Alex;
Artık ay batmış, güneş doğudan doğmaya başlamıştı. Alex uyku girmeyen buz mavisi gözlerini ovuşturarak önündeki fotoğraflara bir kez daha nefret ile baktı. Baktıkları onu iyice sinirlendirmekten öteye gidememişti ne yazık ki. Fotoğraflara bakmaya daha fazla dayanamayacağını anlayınca tek elinde avuçlarının içinde top şeklinde buruşturup bir köşeye attı. Ellerini siyah saçlarından geçirip etrafta kırıp dökecek bir şeyler aradı. Bulamayınca da ayağa kalkıp orta da duran masaya sert bir tekme attı. Attığı tekmeden sonra siniri hafiflemek yerine yeniden artmıştı. Tekrar tekrar masaya vururken aklındaki tek şey intikamıydı...
"Ne olursa olsun anne ve baba, ne olursa olsun intikamınızı alacağım." Dedikten sonra masaya son kez tekme attı. Artık ayağı acımaya başladığından olduğu yerde durdu. Gözleri ile evi tararken bir yere odaklandı. Ailesinin fotoğrafını görünce gözleri orada takılı kaldı. Fotoğrafın olduğu yere yaklaşarak eline aldı çerçeveyi. Parmağını annesi ve babası üzerinde gezdirdikten sonra dudağının çeyrek kısmı denilecek bir harekette gülümsemişti onlara. İçindeki acı bir yerlerden sızlamıştı yeniden. Onları özlüyor, hala öldürüldüklerine inanamıyordu.
Elindeki çerçeveyi yerine koyup yeniden tekrarladı. "Ne olursa olsun. İntikam için her şeyi yapacağım. Sizin kanınız asla yerde kalmayacak." Derin bir nefes alıp koltuğa doğru ilerledi. Ceketini alıp üstüne giydi. Şehir dışındaki küçük kulübesinden çıkarken yeniden planını şekillendiriyordu. Çünkü beklemeye sabrı kalmamıştı.
Ormandaki evi ana yola çok yakın olduğundan arabasının yanına gitmesi uzun sürmedi. Kot pantolonundan son model Audi R8 Coupe'nin anahtarlarını çıkarıp uzaktan kumandası ile kilitleri açtı. Kapıyı sertçe kapadığında arabasının gazına basıp çoktan son sürat kullanmaya başlamıştı. Arabanın tekerlekleri büyük bir sürtünüşle yolda ilerlerken, asfalt resmen eriyordu.
Okul ile ev arası çok uzun olduğundan en az altındaki araba sayesinde bir buçuk saatte geldi. Bahçeden girip parka yerine girerken kendine yer aramaya başladı. Sonunda park yeri bulduğunda on dakikasını bunun için harcadığına inanamıyordu. Kapısını açıp dışarı çıktığında okuldaki bütün kızlar ona dönmüş fısıldayarak bir şeyler anlatıyorlardı. Alex ise bir şey olmamış gibi davrandı. Görmezden gelerek arabasını kilitledi ve okulun girişine girmek için adımlarını hızlandırdı. Kızların her yanından geçerken onu hayranlık ile süzmelerine alışıktı. Hatta bu durum gülümsemesine sebepti. Yine de onların yapmacılıklarından uzak duruyordu. Kızlar onun gözünde tek gecelik ve basitti. Tek istediği kafasındakini gerçekleştirmekti.
Ayza'nın ağzından;
Çalan alarmımı kapatmak için yine her sabah olduğu gibi büyük bir uğraş verdim ve o sırada masanın üstündeki birkaç defteri de düşürmüş bulundum. Yine de zaferime ulaştığım için oluşan zahiyatı umursamadım. Sanki üçüncü dünya savaşını kazanmış gibi hissediyordum. Yatağımda gerinerek esnerken bir tarafta da sağ elim ile telefonumda gelen mesaj var mı diye kontrol ediyordum.
Hayal kırıklığına uğramam çok sürmedi. İndirimlerden başka kimse mesaj atmamıştı. İçimde bir yerlerde bir sızı oluştu. Yalnızlığımın sızısıydı bu. Hâlbuki güne güzel ve mutlu başlamak için yatmıştım. Şuan ki durumum hiç öyle değildi. Sonuç kocaman bir boşlukta kavrulan hüzündü.
