Yüzüme düşen pembe tutamı üfleyerek yüzümden çektim. Ahşap masa altında bulunduğum durumdan dolayı dirseklerim ve dizlerim ağrımaya başlamıştı. Önümdeki kızıl saçlı kız gelen mektuba sevinir ve sesli bir şekilde heyecanla okurken birazdan yaşayacaklarını bilmemesine sevindim. O mektubu alıp boşa sevinmeden önce ondan ödünç alsaydım belki daha iyi olabilirdi lâkin geç kalmıştım. Mektup çoktan kızıl kızın eline ulaşmıştı. Zaten tam da bu yüzden şuanda yere gerçekten de oldukça yakın bir masanın altında sürünüyordum. Daha fazla toz kokusuna dayanamayıp hapşuracağımı anladığımda hızla masanın altından çıktım ve elimdeki hançeri kızıl kızın boynuna dayadım.
"Sesini çıkarırsan seni buracıkta öldürürüm. Saçının telini bile bulamazlar, anladın mı beni?" Diye fısıldadım. Kız hafifçe başını salladığında mektubu alıp küçük çantama soktum ve kızın yüzünü beni göremeyeceğinden emin olup kendime çevirdim. "Bunun için üzgünüm kızıl güzel, ancak bu mektup bana ait."
Kızı bıraktım ve yere düşüşünü izledim. Bayılmıştı. Yüzümü görmediği için ve büyük ihtimalle bunları bir rüya sanacağı için masanın kenarındaki elmayı ağızıma atıp evden çıktım.
Bu mektup benim tüm hayat amacımdı. Her şeyimdi. Bu mektup sayesinde amacıma ulaşacaktım. O okula girecek ve intikamımı alacaktım. Her ne kadar eski İmparotoriçenin mensup olduğu Ay Krallığından olsam da geçimimi günahlarla kazandığım için mektup almamıştım. Oysa o züppe savaşçılardan çok daha iyi savaştığıma 4 akçeye bahse girebilirdim. Bu da benim tüm varlığımla bahse girmem demekti. Oysa 6 yıl önce olsaydı hayatıma o güzel sarayda bir kontun kızı olarak yaşamaya devam edecektim. 4 yıl önce olsaydı da babam saymaya alışmaya çalıştığım o adamla talim yapmaya devam edecektim.
Hepsi o katil yüzündendi. Hayatıma kimi alsam, kimi ailem saysam hepsini elimden alan o şeytan yüzündendi. Arkasında bıraktığı tek iz ise her zaman sevdiklerimin kanıyla yaptığı armaydı. Ejderha arması.
Her binicinin ejderhasına ait özel armalar vardır. Bu armalar ejderhalar ile binicinin arasındaki bağın yegane simgesidir ve bu şeytan her kimse armasını açık açık bırakmıştı. Bu armanın sahibini bulmak içinse benim de bir ejderhaya ihtiyacım vardı. Böylece o adamı bulacak ve babama, anneme, kardeşlerime, babam olarak gördüğüm adama ve hatta kedim kadar masum bir cana bile kıyan o şeytanı ölümün kollarına bırakacaktım. Bu dünyaya verdiğim bir lütuf olacaktı.
Ve şuan elimde tuttuğum mektup benim bu intikama giden en şık anahtarımdı. Mektubu açtım ve okumaya başladım.
"Saygın Lilith Carswell, size Argentea Okulu'na davet edildiğinizi duyurmaktan onur duyarız..."
Bu kadar onur duyduklarına göre kızılın da iyi bir savaşçı olduğunu umuyor olmalıydılar. Eh, onları beceriksiz bir güzelden kurtarmış olmuştum. Mektubun sadece adres belirten kısmını okuyup geri çantama attım.
Her ne kadar o katilin ayak bastığı yerin yakınından dahi geçmek istemesem de ev alacak param olmadığı ve bu ev de bana miras kaldığı için ailem öldükten sonra bana bakan "babam"ın evinde kalıyordum. Kapıyı arkamdan kilitledikten sonra üstümdeki ve kafamdaki şeyleri çıkarıp koltuğa kendimle beraber attım. Sonra mektuptaki tarihe bir kez daha baktım. 14 Ocak. Yani o okula gitmeme son bir gece kalmıştı. Dışarıda yağan karı izlerken vücudumun uykuya dalmasına izin verdim.
