İçeriğe geç

Awaken

Bölüm 1 · 18 dk okuma

Awaken

Bölüm 1

Awaken

"Yıldızlar çok güzel görünüyorlar öyle değil mi? Onları görmek için her şeyimizin gittiği anı beklemek çok acı..."

"Neden bahsediyorsun? Her şeyinin gittiğini kim söyledi? Ailen var,evin var ve-"

"Elektirikler gitti,haliyle her şey gitti."

"Çok...tuhafsın."

.

.

.

Resimlerle dolu koridordan geçerken,bakışlarını ona iğneleyici ve sahte ifadeler ile bakan tabloların aksine yere çevirdi genç adam. Salaş kıyafetleri koridorun zevksiz halısını süpürürken televizyonun sesi attığı her adımda daha da artıyordu sanki. Umursamadan onun bulunduğu odanın yanında yer alan mutfağına girdi. Kirili bardaklar,tabaklar,hazır yemeklerden kalan çöpler...kısaca her yerdeydi her şey. Ayağıyla birkaç çöpü kenara ittikten sonra yün hırkasını biraz daha çekti kendine,yapabilecekmiş gibi biraz daha kapattı önünü. Bardaklar arasından en temiz olanını seçti. Ne zamandan kaldığı bilinmeyen bir kahve bardağıydı seçtiği,içemediği birkaç yudumdan kalan izleri taşıyan. Kazağının kolunu biraz yukarı kaldırdı,kollarını serbest bıraktığında bazılarına göre devasa olan elini kaplayacak kadar uzundu çünkü. Birkaç kez suyla çalkaladıktan sonra bir iki parmak boşluk kaldığında durdu ve geri çekti bardağı. Birkaç gündür olduğu gibi gerekmedikçe,başının döndüğü ve yere düştüğü zamanlar gerçekleşmedikçe, yemek yemeyi reddediyordu. Adımlarını onu çağırır gibi bağırmaya devam eden televizyonun bulunduğu odaya yönlendirdi. Burada da yerler kırık vazolar,bitmiş veyahut bitmemiş hazır yemek kutuları ve kıyafetler ile doluydu. Dikkatsizce attığı ilk adımında ayağına batan cam parçası ile duraksadı. Acı hissini yitirmiş gibi umursamazca minik parçayı çıkardıktan sonra rengini yitirmiş koltuğunun yanına gitti,kendine boş bir alan açıp yorgun olması için hiçbir nedeni olmasa dahi yorgun olan bedenini oraya attı.

Boş gözleri artık yeri değil;odaya mayhoş bir ışık,evine sinir bozucu bir gürültü sunan televizyonunda dolanıyordu. Haber izlemeyi sevmezdi kumandasını kaybettiği birkaç hafta öncesine kadar,otuzlarını yeni devirmenin bitkinliği ve bilinmezliği ile yorgun,umursamaz ve duygusuz olan genç adam...O günden sonraydı belki de ruhen olan değişiminin başlangıcı. Birkaç ay öncesine kadar başarılı bir kariyer için gecesini gündüzüne katan,patronların sevgilisi yalaka çalışanı olan kişinin ayyaş bir adama evrilişi... Haberler ise onun aksine kumandasını kaybettiği günden berri aynıydı. Yaşadıkları yüzyılın en büyük salgını olarak görülen Gontus hastalığıydı yine spikerlerin yeni diye yutturduğu haberlerinin konusu. Boş gözlerine dolan ışıktan rahatsız olacak ki gözlerini kıstı genç adam,spikerin kulaklarını dolduran sesini kısamasa da gözlerine işkence eden ışıktan biraz da olsa kurtulabilirdi bu sayede. Ardından tekrar dinledi günlerdir dinlediği Gontus hastalığının açıklanışını,ezberlediği kelimelerin yeniden birleşmesini. Başka şansı yoktu çünkü.