Yorganı sinirle üstümden attıktan sonra direk banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Dişlerimi de fırçaladıktan sonra odaya döndüm. Giysilerimi Allahtan akşamdan hazırlamıştım da bir de bunun için uğraşmayacaktım. Altıma siyah dar paça pantolonumu, üstüne de beyaz ince örgü kazağımı giydim. Saçlarımı da tepemde topuz yaptım. Makyajı sevmediğimden biraz dudağıma parlatıcı ve kirpiklerime de rimel sürdüm. Yere düşen defterlerimi de alıp ufak çantamı koluma taktım. Okula gitmeye hazırdım.
Aşağı inip annemin ağız sulandıran kahvaltısını görünce yüzümde otuz iki diş sırıtma oldu. Annemin yanına gidip yanağından öptükten sonra "Ne güzel masa bu annelerin en güzeli."dedim.
"Güzel kızımı okuluna aç açına yollamam ben."dediğinde daha da sırıttım. Annelerin en güzeliydi cidden.
Sandalyemi çekip oturdum. "Babam nerede anne?"diye sorunca "İşi varmış."cevabı ile suratım asıldı.
"Zar zor görüyorum zaten onu. Birde hep işi oluyor. Herhalde akşam yemeğine gelir?"tek kaşımı kaldırmış annemin düşünen suratına baktım.
"Gelir."annemin düşünceli hali her şeyi açıklamıştı. Akşam yemeğinde yok demekti bu cevap. Zaten babamı neredeyse buraya geldiğimizden beri doğru düzgün göremez olmuştum.
"Hadi sen yemeğini ye."annemin dediğini yaparak tabağıma zeytin, peynir, yumurta aldım. Küçük dilim ekmeğime de tereyağı ve reçel sürerek yemeye başladım. Annem portakallı meyve suyumu da koyunca o da karşıma geçip oturdu.
Sessizlik içinde yemek yiyorduk. Ben ise; bir taraftan yemeğimi yerken bir taraftan da eski hayatımı düşünüyordum. Eskiden böyle değildi. Babamsız yemek yenmeyen masa da annem ile ben kalmıştık. Buraya gelmeden önce Türkiye'de ailecek sofraya oturulurdu. Babamın ne zaman iş için buraya gelmesi ve benim de kaçış için bir yer aramam başladığında Amerika'ya yerleşmiştik. New York, herkesin bir kez gelip görmek istediği parıltı şehirdeydik. Şehir ne kadar parlaksa, ben de bir o kadar sönüktüm. Yalnızdım. Babam benden başka çocuk istemediği için de tek çocuktum. 'Kardeşim olsaydı nasıl olurdu?' diye düşünmeden edemiyorum. En azından onunla dertlerimi paylaşırdım. Maalesef yoktu ve bununda özlemi büyüktü.
Önüme baktığımda kahvaltımın bittiğini görüp ayaklandım. Annem çoktan kahvaltısını bitirmişti. Dünden kalan bulaşıkları yıkıyordu. "Anne bitirdim ben gidiyorum."annem yıkadığı bulaşıkları bırakıp, köpüklü elleri ile omzunun üstünden bakarak bana döndü. "Tamam, güzel kızım. İyi dersler."çıkmadan önce annemin arkasından gidip yanağından öptüm ve mutfaktan çıktım. Elime spor beyaz ayakkabılarımı aldım. Dışarıda giydikten sonra belimi biraz esnettim. Bu sırada oksijeni ciğerlerime de çekmeyi ihmal etmedim.
Hava sandığımın aksine bugün güzeldi. Benim şansımaydı belki. Çantamdan garajın ve arabamın da bulunduğu anahtarı alıp düğmeye bastım. Garaj açılırken benim de ikinci el marka Ford arabam ortaya çıktı. Arabamın yanına gidip kapısını açarak sürücü koltuğuna oturdum. Çalıştırıp kalabalık sokaklardan okuluma gitmeye başladım.
Trafik sıkışıkta olsa, sonunda okula gelebilmiştim. Arabamı okulun çıkışına park ettikten sonra güvenliğin oraya gittim. Kartımı gösterip okulun bahçesine girmiştim. Bahçede yürürken gözüme arabaların olduğu yer takıldı. Gözüm ile tarayınca tam da tahmin ettiğim gibi olduğunu gördüm. Her yer kapılmıştı. Yani benim külüstür arabacığıma yer yoktu. Hem arabamı bu lüks arabaların yanına park etsem onlara küfür etmişim gibi olur.
