Umbra dağı, diğer bir deyişle unutulmuşların dağı, içinde sahipsiz ruhların dolandığı anlatılarıyla ünlüydü.
Krallığın kuruluş döneminde pek çok savaşa ev sahipliği yapmasının sonucunda gerek halkı, gerekte kendisi çok zarar görmüştü.
Bir rivayete göre, altında ceset kalıntısı bulunmayan tek bir karış toprak bulunmazdı.
İşte bu yüzden lanetli olarak tabir edilirdi. İnsanlar değli yanına yaklaşmak, dağı uzaktan görünce bile huzursuz olurdu.
Fakat bu dağın yerel halkından kurtulan iki elin parmağını geçmez insan, memleketlerinden vaz geçemeyerek dağın eteklerine yeni bir köy inşa etti.
Sanılanın aksine rivayetler gerçek değildi. Dağ her ne kadar yıpranmış olsa da tıpkı bıraktıkları gibiydi.
Büyüleyici gölleri, yamaçları, şelaleleri ve akar sularıyla saklı bir cennetti. Yerli halk bir daha böyle bir felaket istemediği için büyük bir bencillik yaptı.
Söylentileri yalanlamak yerine daha da körükleyerek insanları saklı cennetlerinden uzak tuttular.
İşte Athanastia da bu dağın minik sahibiydi. Bacak kadar boyuyla bütün dağı ezberlemiş, en ulaşılamayacak noktalarını mesken edinmişti.
Siyah saçları ve dağın bitkilerinden kaynaklanan genetik bir bozukluğun sebep olduğu beyaz gözleriyle tipik bir Umbra yerlisiydi.
Her zamanki gibi dağın arka tarafındaki yamacına çıkmış, şifalı ot topluyordu. Sepetindeki otlara baktı. "Bu kadar yetmez ki." Diye mırıldandı. Daha fazla toplaması gerekti. Fakat gün bitmek üzereydi ve hiç kimse geceleri Umbra dağında tek olmak istemezdi. Hele ki bu küçük bir kızsa.
Üzerine yapışan otları temizledi ve koşar adım ağaçlık alanın içine daldı. Daha bebekken bile babasıyla buralarda uzun yürüyüşlere çıkarlardı. İç çekti. O günleri öyle çok özlemişti ki.
Umbra dağı çok büyük sayılmazdı. Fakat göz alabildiğince düz topraklara sahip İnvictus krallığında uzaklardan bile göze batan bir detaydı.
Seri adımlarla ezberlediği yolda ilerledi. Bir yandan en azından birkaç tane ot satabilmek için dua ediyor, bir yandan da topladığı otların düşmemesi için sepetin kapağını kapatıyordu. Yirmi dakikanın ardından köyüne ulaştığında direk merkezde bulunan pazara ilerledi. Fakat görmeyi beklediği manzara yoktu.
Genelde pazarlar gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürerdi. Haftada bir kurulan pazar, köy halkının en az yarısının geçimini sağlardı. Fakat gün yeni batmasına rağmen pazar toplanıyordu. Yumruğunu sıktı. Sadece sabah biraz daha fazla uyumak istediği için bu kadar geç kalmıştı.
Şimdi ne yapacaktı? Annesine ne diyecekti? Elini guruldayan karnına koydu. Ne yiyeceklerdi? O sırada gözü bir domates tezgahına kaydı. Oraya ilerledi. "Pazar neden erken kapatılıyor abla?" Kadın küçük kıza döndü. "Yarın prens gelecekmiş. Ona hazırlık yapılacak. Ömrü hayatımda böyle şey görmedim. Nereden çıktı ki bir anda? Ya gelip yaşamımıza burnunu sokarsa?"
Kadın kızdan çok kendine anlatıyor gibiydi.
Kız kaşlarını çattı. Prens mi? Daha bu köyün dışından bir insan bile görmemişti. Şaşkınlığını bir kenarı bırakıp eline arta kalan birakaç domatesten birini aldı. En büyüklerinden olmasına özellikle dikkat etti. "Peki bu domatesler ne kadar?" Kadın hâlâ durumu düşünürken yanında duran oğlu cevapladı.
"Üç bakır." Bir yandan domatesi inceliyormuş gibi yaparken bir yandan da söylendi. "Yapma ya. Ne ara o kadar pahalandı?" Bu sefer kadın söylendi. "Yapacak bir şey yok. Alacaksan al. Almayacaksan bizi oyalama." Kadın tezgahın altından çıkarttığı kasaya kalan domatesleri doldurmaya başladı.