"İngilizce 'kafayı yemek' anlamına gelen 'go nuts' ifadesinden türetilmiş Gontus teriminin adını verdiği hastalık,yıllar önce geçirdiğimiz salgınlar gibi etkisini arttırarak yayılmaya devam ediyor. Bilinen salgın hatalıkların aksine hiçbir bedensel zararı görülmeyen Gontus hastalığı tamamiyle kişinin kendi,zihni ve psikolojisi ile ilgili. Uzmanların ve Gontus'u yenebilen nadir insanların röportajlarından anlaşılana göre bu rahatsızlık başlarda-"

Spikerin sözü bitmeden kanal değiştiğinde genç adam ekrandan yayılan mavi ışığın yüzüne yansımasını umursamadan,gözlerini bir çocuğun mutluluk dolu gözleri kadar açarak gülümserken tekrar bastı bulduğu tuşa. "Demek sen bu yüzden varsın..."dedi içinden,ondan saklanılan şekeri bulmuş yaramaz bir çocuk kadar masum hevesi ve heyecanı ile. Ardından birkaç kez daha değiştirdi,amacı haftalardır evini işgal eden kadının sesinden olabildiğince uzağa gitmekti. En sonunda bir çizgifilm kanalında durduğunda geriye doğru çekilerek tekrar kendine açtığı yere oturdu. Doldurduğu sudan birkaç yudum içip,etrafındakilerin aksine ona daha tanıdık ve samimi gelen çizgi karakterleri izlemeye koyuldu. Kapının açılma sesini işittiğinde,o ana kadar çocuksu masumiyetinin hüküm sürdüğü yüzü buruştu ve iğrenen gözlerini kapıya dikti. "Ben geldim!"dedi tanıdık ses. Genç adam kafasını geriye atarak "Kanalı değiştirmenin bir işe yaramayacağını biliyordum. Aynı ses yine evimin içinde,koridorlarda dolanıyor."dedi. Kısık çıkan sesini o bile duymakta zorlanmıştı. Buruşmuş yüzünü gizlemek istercesine oturduğu koltuğun kenarına ittiği kıyafetlerin altına girmeyi denedi,koca bedeninin o kıyafet yığınıyla gizlenebileceğine dair inancı tamdı aslında. Duyduğu kahkahaya kadar da bu amaç uğruna çalışmaya devam etmişti bir köstebek edasıyla. Kim isterdi ki yeni kurtulduğu baş belasıyla tekrar buluşmayı?

"Bir de küçük çocuk istiyorsun,senden küçüğü var mıdır ki?"diye sordu alaycı bir sesle,birkaç saniye önceki kalın kahkaha sesinin sahibi genç kadın. Genç adam ise önce bir şey söylemedi,eğer sessiz kalırsa gider sanıyordu ama işe yaramadı. Tıpkı günlerdir televizyonunda olmasına rağmen ondan kaçsa da sesini duyduğu gibi. "Sadece birkaç haftalık bir araştırma için evden ayrıldım. Şehrin çöplüğüne döndürmüşsün evi...". Duyduklarından sonra üzerindeki kıyafet yığınının kaldırılmasıyla genç adam sinirle ayağa kalktı. "Ben kanalı sırf senin yüzünden değiştirdim,ne hakla evime de geliyorsun? "diye sorduğunda genç kadın gülümseyerek ve her bir kelimesini vurgulayarak "Bizim evimiz"dedi. Adamın kısılan gözlerine imalı bir bakış attıktan sonra kucağındaki kıyafet yığını ile odadan çıktı. Genç adam ne kadar arkasından "Senin yüzünden kaç gündür televizyon izleyemiyordum..." diye sitemlerine devam etse de diğer odada olan kadının bunu umursadığını söylemek büyük bir hata olurdu. Birkaç dakika sonra üzerindeki takım elbise yerine daha rahat bir üst ile odaya dönen genç kadının yüzünde imalı ve şakacı halinden eser kalmamıştı. Etrafı toplamaya devam ederken "Gontus vakaları iyiden iyiye yayılmaya devam ediyor...Senin durumunun da Gontus yanında basit kalabilecek bir depresyondan daha fazlası olduğu belli. Sana onca görüşme ayarladım,şehrin en iyi doktorlarını senin için topladım ama sen ne onlara geri döndün ne de benim mesajlarıma. Bazen seni cidden anlamıyorum. Ne oldu da birden bire bu hale geldin ki?"diye sordu ciddi bir ses tonuyla. Cevap beklemediği için hızla sorduğu sorularından sonra genç adam sinirle kadını kolundan tuttuğunda şaşkın gözlerini gizleyemedi. Onu alaya alırmış gibi bu sözleri sarf ederken işiyle ilgilenmesine sinirliydi. Gözlerine bakmak ne kadar ona acı verse de tüm nefretini kusarcasına konuştu.