Gözlerimi park alanından çekip okulumun olduğu kapıya doğru ilerledim. Herkes arkadaşları ile samimi bir konuşma içerisindeydi. Onlara hep özeniyordum. Bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Yanımdan el ele tutuşan çift geçtiğinde bile içimden bir parça koptu. O sırada birine çarpıp kitaplarımı düşürmeseydim birkaç çifti daha izleyip özenmeye devam edecektim.
"Önüne baksana kızım."sinirli sesi duyana kadar çifte takılı kalmıştı gözlerim. Onlardan bakışlarımı alıp çarptığım kişiye baktım. Sinirli gözüküyordu. Hatta o mavi gözleri sinir ile parlıyor desem yeridir.
"Ö-özür dilerim."fısıltıdan farksız çıkan sesim ile yere çöktüm. Başımı da önüme eğip yere dökülenleri toplamaya başladım. "Birde dilemeseydin. Hem önüne bakmıyorsun..."
"Özür diledim ya!"diye bağırdım. Tek suçlu ben değildim. "İsteyerek yapmadık herhalde."işime dönüp kalemimi de aldım ve ayağa kalktım.
"Keşke yardım etseydin biraz."alayla gülüp "Filmlerdeki gibi mi küçük kız?"dedi. Kızarmıştım. Yanaklarıma kan hücum ederken o yine güldü. "Öyle sanmışsın belli. Sana bir şey diyeyim mi? Her şey filmlerdeki gibi değil. Çarpıştık, defterlerin dağıldı. Ama ben sana yardım eden ve aşık olan o çocuk olmadım. Üzgünüm."şaşırmıştım. Bunları beklemiyordum. Tek beklediğim yardım etmesiydi. Herkes meraklı gözlerle bize bakmaya başlamıştı. Hatta aralarında fısıltılar halinde konuşup, parmakları ile bizi gösterenler bile vardı. Etrafa kısılı gözlerim ile baktıktan sonra bana çarpana döndüm.
"Senin gibi öküz birinden yardım beklemek bende hata olduğunu gösterir zaten. Egon tavan yapmış senin."diye bağırıp omzum ile omzuna çarpıp içeri girdim. Sinirlenmiştim. Arkama bakma isteğimi dürtüp tuvalete girdim. Arkamdan homurdanarak bir şeyler dediğini duymuştum. Sözlerini seçememiştim.
Sinirle elimdekileri lavabonun üstüne koydum. Kafamı kaldırıp aynadaki yansımama baktım. Gözlerim dolmuştu. Yüzümdeki ifade de acı gizlenmişti. Söylediklerinden dolayı kırılmıştım. Çarpıştığım çocuk, yüzüme bütün her şeyi savurmuştu. Tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Ağzından çıkan her bir kelime kalbime dokunmuştu. Kendime bakmak bile bana acı veriyordu. Tırnaklarımı lavabonun kenarına batırınca acıtmıştı. İyiydi bu acı. Biraz daha bastırdım. Bastırdıkça içimdekiler oraya dökülüyor ve ben rahatlıyordum. Üniversite de olmama rağmen yalnızdım. Bunu isteyen de bendim. Beni kırıp dökmüşlerdi ve bunun sonucu herkesten kaçmak oldu. Kaçarak halledilemeyeceğini geç anlamıştım. İş işten de çoktan geçmişti.
Tuvaletin kapısı açılmasaydı devam ederdim. İçeri giren kızlardan kendimi saklamak için musluğu açıp avucuma doldurdum. Yüzümü su ile yıkadıkça kendime gelmeye başladım. Kızlar yanıma geldiklerinde bana bakmaya başlamışlardı. Bakışlarını aynadan görebiliyordum. Yüzüme suyu bir kez daha çarptıktan sonra onlara bakmadan musluğu kapadım ve kitaplarımı alıp çıktım. Ardımdan gelen kahkaha sesi içimi burksa da yoluma devam ettim. İyisin Ayza. İçimden tekrarladıkça, beynim iyi olmayı algılıyordu. İyiydim! İyi olmak zorundaydım!
