İçeriğe geç

AY'KIRI

Bölüm 2 · 5 dk okuma

AY'KIRI

Bölüm 2

MİRAR

“Onu bulan neyi kaybetmiştir, onu kaybeden neyi bulmuştur?”

Yelkeni çarpan rüzgara aşık bir gemi son sürat kıyıya yaklaşırken demir atıp durdu. Görkemli
ve büyük olan geminin dış yüzeyi koyu kahverengi, sol yüzeyindeyse kocaman ve siyah harflerle MİRAR yazıyordu. Paçalarımı sıvayıp denize yaklaştım, kıyıya biraz yakın olan ve beni bekleyen gemiye bindim. Güvertede beni karşılayan biri beni selamladığında selamına karşılık vermek için başımı nazikçe eğdim. "Hoş geldiniz, Mirela'ydı değil mi?" diye sorduğunda "Evet," dedim ve eliyle işaret ettiği yere doğru adımlarımı yönelttim. İç güverteye çıkıyorduk, ardımdan beni takip eden adamın ayak seslerini duyabiliyordum. Gemi oldukça büyüktü, denize atlamaya kalksak sert bir şekilde suya çarpabilirdik. Geminin güzergahı ilerisi belli olmayan koca bir mavilikti.
Ne zaman yanıma geldiğini unuttuğum adamın cebinden sarkan haritaya gözlerim takıldı.

Adam bunu fark etmiş olacak ki cebindeki haritasını büyük bir özenle çıkartıp açtı ve bana gösterdi. Haritanın üzerinde birçok gemi vardı, gemilerin güzergahında birkaç dağ ve adalar vardı. Yanındakilere nazaran daha küçük olan bir adayı gösterip "Bak, gideceğimiz yer burası." dedi. Nadir bir eşyaya bakar gibi gösterdiği ada, bana göre sıradan bir toprak parçasından başka bir şey değildi. Tepki vermediğimden haritasını katlayıp tekrar cebine soktu. "Gel sana kalacağın yeri göstereyim." dedi ve beni beklemeden iç güverteden aşağıya indi. Hızla onu takip ettim, geminin uzunluğu, geminin içindeki koridorlardan belli oluyordu.
Koridor o kadar uzundu ki gittikçe karşımıza daha çok oda çıkıyordu. Sona yaklaştığımızda
bir anda durdu, odanın kapısını gösterip "Burası senin odan, oda arkadaşın seni merak
etmiştir. Bekletme." dedi ve geldiğimiz uzun koridordan geri döndü. Adamın arkasından
uzunca baktığımda boyunun uzunluğunu daha net fark edebildim. Başı neredeyse tavana
değecekti. Saçları sık örgülerle doluydu ve uzundu. Adam artık gözden kaybolmuştu, o sırada odalardan birinin açılma sesiyle bakışımı sesin geldiği yöne çevirdim. Yan durduğundan kemerli burnunu net görebildiğim, saçları hafif uzun ve dalgalı, sarışın birisi etrafa bakınıyordu. Göz göze geldiğimizde yüzünü daha iyi görebilsem de hatırlayamayacağım kadar kısa bir süre bakıp hızla odamın kapısını açıp içeriye geçtim.

Neden böyle davrandığımı bilmesem de uzaklaşma isteğime boyun eğmiştim. Öylece odanın tavanına baktığımı fark etmeden olanları düşünürken ince bir ses beni kendime getirmişti.

"Selam, iyi misin?" Sesin geldiği yöne baktığımda bana iri mor gözlerle bakıp ne olduğunu anlamaya çalışan oda arkadaşımı gördüm. Kaşları, saçları ve kirpikleri dahil her yeri beyazdı. Albino olduğunu anladığım kıza sevecen bir şekilde gülüp "İyiyim, sadece alışmak biraz geç olacağa benziyor." dedim. "Haklısın, bu arada ben Elis, ya sen?" diye sordu. "Ben de Mirela. Memnun oldum." diye karşılık verdim. Çok yorgundum fakat merakım yorgunluğumu
hissettirmeyecek kadar yoğundu. "Etrafı gezdin mi?" diye sordum. Göz göze geldiğimizde çoktan bana baktığını fark ettim, bakışları ürkütücüydü. Sanırım bunun nedeni göz renginden kaynaklanıyordu. "Hayır, istersen beraber gezelim. Zaten akşam yemeğine de az kaldı. Oradan da yemeğe geçeriz." dedi. Hızla oturduğu yerden kalkıp odanın kapısına doğru yöneldi, ben de onu takip ettim ve odadan çıktık.