"Seni tanımadığımı daha kaç kez yüzüne vurmam gerekiyor? Tanımadığım birinden kendi evimden azar yiyorum,ondan kaçıyorum! Sen bunun ne kadar acı verdiğini biliyor musun? Kaç kez söyledim bilmiyorum ama tekrar söyleyeceğim...Ailem dediğiniz kişileri,sevdiklerim diye her yere astığınız adamları,odamda asılı duran seni...hiçbirinizi tanımıyorum ve bu beni artık yoruyor. Benden ben olmayan biri gibi davranmamı beklemeniz beni yoruyor. Anlıyor musun? Beni delirtiyorsunuz! Sırf sana alışırım belki diye,sırf o gözlerindeki umut sönmesin diye televizyonda her gün senin spikerliğini üstlendiğin haber programı açıyordum. Bir gece o kadar canımı sıktın ki kanalı değiştirmek için kumandayı bulamadığımda televizyonu yumruklayacaktım! Hayatımda yerin yok,o yeri açmaya çalışmayı kes. Ne sesin ne de yüzün bana hiçbir şey ifade etmiyor,anlıyor musun? Sokaktan rastgele evime gelip bana laf atan ve annelik taslayan birinden farkın yok gözümde."

İçinde onca şey biriktirmişti ki genç adam,daha söyleyeceği onlarca söze rağmen duyduğu küçük hıçkırık sesi ile duraksadı. Sıkıca kavradığı kolu yavaşca bırakırken önünde diz çöken genç kadına baktı,sanki,yıkılmayacakmış gibi duran bir kalenin çöküşünü izliyordu. Onu durduran hıçkırığın ardından her saniye bir yenisi eklenirken konuşmaya çalıştığı için boğuk çıkan sesini anlamaya çalıştı. Başaramayınca da umursamaz bir tavırla boş koltuğa oturdu. Dediği gibi,evine rastgele gelmiş bir yabancıdan farksızdı onun için. Sakinleşmesini beklemekten başka şey yapmadı,hıçkırıkların doldurduğu odada sakin bir tavırla oturduğu birkaç dakika boyunca. Sadece boş gözlerini yarıda bıraktığı çizgi diziye çevirdi ve genç kadının boğuk sesi tekrar yükselene kadar onu izledi. Anlamlandıramadığı birkaç kelime daha duyduktan sonra derin bir ic çekti.

"Anlamıyorum..."dedi,kısa kesti,bir yabancı ile zaten olmaması gereken kadar uzun konuşmuştu bu zamana kadar. Genç kadın bozuk nefes alışverişlerini düzeltmek için birkaç kez öksürdükten sonra burnunu çekti ve "Biliyorum...Ne hissettiğini biliyorum. Bu yüzden normal davranmaya çalışıyorum belki eski hatıralarımızdan biri gelir seni bulur diye. Bu yüzden evin her yerini doldurdum sevdiklerimizin ve ailemizin resimleri ile...Belki birimizi dahi hatırlarsın diye..."dedi. Birkaç hıçkırık daha savurduktan sonra sessiz odalarına,devam etti konuşmasına. "Seni böyle görmek benim canımı yakmıyor mu sanıyorsun..."dedikten sonra ise sustu,o da genç adam gibi binlerce kelime sarf etmek yerine sustu. Her biri boğazına dolanarak ona daha büyük acılar verirken konuşamazdı ya.

Genç kadın birkaç hafta önce eşine de araştırmalarını yürüttüğü Gontus rahatsızlığı teşhisi konulduğunu öğrendiğinde deliye dönmüştü. O geceyi hatırlıyordu,şans eseri eline aldığı telefonunda doktordan gelen mesajla nasıl çığlık çığlığa ağladığını,işinden yeni gelen kocasına nasıl onu kaybedecekmiş gibi sarıldığını...Fakat kaçtığı gerçeklikle yüzleştiği o günden sonra diğer Gontus rahatsızlığına sahip kişilerin yakınları gibi pes etmedi. Kocasını bu durumdan kurtarmaya yemin etmiş gibi onlarca doktorla konuşarak çare aradı. Gontus rahatsızlığı,kişide benlik kaygısına yol açıyordu. Kişi ona verilen hayatı kendiyle uyuşturamıyor,çevresindeki kişileri hatıralarındaki kişilerle bağdaştıramıyordu. Tek gecede meydana gelen ve kişiyi delirten bu rahatsızlık,baskılarla ve yalnızlıkla insanları ölüme sürüklüyordu. "Bir bedende iki hayat" olarak da tanımlanan bu rahatsızlıktan kurtulan nadir insanlarla röportaj yaptığı sırada,yalnızlığın da bir raddede bu hastalığı yenmede yardımcı olduğunu duyunca hem bu hastalıkla ilgili daha fazla bilgi toplamak hem de ona iyileşmeyi getirecek yalnızlığı sunmak için birkaç haftalığına otellerde kaldı,sadece iş için haber ajansına gitti genç kadın. Fakat onun ayrıldığı gece genç adamda ipler kendiliğinden kopmuştu ve o bunun farkında değildi.