14 Ocak, Saat 04:00
Tekmelediğim ağaç kütüğünü serbest bırakmaya karar vermek için zaten eskimiş olan pabuçlarımın daha da eskimesini bekledim. Sonra ise hançerimle saldırmaya başladım. Aklımda biriken onca şeye rağmen planladığımdan daha fazla uyumuş olmanın acısını çıkarıyordum. Bugün o gündü. At arabasının beni almaya geleceği gün.
Ağaca eziyet etmeyi bırakıp içeri geçtim ve masama oturdum. Elime mürekkebi ve kibriti alıp mektup üzerindeki isimle çalışmaya başladım. Aslında Lilith ismi de oldukça hoştu ancak biraz araştırmadan sonra öğrendiklerim üzerine pembe saçtan kızıl saça dönmenin bir geceden uzun süreceğini öğrendim. İsmin yazıldığı mürekkebi kazımayı bitirip kendi ismimi mürekkeple yazdım. "Sakura Selest"
Adım kesinlikle daha çok yakışmıştı.
Bu işi de bitirdikten sonra mektubu çantama koydum ve büyük çantamı hazırlamaya başladım. Kıyafetler, dolapların derinliklerinden zorla bulduğum yemekler, hançerler, çoraplar, şapkalar, atkılar, çizmeler ve kitaplar. Sığdırmak için üzerine oturup kapattığım çantamı kaldırıp aynanın karşısına geçtim. Saçımı, yüzümü kontrol ettim ve kıyafetlerimi düzelttim. Bir soylu gibi gözükmeliydim. En azından ona yakın bir şey.
Toynak seslerini duymaya başladığımda bir metrelik karın üzerine oturmuş, tam da bu sesleri bekliyordum. Ayağa kalkıp gelen at arabasının içine binecekken atı süren şövalyelerden biri beni durdurdu. "Mektubunuzu görebilir miyim leydim?"
"Elbette." Mektubu daha küçük olan çantamdan çıkarıp uzattım. Birkaç saniye sonra bir başka şövalye büyük çantamı arabaya yükledi ve bende arabaya bindim. At arabası yola koyulurken kadife koltuğa yerleşip etrafı incelemeye başladım. At arabasının heryerinde altın ve mücevherlerden işlemeler vardı. Onlardan birini bile satsam kendime alabileceğim şeyleri düşünürken kasabamı arkamızda bıraktığımızı fark ettim. Ağaçların, küçük köylerin, göllerin ve nehirlerin arasından geçiyorduk. Bazı manzaralar öyle güzeldi ki dilimi yutacaktım.
Onca güzel manzarayı arkamıza bırakmamızın saatler süreceğini bildiğimden gözlerimi kapadım ve uykuya daldım.
*
Güneşin iyice doğmasıyla beraber uyandığımda at arabası çoktan şehirleri aşmıştı. Kafamı kaldırıp dağılmış saçımı düzelttim ve arabanın penceresinden dışarı baktım. Gördüğüm kocaman saray karşısında büyülenmiştim. Bu kadar uzaktan bile öyle şahane görünüyordu ki, ailemle yaşadığımız büyük köşkün neredeyse on katı büyüklüğündeydi.
Saraya ulaştığımızda şövalyelerden biri kapımı açıp elini uzatarak inmeme yardımcı oldu. Burada adetler mi bu şekildeydi yoksa soylu olmak bu mu demekti emin değildim. Hafifçe başımı eğip teşekkür ettim. Şövalye, "Eşyalarınız odanıza yerleştirilecek leydim." Diyip yanımdan ayrıldığında saraya döndüm.
Hayatımda gördüğüm en güzel yapıydı. Devasa sarayın her bir tarafı zarif çiçekler ve motiflerle kaplıydı, sütunlardaki işlemelerin her biri özenle yapılmıştı. Sarayın binalarının her birinde her efsanevi mite özel motifler ve desenler vardı. O farklı krallıklardan gelen özel çiçekler duvarlara tırmanıyordu. Ana bina ise Ay Tanrıçasının mitine özeldi. Sonuçta tüm krallıkların başlangıcı Ay'dan gelirdi. Biz buna inanırdık. Ve Ay Tanrıçası da hepimizin inancını beslediği o kadındı. Ancak tüm sarayda ortak olan şey, ejderha desenleri ve önemli ejderhaların heykellerinin heryerde olmasıydı.
Ana binaya giden yol ise sanki cennete giden bir yol gibiydi.
Benim cennetim.