Sınıfa geldiğimde çantamı yanıma koydum. Kitapları da sıramın üstüne koyarak kenarları ile oynamaya başladım. Biri sessizce yanıma gelip oturduğunda hala oynuyordum. Kafamı kaldırıp bakmak istesem bile bu dürtüyü hemen geri plana attım. Yapamazdım. Ben kimse ile tek başıma konuşamazdım. Bir anda eli elimin üstüne geldiğinde ikimizin de eli kitabın üzerinde durdu. Kafamı kaldırıp ona baktım. Şaşkınlığımdan ağzım bir açılıp bir kapanıyordu. O ise bana yandan gülüyordu. Gözlerine doğru gözlerim kaydığında boğuluyorum sandım. Yoğundular. Çok ama çok yoğundular. Gökyüzünden biraz koyu, denizden biraz açık göz rengine sahipti. Buz mavisi. Beynim gözlerinin rengini bana fısıldarken gözlerimi yumdum. Açtığım da orada olmamalıydılar. Yanlıştı.
Gözlerimi açtığım da oradaydı. O alaylı gülüş, buz mavisi gözler. Bana bakıyorlardı. Ne o konuşmak için hamle yapıyordu ne de ben. Sormak istediğim çok sorular vardı. Kelimeler dilimin ucundaydı. Çıkamıyorlardı sadece. Çıkarsalar anın büyüsünden kopacaklarını biliyorlardı. Gözleri öyle bakarken üstümde çok büyük baskı hissediyordum. Gözlerimi kaçırıp etrafa baktım. Herkes yeniden bize bakıyordu. Gözlerimi devirme hissini bastırıp, elimi elinden çektim. Tepki verir sanıyordum ama vermedi. Aksine gözleri beni daha da esir almışlardı.
Sonunda dayanamayıp "Neden öyle bakıyorsun bana? Beni daha fazla mı küçük düşürmek mi istiyorsun yoksa? Sabah söylediklerimden dolayı da özür dilerim. Sinirlenmiştim."dediğim de sesim sakindi. Sanki kırk yıllık arkadaşız da, ne yaptığımı sorar gibiydi. "Hayır. Sadece, sadece seni öyle tek görünce üzüldüm güzelim ve özür dilemen iyi bir fikirdi."söylediği sözlerden sinirlerimi artık tüm hücrelerimde hissedebiliyordum.
"Sanane. Söylesene sanane! İnsanlık bende özür diledim birde."diye bağırdığım da iğne atsan duyulacak kadar sessizdi ortam. Gözleri bir kat daha koyulaşırken bana yaklaştı. Kendimi geriye kaydırdım. Ama duvarla bedeni arasında kalmıştım. O daha da yaklaştı ve kafasını kulağıma doğru götürdü.
"Hakikaten banane!"kulağıma fısıldadıktan sonra geri çekildi. Kafasını sağ omzuna eğip kısılı gözleri ile bana baktı. Sonra da ellerini sıraya dayayıp destek alır gibi kalktı.
"Sen kimsin? Adın ne? Neden benim ile uğraşıyorsun?"art arda sorularımı sorarken; sesim benden beklenileni yapmıştı. Korktuğumu belli edecek kadar kısık ve ağlamaklıydı. Gitmesine de izin veremezdim. Korkmadığımı belli etmek istercesine dik durmaya çalıştım.
Hala kalktığı yere bakıyordum. Cevap gelmeyince kafamı kaldırıp ona baktım. Böyle çok uzun gözüküyor kendimi böcekmişim gibi hissetmeme neden oluyordu.
"Zaman gelince öğreneceksin."bana tepeden bakıp sıradan çıkıp gitmişti. Öylece arkasından bakarken bunun bir başlangıç olduğunun sinyalleri kırmızı alarm gibi kafamda ötüyordu. Kafamı sırama gömüp gözlerimi yumdum. Kimsenin beni dağılmış görmesine dayanamazdım. Güçsüzlüğümü görmelerindense, kendi benliğimde kaybolurum daha iyi.
Alex;
Pişmanlık tenini yakıp kavuruyordu. Ellerini yumruk yapıp yumruğunu duvara geçirmişti. Sinirini atmanın başka yolu yoktu onun için. O kızı kolundan tutup alıp götürmemek için çok direnmişti. Zamanı değil diye hep uyarmıştı kendini. Yumruğunu yine duvara geçirince açılan parmak boğumlarına baktı. Hayatım gibi işte diye düşündü. Gözlerini sıkıca kapadı ve bekledi. Herkesin ona bakıp önünden geçip gitmesini bekledi. Gözlerini açınca her şeyin aynı olduğunu kimsenin hareket etmediğini görünce daha da sinirlendi.