Hatırlaması için asılan onlarca tabloya baktığı saatlerde,Gontus etkisini yeni yeni gösteriyordu. Her bir yüz karşısında erirken kendini nasıl duvara attığını hatırlıyordu genç adam. Çığlık çığlığa yok olan anılarını izliyordu sadece. Bir iskelet kalana kadar katman katman eridi yüzleri,ardından başta duyduğu sesleri tek tek yok oldu her birinin. O sadece çaresizce izledi bu yok oluşu. Çaresizce ve çığlık çığlığa...Kendini nasıl oturma odasına attığınıysa hatırlamıyordu. Televizyon ünitesinde sıra sıra dizili fotoğrafları bir sinirle yere savurduğunu,her duvardaki ona hatırlaması için seslenen anılara nasıl vurduğunu ise sanki her hatırladığında tekrar tekrar yaşıyordu. Televizyon her zamanki gibi eve onun çığlıkları dışında ses getiren tek şeydi. Haberler ise durmasını sağlayan bir engel...Buğulanan gözleriyle kırmızı şeritle belirtilmiş son dakika ifadesinin altındaki yazıları okudu.

"SON DAKIKA=YENI GONTUS VAKASI"

Ardından gözleri ekrana kaydı. Onun takındığı gibi korku dolu,endişeli ve umutsuz bir ifade takınmış adamın çığlıklarını dinledi. "Ben deli değilim! İnanın bana bu etrafımda bana acıyan hiçbir insanı tanımıyorum! Sesimi duyuyor musunuz? Size söylüyorum bu yaşadıklarımız gerçek değil! Biz bu değiliz!" .Kameralar daha da yaklaştı kırklı yaşlarına yeni adım atmış,kavgadan çıkmış gibi yırtık ve kirli kıyafetlerini düzeltmeye çalışan adama. Ardından soru yağmuru başladı. Her biri sanki genç adamın da kalbini delip geçiyordu. Her bir mikrafona giden ses ona inanmadıklarına dair fısıldanan cümleleri tüm dünyaya haykırıyordu. Genç adam hepsini geriye itti,aslında kolunu savuruşu bile onları geriye çekmeye yetti. Pahalı aletleri korumak bir insanın canıyla olan hesaplaşmasında ona yardım eli uzatmaktan daha önemliydi çünkü. Adam bu sefer kameramanlara ve onun ardındaki yine ona inanmayan halka laf anlatmayı bıraktı ve etrafındakilere baktı. "Anlamıyor musunuz?! Yaşadığımı söylediğiniz şeyleri ben yaşamadım diyorum size! Bana söylediğiniz kişi ben değilim!"diye bağırdı. Ardından arkadan,bir erkeğe göre ince olan sesiyle bir haykırış kopardı,köprünün diğer tarafında insanlara deli olmadığını kanıtlamaya çalışan adama karşı başka bir adam. "Ne demek bu şimdi? Sen doğrusun da bizler mi yanlış hayatı sürüyoruz? Sırf internet ünlüsü olmak için şu girdiğiniz hallere bakın!"diye bağırdığında kameralar ona çevrildi. Arkadan onu destekleyen nidalar yükselmeye başladığında deli adamın canını yakan ilk şey merceklere yansıdı. Ona annesi olduğu söylenen kadın "Madem böyle düşünüyorsun,neden geberip gitmiyorsun? Seninle de zırvalarınla da uğraşmaktan yoruldum!"diyerek etrafındaki kalabalığı yarıp oradan ayrıldı.

Genç adam o an deli damgası yiyen ve ardından kendini köprünün altından geçen denizin sakin sularına bırakan adamın ne düşündüğünü çok iyi biliyordu.

"Gerçek hayatımız bu hayatımızsa,sevdiklerimiz şuan yanımızdaysa, bir anne neden çocuğuna karşı bu kadar gaddar? Neden ölmesi için haykıran en yüksek ses ondan çıktı? Anneler çocuklarının en büyük koruyucu melekleri değiller miydi? Neden kendi meleği onu öldürdü?"