Kız bunu fırsat bilip domatesi de otları koyduğu eski sepete attı ve koşar adım pazarın çıkışına ilerledi. "Seni küçük fare! Hemen getir onu buraya!" Kadın arkasından bağırmaya başladı. "İki dakika yakalayıp getireyim." Oğlan tam bir adım atmışken kadın kolundan tutarak engelledi. "Boş ver, bir domatesten ne olacak ki?"
*****
"Anne?" Küçük adımlarıyla evine girdiğinde etrafa bakındı. Tek odalı bir evleri vardı. Köşedeki yatakta yatan annesini yakaladı gözleri. Yavaşça inip kalkan karnından uyuduğunu anladı. Elindeki sepeti tek ayağı kırık masanın üzerine koyarak annesine ilerledi.
Kendisi gibi simsiyah olan kısa saçları terden boynuna ve çenesine yapışmıştı. Üzerine eğilerek alnına küçük bir buse kondurdu. Yine ateşi vardı. Kapının yanındaki, diğerine göre daha küçük olan kovayı aldı ve evlerinin arkasına kalan küçük dereye ilerledi.
Yaklaşık beş dakikalık bir yürüyüşün ardından. Kovayı önce suda birkaç kere duruladı, sonra ağzına kadar doldurup eve geri döndü. Önce temiz sudan bir kase ayırdı sonra da evde bulduğu temiz bir bez parçasını da alarak annesinin baş ucuna koydu. Bezi soğuk suda ıslattı ve güzelce sıkarak annesinin alnına koydu. Hemen sonra da kadının üzerindeki çarşafı beline kadar indirdi.
Bunların hepsini yakınlarda oturan yaşlı bir teyze öğretmişti. Sık sık gelip genç kadınla ilgilense de artık eskisi kadar sık gelemiyordu. Yaşlıydı sonuçta.
Ne kadar bereketli topraklarda yaşasalar da hiçbir şey dertlerine deva olmuyordu. Annesi yıllardır böyleydi ve giderek daha kötü oluyordu. İç çekti kız. Son birkaç yılı böyle geçmişti, annesine bakarak.
Zaten babası da annesini iyileştirmeye çalışırken ölmemiş miydi?
Annesinin saçından bir tutam aldı ve örmeye başladı. Sonuna geldiğinde bozdu. Tekrar ördü ve tekrar bozdu. Böyle böyle kendine özgü örgü şekilleri geliştirmişti. Böyle gecelerde tek eğlence kaynağı buydu. Arada da alnına koyduğu bezi yıkayıp tekrar yerleştiriyordu.
Annesi yaklaşık dört saat sonra uyandığında kendisi uyumak üzereydi. Fakat annesi uyandığında uyumamak için direttiği gözlerini irice açtı. "Annem, yine mi çıktı ateşim?" Kız annesinin kuru sesini fark ettiğinde önceden kaseye doldurduğu temiz suyu uzattı.
"Teşekkür ederim." Kadının sesi ağlamaklıydı. Hangi anne kızına böyle şeyleri yaşatmak isterdi ki? Kasedeki suyun yarısını içti ve gerisini kızına uzattı. İstediğinde dereden bir kova su alabileceğini biliyordu fakat kızı için en azından bunu yapmak istiyordu.
Kendine uzatılan suyla gözleri parladı kızın. Küçük elleriyle sardı kaseyi ve kafasına dikti. "Sen bekle, ben bir kova su daha alıp geleyim." Kız bardağı masaya koydu ve içindeki su artık kirlenmiş olan kovayı alarak dışarı çıktı. Kirli suyu bir ağacın dibine döktü ve bir kova su daha alıp geri geldi.
O suyla domatesi ve topladığı otların bir kısmını yıkadı. Sonra hepsini güzelce doğradı ve evde daha önceden bulunan yarım ekmeğin arasına tıkıştırdı. Bunları yaparken arada bir iki şeyi de kendi ağzına atmıştı. Genelde ormanda bulduğu meyvelerle doyurmaya çalışıyordu karnını. Ona göre annesi hep ön plandaydı.
Hazırladığı tostu bir tabağa koyup annesine verdi. Domatesin hepsini koymamıştı. Yarısını yarın sabah için ayırmıştı. Erkenden kalkıp annesine en sevdiği meyveleri toplayacaktı.
O gece annesinin koynuna sığındı. Her ne kadar annesine annelik yapsa da o daha on yaşında küçük bir kızdı.