"Önünüze dönün lan! İşinize baksanıza."adeta kükremişti. Bütün koridor onun sesi ile dolmuştu. Korkunç göründüğünün farkındaydı. Elinden gelen bir şey yoktu. Sinirliyken atom bombasıydı adeta. Dokunulduğunda patlayan, kimseyi düşünmeyen biriydi. Herkes işine dönünce de rahatlamıştı. Meraklı insanlardan oldu olası nefret ederdi.
Saçlarını iki eli kavrayarak sıktı. Canı yansa da acı hoşuna gitmişti. Arkasından bir el omzuna dokunduğu sırada "Kendine acı çektirmekten vazgeç artık."sesleri ile hem ellerini saçlarından çekmişti, hem de yüzünü kıza dönmüştü.
"Acı hoşuma gidiyor bunu sende biliyorsun. Öfkemi ve intikamımı canlı tutuyor."
"Kendine zarar vermeni sağlıyor. Her şeyin zamanı var Alex. Sana elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyorum ama sen izin vermediğin sürece daha da yaklaşamıyorum sana." kızın sesi çaresizlikten artık yalvarmaya dönmüştü. "Lütfen. Yardım etmeme izin ver."ellerini Alex'in kaslı göğsüne koyup gözlerini ona dikti.
Alex ise onun çaresizliği ve acizliğini her bir hücresinde hissedebiliyordu. Yüzünü buruşturup kıza bakmaya devam etti. Kızın üstünde ikinci bir ten görevi gören duyguları sevmiyordu. Onun istediği güçlü ve hırslı biriydi. Diğer türlüsünü ayak bağı olarak görüyordu.
"Sağol Nora. Ama yardımına ihtiyacım şuan yok. Olduğunda sana gelirim."göz kırpıp kızın ellerini üstünden çekti. Kızın elleri iki yanında boşça sallanırken gözleri dolmuştu. "Pekala. Görüşürüz."dedikten sonra Nora gitmişti. Alex de o gider gitmez rahat bir nefes almıştı.
Kafasını iki yana sallayıp adımlarını tersi yöne attı. Okul şu an iyi değildi onun için. 'En azından evimde huzurluyum' içinden bunu kendine inandırmaya çalışıyordu. Eve gitmek istediğinden bir tarafı emin değildi. O yanı korkuyordu. Alex o korkunun onu ele geçireceğini bildiğinden hızlıca onu futbol topuna vurduğu gibi vurup arkalara yolladı. O da biliyordu bu işte korkunun yerinin olmadığını. Sonunda ya ölüm vardı; ya da yaşam. İki çizgi arasında ilerliyordu. İp çok inceydi. Her an kopup sonunu getirecek kadar hem de.
Ayza'nın ağzından;
Okuldakilerin bakışmaları ve fısıldanmaları ile günün sonunu getirmiştim. Sessiz, sakin bir şekilde okurken neden böyle olmalıydı? Tek istediğim yalnız bir biçimde okulumu bitirmekti. Gözlerimi insanlardan kaçırarak elimdeki defterlerimi daha da sıkı tuttum. Sadece arabama binip evime gitmek istiyordum. Adımlarımı sıklaştırıp okulun dışına çıkabilmiştim. Arabamı görünce yüzüme yayılan gülümsemeyi engelleyemedim. Arabama doğru ilerleyip bindikten sonra çalıştırıp evime yol almaya başladım.
Eve geldiğimde garajı açıp arabamı park ettim. Arabadan inip içeriden garajı kapattım. Garaja açılan kapıdan içeriye girince annemin evde olmamasına üzüldüm. En azından sohbet edeceğim biri olurdu. Dilimi şaklatıp kitaplarımı ve çantamı koltuğa atıp mutfağa girdim. Etrafa bakarken ne yiyebileceğimi düşünüyordum. Ekmek poşetini bulunca oraya yöneldim. Ekmeği alıp tezgâha koydum ve çekmeceden de bir bıçak çıkardım. Canım domates ve peynir arası çektiğinden malzemeleri aldım. Domatesleri doğrayıp peyniri de koyduğumda tamamdı. Bir de yanına meyve suyu aldım ve salona gidip beyaz üçlü koltuğa oturdum.