Televizyondaki program devam ederken sadece bu ve bu gibi soruların dolandığı kafasını yere koydu genç adam ve hıçkırıklar eşliginde ağladı. Neden ağladığını bilmiyordu, kendi tarafından dahi keşfedilmeyen bir sebeple tüm gün orada gözyaşı dökmüştü.

Derin bir iç çekerek hatırladığı bu anıdan sıyrıldığı sırada genç kadının ona bakan buruk gözleri ile karşılaşmayı beklemiyordu. Acısı gözlerine öyle yansımıştı ki,genç adam yeni bir deli damgası yemeyeceğini bilse göz bebeklerinin kırıldığını söylerdi. Son sözlerini tekrarladı kadın. "Seni böyle görmek benim canımı yakmıyor mu sanıyorsun? Belki peşini bırakmamı isteyeceksin. Ama..ama her gün bana hareketlerin ile umut veriyorsun. O tabloları tek tek indirebilirdin ama yapmadın,kırdığın çerçevelerdeki resimleri bile kendin duvarlara bantladın. Benden kurtulmak istediğini söylüyorsun ama televizyonda hergün benim sesimi dinleyip benim yüzümü görmek için karşısına oturuyorsun. Kumandayı kaybettmen bir şeyi değiştirmezdi...Eğer benden gerçekten nefret edip bana katlanamasaydın televizyonun fişini çekerdin. Daha ne kadar sebep saymamı istiyorsun sana neden umut beslediğime dair? Daha ne kadar neden istiyorsun inanmak için?"diye sorduğunda genç adamın dolan gözlerinden birkaç damla süzüldü. O an başına giren ağrıyı dahi umursamıyordu,sadece o kırıldığını söylediği gözbebeklerini nasıl kırdığını izliyordu. Umudu verip nasıl parçaladığını,kendine inanılmamasına kızarken ona da kendinin inanmadığını...

Ani bir hareketle diz çöktüğünde genç kadın dizlerinin üzerinde yanına geldi ve ona sıkıca sarıldı. "Sana inanıyorum...Bu hastalığı yeneceğine inanıyorum..."dedi kısık bir sesle ama genç adamın kalbine huzur veren bir tonla. Ardından saçlarında hissettiği parmaklar ile gözlerini sıkıca kapayıp o da kendi ellerini sardı genç kadının beline. "Denemek istiyorum...iyileşmeyi..."dedi. Hırıltılı çıkan sesinin anlaşılmamasından korksa da karşısındakinden gelen tatlı bir sevinç nidası onu da gülümsetti. Iyileşme süreci aslında basit ama sancılı bir süreçti. Bir doktor gözetiminde sizi bir odada tutuyorlar ve hergün yanınıza anılarınızdan silinen bir sevdiğiniz geliyor,doktorlar da sizin gelişiminizi gözlemliyordu. Sancılı kısmı da hatırlayamama ya da acı dolu bir anıyı hatırlama kısmında gerçekleşiyordu. Yine de...Genç adam ona umut besleyen eşi için bunu yapmaya hazırdı.

.

.

.

"Yine mi?"diye sinirli bir iç çekiş eşliğinde kafasını kaşıdı,kırklı yaşlarını bitirmesine rağmen otuzlarından gün alıyor gibi duran,esmer adam Fred,sedyeyle getirilen hastaya bakarken. Ardından gelen kadını gördüğünde ise çapkın bir gülümseme ile yanına gitti. "Her zaman onu buraya nasıl getirmeyi başarıyorsun?"diye sorduğunda kadın onu yavaşça iterek gözlem odasına doğru ilerledi. Beyaz rengin hakimiyetindeki koridorda yayılan kapı çarpma sesi ile Fred, derin bir iç daha çekti,bugün ciğerlerine dolan hava yetmiyordu sanki ona. Mahçup bir tavır takınarak gözlem odasına girip beklemeden söze başladı. "Luna,biliyorum seni de zor duruma sokuyorum ama-"Luna sözünü kesti ve muayene odasına bakan camı göstererek "Bu ay buraya üçüncü gelişimiz!"diye bağırdı. Fred her daim aynı şeyi tekrarlıyor,sözler veriyor ve hatta yeminler ediyordu. Ancak değişen bir şey yoktu ve yine lanetler okuduğu yerde,yine bir camın önünde sedyedeki adamı izliyordu. Fred bir şey söylemeden yanındaki sandalyeye oturdu ve camın önündeki masasında duran dosyasına uzandı. Luna bu sessiz ve sakin tavırlarının anlamını iki şeye yorumluyordu : ya bir sinir patlaması ya da nutuk saati... "Bir gül bahçesinde solan tek bir gül için tüm bahçeyi yakar mısın Luna?"diye sordu Fred elindeki dosyaya bakarken baştakine göre durgun ve donuk bir ses tonuyla. Luna'dan gelen net cevap ile ise kıkırdadı. "O solan gülü söker atarım.". "Peki o gül o bahçenin en değerlisiyse?"diye sordu Fred ardından. Küçük kardeşine doğru yolu soru sorarak buldurmayı seviyordu. Kabul etmesi gerekirse sorular fazlalaştığında Luna'nın sinirlenmesini daha çok seviyordu. "Yeni bir 'en değerli' bulurum."dedi Luna sinirle sıktığı dişlerinin arasından konuşurken "en değerli" kelimesini olabildiğince vurgulu bir tonda söylemeyi ihmal etmeden. Fred gülümseyerek kafasıyla reddedip önlerindeki sedyede uyuyan adamı gösterdi.