*****
"Anne, dünden kalanları doğruyorum. Şimdilik onunla idare et. Ben de öğle ve akşam için biraz meyve toplarım." Annesinin kırkırtısı kızının gülümsemesine sebep olmuştu. "Bazen kime çektiğini düşünmeden edemiyorum. Ben senin yaşında bir kova suyu bile taşıyamayacak kadar narindim."
Kız gülümsedi. "Babama çekmişimdir belki?" Ortamdaki neşeli hava bir anda dağılırken kendine lanet etti kız. Babasını hatırlatarak annesini üzdüğünü farketti. "Yani öyle demek istemedim. Aslında-" sözünü kesti genç kadın. "Evet. Babana çekmiş olabilirsin. Ama sende başka bir şey var. Çok güçlüsün Athanastia. Babandan, bu köyden, hatta belki de bütün krallıktan. Değil sen, yetişkin bir insan bile buna bu kadar uzun katlanamaz."
Sona doğru sesi zor çıkmıştı. Bunu fark eden kız biraz su doldurdu. Bu sırada annesi öksürmeye başlamıştı. Hızla kaseyi annesine götürdü. Fakat annesinin kaseye uzanan ellerinde gördüğü kan, kasenin elinden düşüp kırılmasına sebep olmuştu.
Korkuyla yüzüne baktı dudagının kenarında da kan lekesi vardı. "A-anne." Kadın da durumu fark ettiğinde kızına yakalandığını anladı. Birkaç gündür oluyordu bu kanlı öksürükler. Fakat saklıyordu kızından. Daha da üzülmemesi için.
"Dilimi ısırmışım yanlışlıkla. O kanamıştır. Endişe etme sen." Her ne kadar inanmak istese de içten içe böyle olmadığını biliyordu. Annesine burukça gülümsedi ve yeredeki kırık parçaları toplamaya başladı. Hazırladığı tabağı yatağın yanındaki çürük komidine yerleştirdi. "B-ben meyve toplamaya g-gideceğim."
"Fazla uzaklaşma."
*****
Kız korkuyla koluna bakıyordu. Ağaçtan annesinin sevdiği meyveyi toplarken kırık bir dal kolunu çizmişti. Derin bir kesik değildi fakat derisini parçalamıştı. Gözleri doldu. Köy çok uzağa kalıyordu. Zaten halsizdi. Köye kadar nasıl dayanacaktı ki? Eteğinden bir parça kumaş koparttı. Ama bunu direk yaraya saramazdı.
Ağaçtan bir kaç yaprak aldı. Gözlerinden ard arda akan yaşlarla birlikte yaprakları kolunun üzerine dizdi. Tam kumaşla etrafını saracakken bir ses durdurdu onu. "Hey, hey, hey. O öyle yapılmaz ki. Gel yardım edeyim." Kız tanıdık olmayan sesle irkildi. Köy kalabalık olsa da herkes birbirini tanırdı ve herkesin sesine az çok hâkimdi.
Merakla arkasını döndü. Fakat gördüğü yüz şaşkınlıktan acısını bile unutturmuştu. Koyu kahve gözleri ve kızıl saçlarıyla resmen buralı olmadığını haykırıyordu. "S-sen de kimsin? Burada ne işin var?" Çatallı sesini kendi bile tanıyamamıştı. "Ben bir şövalyeyim." Korkuyla geriye adımladı kız. "Şö-şövalye?" Adam tek dizini toprağın üzerine koyarak kızın boyuna erişti.
"Korkma. Ben size zarar vermeye gelmedim. Hem sen prensin ziyaretini biliyorsundur değil mi?" Kız kafasını aşağı yukarı salladı. "İşte ben onun korumasıyım. Korkmana gerek yok." Sonra adamın gözleri yere dökülmüş meyve sepetine kaydı. "Meyve toplarken mi oldu?" Kız titrek sesiyle cevapladı. "Evet." Adam gülümseyerek yerdeki meyveleri tekrar sepete doldurdu.
"Gel, seni kamp alanına götüreyim. Hemen şurada." Aralarındaki iki metrelik mesafeyi hızla kat etti. "Yanında annen baban yok mu?" Kız kafasını iki yana salladı. "Tekim." Adam kaşlarını çattı. "Burası köye çok uzak, nasıl tek başına buraya kadar gelebildin?" Kız buna pek cevap verecek hâlde değildi.