Sandviçimi yerken ne kadar acıktığımı şimdi daha da anlamıştım. Ben yemeğimi afiyet ile yerken kapının açılma sesi gelince yüzümü kapıya doğru döndüm. Gelen annemdi. Elinde poşet ile içeri girince yüzünün yorgunluğundan içim burkuldu. Acaba yorulmasının sebebi neydi? Soracakken annem yanıma gelip poşeti bıraktı. Kendi de karşımdaki koltuğa oturdu. Bana öylece bakıyordu. Söyleyeceği bir şey vardı. Söyleyeceğinden de çekinir gibiydi.
"Anne ne oldu?"sesim korku dolu çıkmıştı. Annem koltukta dikleşerek "Eşyalarını hazırla Ayza. Burada oturmayacağız artık. Baban bize başka bir yer bulmuş."dediğinde elimdeki ekmeği ve bardağı sehpaya bırakıp anneme baktım. Söyledikleri beni şaşırtmıştı. Bir yeri çok çabuk benimseyemediğimden buradan gitmek beni üzerdi.
"Nereye anne? Şaka mı bu? Benim ile neden oyun oynuyorsunuz? Babam nerede? Neden bana bunu yine yapıyorsunuz?"sesim bezgince çıkmıştı. Yorulmuştum artık. Onların pinpon topu olmak beni yormuştu. Bedenim artık dayanamayacak da kırılacakmış gibi hissediyordum.
Annem ayağa bir hışımla kalktı. İşaret parmağını sallayarak "Bana bak küçük hanım. Şimdi eşyalarını topla. Hemen."diye bağırdığında gözlerimi açarak anneme baktım. Onu ilk defa bu kadar sinirli görmüştüm. "Ne duruyorsun Ayza? Dediğimi bir kerede yapsan ölür müsün?"bir daha bağırdığında yerimde resmen sıçramıştım. Bir şey demeden koşarak odama çıktım. Zira annemin bana bağırması çok gücüme gitmişti.
Yatağımın altındaki valizimi alıp dolabımı açtım. Eşyalarımı gelişi güzel koyduktan sonra defter, kitap ve makyaj malzemelerimi de aldım. Etrafa son kez baktığımı bilerek gülümsedim. Aynı Türkiye'den buraya geleceğim zaman yaptığım gibi. Elimi eşyaların üzerinde gezdirirken içimdeki burukluğu gidermeye çalışıyordum. Böyleydim ben. Bir yere alışıp vazgeçemezdim. Birine alışıp da vazgeçemediğim zamanlarda olduğu gibi. Kapının koluna elim uzandığında buruk bir gülümseme ile valizimi de taşıyarak kapıyı kapattım. Nefesimi bıkkın bir şekilde verip aşağı annemin yanına indim.
Annemin de eşyaları salondaydı. O da yukarıdan inince "Hadi."dedi yüzüme bakmadan. Sanırım sinirlendirmiştim. Dudağımın kenarını ısırarak askıda duran ceketimi almadan salonda gözlerim gezindi. Bıraktığım eşyalarımı görünce gözlerimi devirerek aldım. Annem yiyemediklerimi çoktan sanırım mutfağa götürmüştü. Çünkü ekmeğim ve bardağım ortalıkta gözükmüyordu. Koltuktaki eşyalarımı alıp valizimi açtım. İçine koyduktan sonra ceketimi giyip beni bekleyen annemin yanına gittim. Birden aklıma gelen ile kalbim sıkışmıştı.
"Anne arabam? Arabama ne olacak?"annem gözlerini devirerek bana baktı. Hayatımda ilk defa annemi böyle görmüştüm. "Sonra alırsın."kendi arabasının bagajını açıp valizini koyduktan sonra benimkini de alıp koydu. Bagajı kapatıp sürücü koltuğuna giderken bende yanındaki kapıyı açıp yolcu koltuğuna geçtim. Annem arabayı çalıştırıp giderken arkamdaki eve baktım. Üzülmüştüm. İç geçirerek anneme döndüm. İfadesiz bir duruş ile önüne bakıyordu. İlk defa sanırım annemden korkmuştum.