"Projeye sadık kal Luna. Elindeki her şey ona bağlıyken özellikle..."dedi. Luna sinirle "Proje,proje,proje! Duyan bir işe yaradığını sanacak. Kendi projendeki hata tam karşında duruyor Fred. Aç artık gözlerini teknolojin onun beynine yenildi!"dediğinde Fred yüzünde beliren hafif gülümsemeyi koruyarak baştan aşağı süzdü kardeşini. "Oynadığın rol üzerine yapışmış Luna...O adamın sevgilisi spiker rolünü oynamayı sevmişsin."dedi bir yandan ince parmakları sedyede yatan adamı gösterirken. Genç adamın içsel huzuru adeta yüzüne vurmuş,birkaç haftadır yaşadığı şeylerden dolayı solan tenine renk gelmişti. Luna bir süre sessizce acıyan gözler ile ona baktı. "Artık yaptığımız bu proje bir hata olarak görünüyor gözüme. Fred biz insanların hayatlarını değiştirerek iyi bir şey yapmıyoruz. Başta da söylendiği gibi Awaken projesi tamamiyle bir hataydı..."dedi. Fred'in kalın sesli kahkahası ile içinde bulundukları ciddiyet yavaş yavaş kırılırken ise gözlerini açarak delice kahkaha savuran adama baktı. Onun durmasını bekledi,tüm odada yankılan siniz bozucu kahkahadan doğru düzgün düşünebildiği söylenemezdi.

Fred kahkahasını kestiğinde gözlerinden gelen yaşları elinin tersiyle sildi ve konuştu. "Sen...Sen ciddisin...Rolüne sadık kalma kuralını bir raddede anlayabilirim ama sen...sen benim projemdeki deneylerden daha fazla sahiplendin yeni kendini."dedi. Luna göz devirerek "Ne düşündüğün umrumda değil. Sadece artık bunun yanlış olduğunu düşünüyorum o kadar."dedi. Daha fazla onun alaycı tavırlarına katlanamazdı,özellikle de haklı olan kendisi olduğunda. Fred bunu anlamış olacak ki yeniden ciddi bir ifade takınarak sandalyelerden birini kendine çekti. "Neden Awaken projesinin ilk denemesinde reddedildiğini biliyor musun?"diye sordu. Luna cevap vermeden diğer sandalyeye oturunca Fred cebindeki kalemle oynarken kendi sözlerini yanıttladı. "Çünkü babamız devletlerin ona inanacağına dair bir umut taşıyordu. Projesi basitti: Yeni yüzyılın sorunu,nüfus artışı ile önüne geçilemeyen suç olaylarını azaltmak ve yok etmek. Suçlular belli dizi testlerden geçirilip psikolojil tenkitler yapılarak yeni hayatlarına hazırlanır,gelişmiş cihazlar da onlara bu yeni hayatları verirdi. Sonuçta bir suçlunun saf temizliğe ulaşması imkansızdır ve bu temizliğe yaklaşması da zaman alır. Awaken bunun yerine devlete yararı dokunacak kadar bilgili, eski günahlarının her birinden temizlenmiş aynı bedende yeni bireyler sunuyordu bizlere. Ancak devlet sanki her kararlarında gittikleri ilk hususmuş gibi insan haklarını bahene ederek bu teklifi geri çevirdiler."dedi ve Luna'nın gözlerine bakarak devam etti.

