Mera’nın koridordaki kararlı duruşu karşısında Luna kaçacak yeri kalmadığını anladı. Derin bir nefes verip montunu vestiyere astı. "Tamam," dedi bitkin bir sesle. "İçeri geçelim, anlatacağım."
Salona geçip karşılıklı koltuklara oturdular. Luna, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip bakışlarını halının desenlerine dikti. Yıllardır içinde taşıdığı, kimseye açamadığı o ağır taşı ilk kez en yakın arkadaşının önüne koyuyordu.
"Telefonda bahsettiğim şey bir tesadüf değildi Mera," diye başladı Luna, sesi hafifçe titreyerek. "Annemin öldüğü o geceyi biliyorsun. Herkes bunun basit bir sokak soygunu olduğunu söyledi. Ben de yıllarca kendimi buna inandırmaya çalıştım. Ama zihnimdeki o görüntüler, annemin son anında bir şeyleri korumaya çalışması... hiç peşimi bırakmadı. İşte o yüzden senin o gün bahsettiğin dedektife gittim. Adı Gabriel Crescent."
Mera’nın yüzündeki o sitemkâr ifade yerini endişeli bir sessizliğe bıraktı. Luna devam etti:
"Gabriel bana olayın polisin söylediği gibi olmadığını, annemin dosyasının kırk sekiz saat içinde alelacele kapatıldığını gösterdi. Annem bir soyguna kurban gitmemiş Mera. Kalbinden tek bir profesyonel atışla vurulmuş. On yedi yıl sonra ilk kez biri bana inandı ve bu dosyayı yeniden açmayı kabul etti."
Mera duydukları karşısında donakaldı. Araya girmek istedi ama Luna hafif bir baş hareketiyle onu durdurdu.
"Yarın sabah Gabriel ile annemin vurulduğu o eski sokağa gideceğiz. Annemin son anında mazgala attığı o metal şeyi arayacağız. Senden tek ricam, bana kızma ve bana inan."
Mera oturduğu yerden kalkıp Luna’nın yanına oturdu ve ona sıkıca sarıldı. "Sana kızmıyorum kanka," dedi sessizce. "Sadece senin için korkuyorum. Ama ne olursa olsun arkandayım. Yarın dükkânı tamamen bana bırak, sen o adamla git ve ne bulman gerekiyorsa bul."
Ertesi sabah ilk ışıklarla birlikte Luna ve Mera, ara sokaktaki küçük ve sevimli pastaneleri Lumière'in ahşap kapısını açtılar. Dışarıda dünün fırtınasından kalan serin bir hava vardı ama dükkânın içi fırından yeni çıkan poğaçaların, vanilyanın ve taze çekilmiş kahvenin kokusuyla anında ısınmıştı. İçerideki üç dört masada, gazetesini okuyan ve güne sıcak bir kahveyle başlamak isteyen ilk sabah müşterileri oturuyordu.
Luna, üzerindeki önlüğü çıkarıp tezgâhın üzerine bırakırken Mera’ya baktı. "Mera... Tek başına idare edebilir misin, emin misin?"
Mera başını kaldırıp içten bir gülümsemeyle baktı. "Hiç merak etme, ben buraları çekip çeviririm. Sen halletmen gereken işe odaklan."
Luna tam çantasının fermuarını kapatıp omzuna takıyordu ki dükkânın kapısındaki pirinç çan şıngırdadı.
Gabriel, üzerindeki koyu renk paltosu ve her zamanki karizmatik duruşuyla içeri adım attı. Bakışları dükkânın sıcak atmosferinde, ahşap detaylarda ve cam tezgâhtaki lezzetlerde samimi bir merakla gezindi. Tezgâhın önünde duran Luna’nın birkaç adım arkasında durdu.
Mera tezgâhın arkasından gelen adamı fark edince gözleri hafifçe açıldı, ardından kısık bir sesle konuştu: "Kanka, senin dedektif geldi. Dükkânı hiç düşünme, hadi git hallet şu işi."
Luna hızla arkasına döndüğünde Gabriel ile göz göze geldi. Gabriel, etrafına göz gezdirip hafifçe gülümsedi. O ukala tavrının arkasında bu kez samimi bir takdir vardı.
"Oldukça sevimli ve sevilen bir dükkânınız varmış Bayan Vance," dedi Gabriel, mekânın kokusunu içine çekerek. "Bunu itiraf etmeliyim. Bu karmaşık vaka bittiğinde, bir gün gelip burada güzel bir kahve içmeyi gerçekten isterim."
Luna bir an şaşırsa da yüzüne hafif bir tebessüm yerleşti. "Sözüm olsun, dedektif."
Gabriel elini paltosunun cebine sokarak kapıyı işaret etti. "Güzel. Zamanlama mükemmel olduğuna göre çıkabiliriz. Sokak bizi bekliyor."
Luna, Mera’ya minnettar bir bakış attı, ardından çantasını sıkıca kavrayıp Gabriel’ın arkasından Lumière’in sıcak kokusunu geride bırakarak soğuk sabah havasına adım attı.