Nedense, geçtiğimiz her odanın ardından o odadaki insanların enerjisini kendime çektiğimi hissediyordum. Bazı odaların yanından geçerken içerideki soğuk havayı tenimde hissediyor ve ürpermeme engel olamıyordum. Bana upuzun gibi gelse de kısa bir sürede koridoru bitirip geminin ana bölümüne vardık. Daha önce geçmeme rağmen fark etmediğim bir detayı fark ettim. Bir tabloydu, yanan bir gülü suya bırakan ve suda olmasına rağmen hala yanmaya devam eden gülü izleyen bir çocuğun resmedildiği tabloydu. Tabloyu ardımızda bırakıp dümenin etrafında toplanan birkaç kişinin yanına doğru yürüdük. Orada olmak istemesem de Elis'i takip etmeyi bırakmamıştım. Elis, arkadaş canlısı birine benziyordu. Ortamdaki kişilere şöyle bir bakıp "Selam, ben Elis." demişti. Seslendiği kişiler bir an afallasalar da bozuntuya vermediler. "Ben Alp." diye yanıt verdi çekik gözlü birisi. Ardından diğerleri de kendini tanıttı. "Ben Acar." "Ben de Aymira." "Ben Vera." "Ben Arber." "Sayra." "Ben Batınay."

Büyük ihtimalle iki saniye sonra isimlerini unutacağım kişilerle tanışmıştık fakat içlerinden birisi dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Arber denilen çocuk bulunduğu ortamdan rahatsız gibiydi. Sanki bir şey olsa da buradan gitsemdiye bekliyordu. Buraya ait değildi, her halinden belliydi. Geldiği yere de ait görünmüyordu, ait olduğu yer lügatimizde yoktu. O hiçbir yerden gelmiş biriydi. En azından bana öyle görünüyordu. Elis'in beni dürtmesiyle kendimi tanıtmayı unuttuğumu anladım. Sessimi olduğundan daha ince gösteren bir sesle "Ben de Mirela, memnun oldum." deyiverdim.

Akşam yemeği sessiz geçiyordu. Sadece çatalların ve kaşıkların sesinin duyulduğu
masamızda her birimiz içimize çekilmiştik. Yemek yemeğe odaklı görünsek de
düşüncelerimiz çoktan büyüyüp odaya yayılmıştı. Yemek esnasında bir ses, herkesin
düşüncesini süpürüp halının altına itmeyi başarmıştı. "Hepiniz hoş geldiniz. Denizin
ortasında, nerede olduğunuzu bile bilmediğiniz koca maviliğin ortasında, varma umuduyla buraya toplandık. Nereye veya kime varacağınız koca bir belirsizlik olsa da hepiniz eminim ki olduğunuz halden memnunsunuz." Konuşmayı yapan kişi sözlerine devam ederken masamızdan birisi "Biz nereye varacağımızı biliyoruz. Neden belirsizliğe gidelim ki?" diye söylenip hepimizin iç sesi olmayı başarmıştı. Konuşmacı bu kısık sesli itirazı duymuştu ve bakışını sinsice masamızda gezdirdi. Duymamış gibi davranıp konuşmaya devam etti. Söylediği her cümle etrafa gizem kokusu yayıyordu. "Adımlarınızı dikkatli de atsanız denizde yürüyemezsiniz." deyip konuşmasını bitirdi.

Yemek faslından oldukça sıkıldığım için erkenden kalkıp geminin en üst bölümüne çıktım.

İnsanlardan, tuhaf ve kasvetli ortamdan uzaklaşmak istiyordum. Kendimle kalıp kendimi dinlemek istiyordum. Geminin yanına tutunup sallanmadan yürümek için kendimi epey zorladım. Sırtımı dayayacağım bir yer bulduğumda nefesimi düzeltmeye başladım. O sırada bulunduğum yerin hemen arkasında, vidalanmış ve gemiden farklı bir renge boyanmış lacivert bir bölmeyi fark ettim. Ayak sesleri duyduğumda arkamı dönüp sesin geldiği yöne baktım. Çekik gözlü çocuk olduğum yere doğru geliyordu, başını kaldırıp beni fark ettiğinde buraya gelmekten vazgeçip arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı. Benden rahatsız olmuş olabilirdi ya da o da benim gibi yalnız kalmak istiyordu ve ben burada olarak yalnızlığına tehdit oluşturuyordum. Çocuk gözden kaybolduğunda tekrar lacivert bölmeyi arasam da bir daha denk gelememiştim.

"Ben de seni arıyordum." Karanlık denizin içine bakıp daldığım sırada beni denizin karanlık
dibinden çekip çıkaran sese minnettardım. Daha fazla bakıp, daha derinlere inseydim,
çıkamayacaktım. Sesin sahibi beni kolumdan tutup sürüklercesine çekiştiriyordu. Sinir olsam da umursamadım, kendimi onun kollarına bırakmak zorunda hissediyordum. Gücümü denizde bırakmıştım, yürüyecek hali kendimde bulamıyordum. Odanın önüne geldiğimizde aynı çekik gözlerle çok kısa bir an tekrar bir araya gelsek de gözlerimi zorla ondan çekip beni odaya götüren Elis'e içten içten minnet duymadan edemiyordum. Her şeyin yarından daha fazla belirsizliğe kapıldığı bugünü bir an önce bitirmek istiyordum.

~İKİNCİ BÖLÜM SONU~

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.