"Gideceğimiz yer nasıl anne?" annem bir saniyeliğine gözlerini yoldan ayırıp bana baktı. Sanırım cidden merak edip etmediğimi anlamak istedi. "Güzel. Ormanın içinde."ağzım açılırken "Ne?"diye bağırdım. "Korkma kızım. Ayılar falan yok. Gayet güzel. Yakınlarda bir yerde tek tük kulübeler ve insanlar da var. Fena mı arkadaşın olur belki?"tek kaşını kaldırarak bana baktı. Ben ise omzumu silkip camdan dışarı baktım.
Orman? Yeşili ve sessizliği severdim. Ama ormanda yaşamak? Sanırım bu fazlaydı. Romanlardaki gibi hayatım yoktu. Olmayacağını da biliyorum. Beni sevmeleri için kimsenin nedeni de yok. Yine de orman gibi bir yerde yaşamak nasıl olacak merak ediyorum.
"Okula uzak mı peki?"ağzımdan çıkan dumanlar cama buhar yapmıştı. Kış olmasa da, hava soğuktu biraz. "Biraz evet. Sonuçta araban var."annemin vurdumduymazlığından dolayı saçımı yolmak istiyordum. Hatta babama birkaç laf etmeden de içim rahat etmezdi.
Cama üfleyince çıkan buhara baktım. Hayatım gibiydi. Silinecekti birazdan. Hiç olmamış gibi. Buhar yok oldukça şehirden uzaklaştığımızı gördüm. İnsanlar her yerdeydi. Kalabalığa gözümü kırpmadan bakıyordum. İnsanlar uzaklaşıp geride kaldıkça dudağım kıvrıldı. Ne çok her şey bana benziyordu. Benim de hayatımda neler geri de kalmıştı. Türkiye'de de otururken evimiz boğaza bakardı. O zaman da gelen geçeni izler, ışıkların ne kadar parlak olduğunu benim de sönük olduğumu düşünürdüm. Şimdi New York daha da parlaktı ve ben çok daha sönüktüm.
Annem CD 'yi takınca Türkçe şarkı arabayı doldurdu. Tanımadığım eskilerden bir sanatçıydı. Annem eski şarkılara bayılırdı. Gözlerimi devirip "Ne kadar yol kaldı acaba?"dişlerimin arasından konuşmuştum. Canım sıkılmıştı ve açtım. "Geldik sayılır kızım."annem gülerek bana baktı ve yola döndü.
Annemin geldik sayılır demesinden ancak yarım saat sonra ancak gelebilmiştik. Yol o kadar uzaktı ki benim külüstür ile kesin okula on saatte giderdim. Arabadan inmiş etrafı öylece tarıyordum. Resmen ormandaydım. Yeşil ağaçların arasında duran iki katlı bir kulübeydi. Ahşaptan yapılmış kulübe hoş gözükse de hayaletli bir ev olarak görüyordum.
Yaprak hışırtıları altında yeni evimize doğru yürüdüm. Adımımı atınca ahşap gıcırdadı ve seslice yutkundum. Cidden korku filmi çekiyormuşuz gibi hissediyordum. Geri kaçma isteğim uyansa da omuzlarımı dikleştirip evin içine girdim. Gördüklerim beni memnun bırakmıştı. Her yer ahşaptı. Buna tezat olarak koltuklar beyazdı. Sağa dönünce mutfak gözüküyordu. Yukarı çıkmak içinde ahşap merdivenler bulunuyordu.
"Odanı görmek ister misin canım?"annem çoktan mutfağa geçmiş bir şeyler hazırlıyordu. Kapıyı arkamdan kapatıp "Bu eşyalar daha önce burada mıydı? Yoksa siz mi seçtiniz?"dedim.
Annem elindeki bıçağı bırakıp "Daha önce oturan aileden kalma. İstersen odanı yeniden düzenleyebilirsin. Ben salonu ve yatak odasını beğendim."tekrar işine geri dönünce "Bende odama bakayım bari."sessizce mırıldanıp annemin yanından çıktım. Hangi oda olduğunu sormayı unuttuğumu hatırlayınca yukarıdan bağırdım.
"Anne hangi oda?"