"Pekâla. Gel seni kucağıma alayım." Kız gerilese de adam onu kibarca tuttu ve kucağına aldı. "B-buna gerek yoktu." Adam kızın kolundaki yaprakları canını yakmamaya çalışarak yere attı. Kısa bir yürüyüşün ardından prensin kamp alanına gelmişlerdi. Karşılaştıkları herkese olayı üstün körü anlatan adam direk şifacının yanına ilerlemişti.
"Aman, aman. Ne oldu bu küçük kıza?" Şifacı renk renk yüzüklerle dolu elleriyle ağzını kapattı. "Gel hemen saralım yaranı." Athanastia tedirgin olmuştu. Beyaz cübbeli, ve genç olmasına tezat beyaz saçlı adam kızın gözünde ürkütücüydü. Üstüne üstlük her yerinde rengarenk boncuklardan yapılmış onlarca takı vardı. "Ay korktun mu sen? Çakmak çakmak bakıyor bir de."
Athanastia huysuzlanmıştı. Fakat yarası karşı gelmesini engellemişti. Genç adam kızı diz boyunda bir kayaya oturttu. "Kolunu uzat bakalım güzel kız." Athanastia kolunu uzatmayınca şifacı bunu anlayışla karşılamıştı. Yavaş harekelerle kızın kolunu tutup yarayı inceledi. "Böyle bir yarayla bu kadar sakin durman mucizevi bir şey. Ama merak etme. Birkaç dakika sonra hiç olmamış gibi hissedeceksin."
Şifacı beyaz cübbesinden içinde mavi bir sıvı bulunan küçük cam şişe çıkarttı. "Söyle bakalım. Neden burada teksin?" Onu buraya getiren genç adam kızın arkasına geçmiş iki omuzunu da onu rahatlatmak amacıyla tutmuştu. "Annem çok hasta." Kız yutkundu. Sabahki olay her aklına geldiğinde ağlayası geliyordu.
Şifacı mavi sıvıdan az bir miktar eline sürdü ve yarayı dikkatle okşamaya başladı. "Ben de ona en sevdiği meyveyi toplamak istedim." Yara daha çok sızlamaya başlamıştı. Acıyla inledi. "Babanla toplasaydınız ya?" Kız duraksadı. Bu soru canını yaradan daha çok yakmıştı. "Babam," Yutkundu. "Aramızdan ayrıldı."
Şifacının yarayı sıvazlayan elleri dondu. Üçü de uzun bir süre konuşmadı, konuşamadı. Şifacı yarayı geri okşamaya başladığında Athanastia yaranın giderek kapandığını fark etti. Şifacının işi bittiğinde yaranın sadece izi kalmıştı. Kız hayretle koluna baktı. Elini açıp kapattı. İzin üzerine dokundu ve bastırdı.
Hiç bir şey yoktu. Her şey normaldi. Ağzı aralanmıştı. "Bu, nasıl olur?" Şifacı gülerek kızın saçlarını karıştırdı. "Karnın da açtır şimdi senin." Kız mahçuplukla kafasını öne eğdi. "Gel hadi." Bu sefer iki adamın arkasından ilerledi. "Hey! Buraya bir tabak uzatsanıza." Kız merakla etrafı incelemeye başladı.
Ortaya kocaman bir ocak kurulmuş, üstüne de siyah bir kazan oturtturulmuştu. Etrafına oturmak için odunlar yerleştirilmiş, çadırlar ise biraz daha uzağa konumlandırılmıştı. Fakat dikkatini çeken şey diğerlerinden daha uzak ve daha büyük çadır olmuştu. "Orada prens kalıyor. Kendisi şu an yürüyüse çıktı." Kafasıyla onayladı.
Ortaya konulan kazandan güzel kokular yayılıyordu. Karnı guruldadığında utançla başını öne eğdi. "Bakıyorum da çok açsın." Diye kıkırdadı turuncu saçlı şövalye. "Prens gelince yemeğe başlanır. Bu arada ben Marcus. Senin adın ne?" Kız parmaklarıyla uğraşırken söylendi. "Athanastia." Adam gülümsedi.
"Kendin gibi tatlı bir ismin var." O sırada bütün sövalyelerin sıralanması ve eğilmesiyle Marcus söylendi. "İyi insan sözün üzerine gelirmiş." Kız eğilen askerleri merakla izledi. Biraz öne çıktı ve yürüyerek kendine doğru gelen prensi izledi. "Bu çocuk da kim?" Masmavi gözleri küçük kızı süzdü.