"Babamla bizim yolumuz farklı,amacımız aynıydı. Ben yeni para kaynakları aradım,o ise devletin ona sağlıyacağını düşündü ancak ikimizin de hayali eski dünyanın yeni insanlarını yaratmaktı. Zengin ailelerin sorunlu çocuklarını bilirsin...Onların istedikleri kişiliğe sahip değillerdir. Ailelerindeki bir leke,baktıkça kanayan bir yara gibilerdir. Onları buraya gönderdiler,ailelerindeki lekeyi temizlememiz için hiç düşünmeden buraya getirdiler.

Sorunlu olmasa bile istedikleri gelecek,hâl ve tavırlar için onlara göre normal ama eksik çocukları dahi buraya göndiler Luna,proje amacı bu değilken . Sen bana kalkmış adama acıyorum diyorsun. Ona acıma,masum oldukları halde değişime zorlananlara acı. Onların saf benlikleri dahi değiştirmemizi istediler. Bize bir kalıp verdiler ve o kalıbı istedikler malzemeler ile doldurduğumuzda bize devletlerden beklediğimiz paraları verdiler. Bu yayıldı,Dünyanın her yerinden sanki çocukları hastaymış da tek tedavisi bizmişiz gibi binlerce aile geldi. Ve ardından devletlerin gözüne girdik. Başta bizi tek seferde reddeden adamlar onlara vaadettiklerimiz ile ağızlarının sularını temizlemeden dibimizde bittiler. Vaatlerimiz aynıydı,hiçbir zaman değişmedi ancak onların ilgisi değişti. Artan nüfus için yeni gezegen keşifleri başladı,biliyorsun. Yaşanabilir olup olmadığına dair ölçümleri yapan aletler ne kadar bunu biliyor musun peki? Bir de bu aletlerden birkaç tane almak zorunda kalıyorlar ki net bir bilgi elde edebilsinler. Devletler bize gelerek ne dedi biliyor musun? Birkaç kişiliği değiştirilmiş mahkumu onlara vermemizi teklif ettiler. Onları bilgiyle donatıp gezegenlere gonderilecek insanlar olarak ayarlacaklardı."dediğinde Luna sözünü keserek araya girdi.

"Insan canı yine hiçe sayılıyor ama."dediğinde Fred göz devirdi. "Devletlerin şuanki en büyük sıkıntısı nüfus. Sence umurlarında mı bir iki kişinin ölmesi? Başta projeye güvenmediler çünkü babamız direk olarak medya önünde tanıtım yaptı. Gerçeklik ile kameralara yansıyan bir olmuyor Luna...Söyledikleri nasıl çarptırıldı biliyor musun? Tüm insanlığı değiştirip,donanımlı bireyler yetiştirerek bir kukla gibi kullanacaklarını söylediler babam aksini söylerken televizyonların alt başlıklarında. Benimle birlikte bunun aslında geri dönülemez suçları işleyen ve ruhları kararmış insanları yeniden yaşama döndürmek olarak tanıtıldı medyaya Awaken Projesi."dedi ve duraksadı. Gözleri tek noktada odaklanmışken ise soğuk bir ses tonu ile konuştu. "Ruhları lekeli,defterleri bastırılmış suçlar ile dolu insanların,yeni defterlere,yeni ruhlara ve yeni kişiliklere kavuşması..."dedi.

