"Elena Vance..." Gabriel sandalyesine geriye doğru yaslandı. Parmaklarını çenesinin altında birleştirip bir anlığına düşündü. Ardından masanın üzerindeki laptopunun kapağını açtı. Klavyenin tuşlarında hızlı, ritmik ve alışkın hareketlerle bir şeyler yazmaya başladı.
"Bundan birkaç yıl önce, mesleğe henüz yeni başladığım dönemlerde emniyetin dijital arşivindeki çözülmemiş vakaları inceliyordum," dedi Gabriel, gözleri ekrandaki mavi ışığın yansımasıyla parıldarken. "Aha, işte burada..."
Ekranı hafifçe Luna’ya doğru çevirdi. Ekranda sararmış bir vesikalık fotoğraf ve altında resmi rapor metinleri duruyordu.
"Hatta o dönem ilgimi çektiği için bu vakayı incelemek istediğim kişisel dosyalarımın arasına eklemiştim," diye devam etti Gabriel. "Ama olay çok eski olduğu ve o sıra elime başka öncelikli işler geçtiği için onu listenin bayağı gerilerine atmışım. Normalde cinayet dosyaları haftalarca, hatta aylarca açık kalır Bayan Vance. Ama annenin on yedi yıl önceki dosyası sanki sihirli bir değnek değmiş gibi... tam kırk sekiz saat içinde alelacele kapatılmış."
Luna’nın göğsü sıkıştı. Ekranda annesinin yüzünü görmek nefesini kesti. "Kırk sekiz saat mi?"
"Evet," dedi Gabriel, gözlerini ekrandan çekip Luna’ya dikerek. "Raporu yazan memur olayı basit bir 'gece vakti sokak soygunu' olarak kaydetmiş. Güya saldırgan çantasını çalmak istemiş, anneniz direnince de vurulmuş. Ama otopsi raporundaki detayları atlamışlar. Anneniz göğsünden, tam kalbinin üzerinden, tek bir profesyonel atışla vurulmuş. Sokak serserileri o mesafeden, o açıyla tek atışta kalbi hedef alamaz. Üstelik olay yerinde tek bir kovan bile bulunmamıştı."
Gabriel laptopun kapağını yarıya kadar indirip masaya doğru eğildi:
"Söyle bana Luna... Ben psikolog değilim, duygularla da işim olmaz. Ama sekiz yaşındaki bir çocuğun zihninde kalan o geceden sonra ne oldu? Seni o sokaktan kim topladı? Olay yerine polisten önce gelen veya o hengamede sokağın köşesinde seni izleyen başka birini gördün mü?"
"Kimse gelmedi..." dedi Luna. Annesinin adaletinin henüz kendisi küçük bir çocukken bir masa başında yok edildiğini anlamak kalbine ağır bir taş gibi oturdu. "Sadece... uzaktan siren sesleri duyunca korkup kaçtım. Birkaç sokak ötede devriye gezen bir polis ekibi beni buldu. Sonrası tamamen karanlık."
Odadaki sessizlik büyüdü. Luna’nın yüzündeki o hüzünlü çaresizlik derinleşirken ağır adımlarla masadaki çantasını toplamaya, eşyalarını içine yerleştirmeye başladı. Ellerindeki hafif titreme içindeki fırtınayı ele veriyordu.
Gabriel, kızın yüzündeki o ani çöküşü fark etti. İğneleyici tavrını bir kenara bırakıp, sadece bir centilmen gibi ayağa kalktı.
"Şu soğuk havada dışarı çıkmasan iyi olur," dedi Gabriel, pencereye vuran sert damlalara bakarak. "İstersen seni evine ben bırakabilirim."
Luna başını kaldırmadan, mesafeli bir sesle cevap verdi. "Gerek yok. Kendim giderim."
"Hava sağanak yağışlı Bayan Vance. Dışarıda neredeyse fırtına kopuyor," dedi Gabriel kollarını göğsünde birleştirerek. "Lütfen bunu rüyalarındaki o karanlık gecelerle karıştırma, ben sadece mantıklı olanı söylüyorum."
"Kendim taksi çağırabilirim ya da ilerideki duraktan otobüse binerim," dedi Luna çantasının fermuarını çekerken. "Gerçekten gerek yok."
Gabriel hafifçe güldü, bu kez alaycı değil, ikna edici bir tavırla öne çıktı. "Buraya taksi gelmez. Çağırsan da bu fırtınada saatlerce beklersin. Durak dedinse... bu saatte o hatta otobüs çalışmaz. Ayrıca benim bir prensibim vardır Bayan Vance; bana başvuran müşterimin, henüz vakayı çözmeden yolda fırtınadan hastalanmasına ya da başına bir iş gelmesine izin veremem. Bu benim prestijimi zedeler."
Luna duraksadı. Gabriel’ın o ciddi ama bir o kadar da haklı ısrarı karşısında kaçacak yeri kalmamıştı.
"Madem bu kadar ısrar ediyorsun..." dedi Luna yavaşça çantasını omzuna takarak. "Tamam o zaman. Gidelim."