"Ben Athanastia." Diyerek öne çıktı kız. Şövalyeler kendisine hayretle bakıyorlardı. Bunu anlamamıştı. Aslında hiçbir şeyi anlamamıştı. Daha önce köy dışndan kimseyle konuşmamıştı. "Benim önümde eğilmen gerektiğini bilmiyor musun?" Kız gözlerini kırpıştırdı. "Diğerleri bu yüzden mi eğiliyor?" Prens dahil etraftaki herkes tatlı bir tebessüm takındı.
"Evet. Senin üstün olan insanların önünde eğilmen gerekiyor." Dedi prens yumuşak bir tonla. Kız kafasını yukarı aşağı salladı. "Böyle mi?" Arkasındaki askerleri taklit ederek eğildi. Prens kızın bu hâline gülerek ona ilerledi ve saçlarını karıştırdı. "Tam da böyle." Küçük kız başını kaldırdığında prens arkasıdaki şövalyelere sesleniyordu. "Yahniyi güzel yapmışsınızdır umarım. Küçük bir misafirimiz var."
Şövalyelerin önceden hazırladığı alana ilerlediler. Yere geniş bir kilim serilmiş, köyden alınan kaselere yahniler doldurulmuştu. Herkes o akşamın sürprizi olan Athanasita'yı merakla izliyordu. Athanastia ise utançtan doğru düzgün yemeğini dahi yiyemiyordu. Bu durumu fark eden prens kıza seslendi. "Athanastia, gel yanıma." Küçük kız çatık kaşlarla baktı prense. Normalde karşı çıkardı fakat o bir prensti. Kendisi ise basit bir köylü.
Daha yarısını bile yiyemediği tabağını bırakmadan ayağa kalktı ve ürekek adımlarla prensin yanına gitti. Prens yanındaki boşluğu iki kere patpatladı. "Otur bakalım. Burada kimse sana uzun süre bakamaz." Kız aklından geçen sorularla birlikte dediğini yaptı. "Neden bakamazlar ki?" Prens gülümseyerek şövalyelerine baktı. "Çünkü bana uzun bir süre bakarlarsa onları öldürebilirim ve buna kimse karşı çıkamaz."
Athanastia korkuyla başını üzerinde oturduğu kilime indirdi. Kendisini de mi öldürecekti? Eğer ölürse annesine kim bakardı ki? Prens gülümseyerek elini küçük bedenin omzuna koydu. "Bu sadece şövalyeler için geçerli. Küçük bir kızı öldürecek hâlim yok ya." Athanastia bunu duymasına rağmen bakışlarını geri çevirmedi. Kendini riske atamazdı.
"Bu saatte burada ne yapıyorsun?" Kız kısık bir sesle cevapladı. "Meyve toplarken yaralandım. Buradaki şövalye de bana yardım etti." Prens kaşlarını çattı. "Tek başına mı?" Kız kafasını aşağı yukarı salladı. "Öyle olması gerekiyordu." Koskoca prensi aile meseleleriyle uğraştıramazdı. "Marcus, sana birşey söyledi mi?" Kızdan cevap alamayınca yaverine dönmüştü.
"Babası vefat etmiş. Annesi ise hastaymış." Prens yanında oturan küçük bedene baktı. "Annenin durumu çok mu kötü?" Kız cevap vermek istemedi. Fakat kendisine isyan edercesine akmaya başlayan gözyaşları prense her şeyi anlatmıştı. "İyileşemiyor, yıllardır. Bu sabah kan kustu." Prens şevkatle baktı kıza. Elini sırtına koydu ve sıvazladı. Kendisi de küçük yaşta annesini kaybetmişti.
"Eğer istersen anneni iyileştirebilirim." Kız bir anda başını kadırıp dolu gözletiyle geç adama baktı. "Gerçekten mi?" Prens bu hâline burukça gülümsedi. "Gerçekten. Ama bir şartım var." Athanastia kararlı çıkarmaya çalıştığı sesiyle konuştu. "Nedir? Hemen yaparım." Prens bir süre elini çenesine koyarak düşünür gibi yaptı. "Yahnini bitirmen. Eğer yahnini bitirirsen annene yardım ederim."
Kızın gülen yüzü soldu. "Ama ben bu tabağı anneme götürecektim. Hem ben doydum zaten. Meyve yemiştim." Prens bu hâline üzülerek baktı. Karşısındaki çocuğun sadece bedenen bir çocuk olduğunu bilmek kendisini rahatsız ediyordu. "Sen bunu bitir, annene kalan yahniden gönderirim." Beyaz gözleri irileşti. "Söz mü?" Prens sarı saçlarını geri attı. "Söz."