka çare bırakmıyorlar." dedi. Bu sabah karşılaştığım uzun hırkalı kız imzayı ilk atan oldu. İsmi Vera'ydı. Vera Ozkant yazıp altına imzasını atmıştı. Bunu bekliyormuşçasına, Vera imzasını attığı an başka bir kağıt alıp ismini yazan Elis de imzasını atmıştı. Diğerleri bekliyordu, bense şu an sadece karnımı doyurmak istiyordum. Ne imzayı ne de imza attıktan sonra başıma gelecekleri düşünüyordum. Sadece yemek yemek istiyordum.
Karnımı doyurduktan sonra masadan kalkacağım sırada kağıtları toplamak için gelen bir görevli imzalı kağıtları aldı. "Vera Ozkant, Elis Selver, Arber Evren ve Aymira Kont. Sadece bu kadar mı? Siz, imzalamayı düşünmüyor musunuz? Bu size son seslenişim gençler, kağıtları toplamadan imzalarınızı atın yoksa en yakın limanda indirileceksiniz." İmza atmayanlara sert bir bakış atıp diğer masalara doğru yürüdü. Bu yolculuğu hiçbir sorun yaşamadan bitirmek istiyordum ve bu imza meselesi büyük bir sorun olacağa benziyordu. En yakın limanda indiremezlerdi, anlaşmamızda bu yoktu. Beni gideceğim yere bırakmak zorundalardı, ben bu yüzden bu gemideydim. Kağıtları toplamayı bitiren görevli masamıza doğru adımlarını atarken masadaki birkaç kişi de imza atmaya başlamıştı. İmza atmayan sadece ben ve Alp kalmıştık. Birbirimize kısa bir an baksak da bu bakışmada anlam aramamıştım. Alp, yelkenleri indirmek üzereydi. Görevli gelip diğer kağıtları da topladığında son bir bakış atıp masamızdan ayrılacakken Alp görevliyi durdurdu. Alp Lütfu Mirat yazıp altına imzasını attı. O da imza atmıştı ve böylece imza atmayan sadece ben kalmıştım.
Soyut bir fotoğrafı resmetmeye çalışan bir ressamın gözünde kurduğu dünya kadar anlamlı ve bir o kadar da karmaşık hissediyordum. İmza atmamıştım, bu doğru bir davranıştı fakat bu davranışımın sonucu yanlışlara ilk adım olacağa benziyordu. Herkesin tek davranışı doğruymuş gibi hissettirse de içimde bir yerlerde yalnız seçtiğim bu yolun doğruluğunu kanıtlamıştım. Yemek masasının gergin havasını yeterince içime çektiğimden, huzur veren dalgalara daha yakın olmak için kaçarcasına oradan ayrılıp geminin yukarısına doğru yürüdüm. Burada da kaçacak bir alan yaratmıştım kendime ve bence, herkesin kaçıp kendine çekilebileceği bir yere ihtiyacı vardı ve Tanrı, herkes için böyle bir yer yaratmıştı. Kimi
henüz keşfedememişti kimininse kaçacak yerini bir başkası zorla elde etmişti.
~ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SONU~