Luna soru soracakken heyecanla atıldı Fred. "Sadece bunlarla da sınırlı değil. Yetim ve öksüz çocuklar da ev sahibi olabilmek için bunu istiyor. Yani değişmeyi. Yeni anne ve babalarının gözüne girebilmeyi...Awaken amacından sapmaya meyilliydi evet ama insanlar da değişmeye istekliydi. Her biri yeni kişiliklerine karşı o kadar umut besledi ki,bu umudu şuanki benliklerine besleselerdi kendiliğinden değişebileceklerini göremediler. Çünkü değişim zor bir süreçtir ve insanlar bunu hazır bulmuşken kaybetmek istemedi. Kolay yolu seçtiler..."dediğinde bu sefer söze atılan Luna oldu. "Neden onu da değiştirmek istedin? Onun ne suçu vardı?"diye sordu bir yandan gözleri sedeyedeki adamı süzerken. Fred gülümseyerek "Onun suçu devletin isteklerine boyun eğmemekti. "İsyankarlar" başlığı altında geçen ilk isimdi. Ne Awaken'a ne de yeni gezegen projelerine sıcak bakmayan dar kafalı mühendislerdendi. İsyankarlar yeni gezegen projelerine sıcak bakmıyorlardı çünkü hiçbir gezegenin kaynağı sınırsız değildi ve hiçbiri sana tehlikeli olmayan bir hayatı vaadetmiyordu. Bilinmeyen hastalıkları taşıyan virüsler,canlılar ve benzeri birçok tehlike gözlerini korkuttu. O gezegene gittiklerinde geriye gideceklerinden,eskisi gibi sıfırdan bilgiyle başlamak zorunda kalacaklarından korktular. Çünkü her gezegen de her insan gibi kendine has bir kişilik taşırdı ve bu kişilik insanlara uymazsa gezegen değil insanlar değişirdi. Awaken Projesini de istemiyorlardı çünkü insanların her haliyle sevilebilecek ve kabul edilebilecek varlıklar olduklarına inanıyorlardı. Devletler de bu adamları değiştirmek istedi."dedi.

Onun da gözleri genç adama kaydığında devam etti. "Her şey harikaydı taki Awaken'i etkisiz kılacak tek şey ortaya çıkana kadar. Bizim atladığımız tek konu kendini gösterdi...Insan beyni aşırı duygu hissettiği anıları unutmaz. Awaken projesiyle verilen ilaçlar bu unutulması zor anıları da silmek için tasarlandı. Ancak beyin aynı acıları tekrar hissettiğinde aynı anıları tekrar canlandırmaya başladı. Bu tüm Awaken deneklerinde geçerli olan bir sıkıntı değildi. Ancak geçerli olanlarda da kimlik karmaşasına sebep oldu. Onlara verdiğimiz yeni anılar ve eski benliklerinde iz bırakmış anılar arasında çatışma çıktı. Özellikle bu mühendis gibi zaten hafızası güçlü olanlarda bu sıkıntı daha da büyük etkilere sebep oldu ve anıların yanına kişiler de eklendi. Iki farklı dünya sanki beyinlerinde gerçek olanı bulmak için savaşıyordu ve bu da onlara dayanılmaz acılar verdi. Benim dünyamda suç bu yüzden çıktı. Daha doğrusu çıkacaktı...Hiçbir proje mümkün olduğu sürece deneklerinin kendine zarar vermesini istemez. Bende istemedim ve gördüğün gibi bu mühendis bu ay üçüncü kez burda..."dedi. Luna derin bir iç çekti,ikisi için de odanın havası neredeyse tükenmişti ve kalan hava da zehirden farksızdı,içlerine çektikçe ciğerlerini yakan.

İnsan her şeyini kaybetmeyi göze almalı ki bir şeyleri kazansın. Fred Awaken projesi uğruna her şeyi kaybetmeyi göze alarak başladı ve milyarlara denk bir paranın sahibi oldu. Devletler her şeyi kaybetmeyi göze alarak yeni gezegenleri keşfetmeyi ve insanlarına yeni hayatlar sunabilmeyi istedi. Awaken'ın yüzüncü yılında,başlarda bu proje için çalışan hiçkimse bu günü göremese de,yeni bir gezegene yerleşmek için Awaken deneklerinden bir grup hazırlandı ve dünya dışı ilk yerleşim yerini kurdular. İnsanlar ve suçlular her şeylerini kaybetmeyi göze alarak değişmek istedi. Başardılar ve yeni hayatlarında eskiden tek bir çizik dahi olmadan yaşadılar. Ancak bazısı da her şeyi kazanmak için her şeyini kaybetti. Mühendis normal dünyadaki her şeyi korumak istedi ve her şeyini kaybetti. Ölümünde yanında sadece ona destek vermek için çabalayan Luna vardı,boş bir odada ikisinin de açlıktan kemikleri sayılırken yaşama gözlerini yumdu.

Suçlu olan Awaken projesinin sahibi ve insanları kendi amaçları uğruna kullanmaktan çekinmeyen devlet adamlarıydı. Suçlu olan değişimi istemese de masumlara bunu zorunlu kılan insanlardı. Suçlu olan suçlular değil,onlara kendileri olmayı çok görenlerde ve çabalarını yetersiz görenlerdi. Masum olanlar ise bu yolda yitip gidenlerdi...

Dünya tüm masumlarını kaybederek her şeyini kaybetti ancak neyi kazandığı hâlâ belirsizdi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.