"Hemen karşıdaki oda canım benim."annemin dediği odanın kapısını görünce oraya yöneldim. Kapının önünde, kapı kolunu tutup bekliyordum. Açınca göreceğimden memnun olup, olmayacağımı kestiremiyordum. Bütün cesaretimi toplayıp kapıyı açınca sevinçten ağlayabilirdim. Hemen kapımın karşısında çift kişilikli beyaz yatak örtüleri ile yatağım duruyordu. Hemen sağ tarafında duvara dayalı beyaz makyaj masam ve yatağımın karşısında giysi dolabım. Sol tarafında balkon bile vardı. Odanın içine girip hemen balkona yöneldim. Balkona çıkınca ağaçlardan bir şey göremesem de yeşillik güzeldi. Sonbahar da olduğumuzdan kahverengiye çalan bir renk olmaya başlamışlardı. Aslında kartpostallardan çıkmış bir havası vardı.
Biraz daha manzaraya baktıktan sonra içeri girdim. Sağ olsun annem valizimi odama çıkardığından hemen valizi açıp dolabıma yerleştirdim. Kafamı çevirip baktığım da havanın karardığını fark ettim. Üstümdekileri çıkarıp pijamalarımı giydim. İçeri dolan rüzgârdan dolayı üşümüştüm. Balkon kapımı kapatıp yatağımın içine girdim. Saat erkendi ve açtım. Ama uykum gelmişti. Başımı yastığa koyar koymaz da uyumuştum.
Uyandığım da lambam sönük ve dudaklarım kurumuştu. Başımı kaldırdığımda karanlık odama baktım. Ağaçların gölgesi içeri vurdukça sanki biri varmış gibi gösteriyordu. Bir an ürpersem de 'gerçek değil onlar Ayza.'diye kendi kendime mırıldandım. Ayaklarımı yorgandan kurtardıktan sonra ahşap zemine bastım. Tam kapıdan çıkacakken dışarıdan uluma sesini duyunca olduğum yerde kaldım. Annem ve babamın yanına gidebilirdim. Babam gelmiş miydi acaba? Uluma sesini bir daha duyunca kendimi balkonun kapısında bulmuştum. Balkonu açan ellerim titriyordu. Balkona çıkınca soğuk hava yüzüme çarparken uluma sesi kulaklarımı doldurdu. Köpek miydi acaba? Daha net görmek için gözlerim ile etrafı taradım ama karanlıkta kimseyi görememiştim. Biraz daha ilerledim ve aşağı baktım. Gördüğüm karşısında ufak bir inilti ağzımdan kaçtı. Bildiğimiz kurt köpeği bana bakıyordu. O sırada ıslık sesine benzer bir şey duydum ve okun gördüğüme saplanması bir oldu. Vurulan hayvan acı ile inlerken bir karaltı daha ortaya çıktı. Karanlıkta kim olduğunu çözemedim. Ben orada öylece bir şey yapamadan durarak olanları izliyordum.
Şuan çığlık atıp herkesi ayağa kaldırmam lazımdı. Benim tek yaptığım ise aşağıda uluyan Kurt'u dinlemek ve vuranı izlemekti. Rüzgâr estiğinde saçlarım ile görüşümü engellemişti. Elim ile saçlarımı arkaya atıp balkon altına yaklaşan karaltıyı gözümü kapamadan izledim.
"İçeri gir güzelim. Seni de vurmak zorunda bırakma beni."sesi hem ürpertici, hem de melodikti. Yerde duran hayvanı sırtladığı gibi arkasına bakmadan gitti. Bir yerden tanıdıktı sanki. Kafamı iki yana sallayıp gülümsedim. Vahşi hayvanı öldürmüştü bizleri yemeden. Kim olduğunu bulursam teşekkür edecektim. İçeri girmeden karanlığa baktım. Hayret ile olduğum yerde durdum. Olanlardan korkmadığıma şaşırdım. Bilmediğim bir nedenden kendimi aksine güvende hissettim. Sanırım duygularım köreldi. Uykunun uyuşukluğu buna da etken olabilir. Yatağıma yatarken bile güvende olduğumun hissi gitmedi. Olanlar doğal değildi. Bir hayvan ölmüştü. Üzülmek yerine seviniyordum. Sanırım deliyordum.
Arkadaşlar beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum :) Facebook'da Sihirli Hikayeler sayfasındada yayımlanıyor. Eğer beğendiyseniz teşekkür ederim :) beğenenler arkadaşlarınıza da söylerseniz sizde çok şey istemiş olmam herhalde :)